"Uygarlığı Değiştiren 100 Köpek”in yazarı Sam Stall, şimdi de “Uygarlığı Değiştiren 100 Kedi” ile okurlarını selamlıyor. Bu defa kedi hikayeleriyle, kedi alemine hayran bırakan Stall, sizleri kendi kedinizle kıyaslamaya sevk edecek.En marifetli kedilerKedi seven, kedisi ile yaşayan Türkler için son yıllarda yeni yeni oluşmaya başlayan “kedi kitaplığı” pek zengin değil. Edebiyatta da kedi tipleri azdır.Sam Stall Amerikalı, aslında üç köpekle yaşıyormuş ve önce “Uygarlığı Değiştiren 100 Köpek”in hikâyelerini yazmış.Stall, Türkçe’ye çevrilen kitabı “Uygarlığı Değiştiren 100 Kedi”de bu kez kedi hikâyeleri anlatıyor.Kedileriyle yaşayanlar, sık sık bu eşsiz dostlarının akıllı hallerine hayran olur, birbirlerine onların marifetlerini anlatır veonları överler. Hatta çoğu zaman kedi muhabbetler askerlik hikâyelerini bile geride bırakır, tabii kedilerin zengin dünyası sayesinde.Stall’ın anlattığı 100 kedi hikâyesi de kedi dostlarının muhabbetleri gibi. Hikâyelerin bazıları insana fazla abartılı geliyor, bazıları ise “Ne var, benimki de aynı şeyi yapıyor” dedirtiyor.Kitaptaki bazı hikâyeler de başka insanların kaderleri üzerinde söz sahibi “mühim” kişilerin kedilerine ait.Kuşkusuz birlikte yaşadıkları kediler bu kişilerin üzerinde etkili olmuştur.Bu kitap için seçilmiş bazı kedilerinse “kötü” sıfatını hak etmiş oldukları görülüyor. Aralarında mahkemeye çıkanı bile var!Kedilerle yaşayanlar ya da yatıp kalkanlar bu hikâyelerin her birinden zevk alacak. Kitaptaki kedilerle kendi kedisini veya kedilerini kıyaslamaya başlayacaktır...Elif Şafak’tan aşkElif Şafak, “aşk” durumu üzerine tartışırken, yüzyıllarca geriye gidip Mevlânâ’ya kadar uzanmış. Roman boyunca iki hikâye paralel olarak yürüyor: Biri 1200’lerin ortasında Konya’da, diğeri 2008’de Amerika’da yaşanıyor.Ama 1200’lerde geçen, odağında Mevlânâ’nın olduğu, Şems’li, Sultan Veled’li hikâye daha ağır basıyor.Elif Şafak “aşk” üzerine ilerlerken Mevlânâ çevresinde yoğun kişilikler kurmuş.“Aşk” tükenmez bir konudur, “Mevlânâ” da insani derinlik arayanların hızla keşfettiği, keşfedince de ayrılamadığı bir kişidir.Mevlânâ’daki sevgi de aşk üzerine düşünen sanatçıları etkilemesi kaçınılmaz bir “sevgi”dir.Elif Şafak daha öncekiler gibi yine “yoğun” ama rahat okunan, sürükleyici bu romanla “dünya” yazarı olduğunu gösteriyor.Elif Şafak’ın kitapları 20’den fazla dile çevrilmiş, kuşkusuz bu romanı da hızla “dünya okuru” ile buluşacaktır. “Aşk”ı her türden okura tavsiye ederiz.Sarışın Bir KurtAtatürk’le ilgili söylenmiş övgü sözlerinin belki de en güzelleri Nâzım Hikmet’e aitti. Kitabın adı da ondan geliyor.“Sarışın Bir Kurt” ta Mustafa Kemal’in 300’den fazla fotoğrafı bulunuyor. Aralarında çok iyi bildiklerimiz de var, unuttuğumuz ya da hiç görmediklerimiz de. Metinler tümüyle kendi sözlerinden oluşuyor, her sözün Türkçesi’nin altında İngilizcesi ve Almancası da bulunuyor. Kitabın başında Prof. Dr. Halil İnalcık’ın “Atatürk ve Atatürkçülük” yazısına yine üç dilde olmak üzere yer verilmiş.Kitap İstanbul Ticaret Odası’nın isteğiyle Kırmızı Yayınları tarafından basılmış.Bu özenli kitabı anlaşılan yabancı dostlara armağan edilmek üzere düşünmüşler.“Sarışın Bir Kurt” her kitaplıkta olması gereken bir kitap, aynı zamanda da İTO gibi kuruluşlara hangi vasıfta yayınlara destek olmaları gerektiği konusunda fikir veren bir örnek.
Başbakan önceki gece, Kanal 24 televizyonunda üç gazetecinin sorularını cevaplandırdı. Öncelikle bütün gazetecilik okulları bu görüşmenin kasetlerini bütün gazetecilik öğrencilerine göstermeli ve gazeteciliğin ne olamayacağını bu örnekle anlatmalıdır.Ne yazık ki gazeteci arkadaşlarımızın soruları meslek tabiriyle “çanak soru” niteliğini aşamadı, hatta bazıları zaman zaman yardımcı olarak, Başbakan’ın eksik bıraktıklarını tamamladılar.Bazen de “herhalde şöyle demek istiyorsunuz” diyerek ifadesini düzelttiler.Örneğin Başbakan, Aydın Doğan’a “çoluğum çocuğum ile uğraşılmasın” dediğini söylediği zaman “oğlunun gemisini” sormadılar. Bu ve benzeri “iş” haberleri dışında hangi gazetede “özel hayata” giren hangi haberin yer aldığını da sormadılar.***Gazeteci arkadaşlarımız Başbakan’ın Doğan Grubu ile kavgası konuşulurken, bu grupta çalışan gazetecilerin ayırt edilmesi konusunda bir uyarıda bulundu. Tayyip Bey bu çaba üzerine de sonunda “çok az istisnalar olabilir ama hepsi aynı” demek durumunda kaldı. Bu bile Başbakan’ın nasıl bir “düşmanlık” duygusu ile yaşadığını gösteren yeterli bir kanıttır.Başbakan ABD Kongresi’nin insan hakları raporunun Türkiye ile ilgili bölümünde “basına baskı” konusunun yer almasını Hillary Clinton’a şikâyet edecekmiş. Sanıyor ki rapora bu bölüm gizli faaliyetler sonucunda konulmuştur. Bizden kendisine tavsiye, sakın bu konuyu açmasın, çünkü hem alacağı cevaptan hiç hoşnut kalmayabilir hem de ABD Dışişleri Bakanı’nın gözünde olumsuz not alır.***Başbakan için dünya “dostları ve düşmanları”ndan ibaret.Bu basit mantık, mantığın sahibini rahatlatabilir, her meseleye böyle bakabilir, “bu dost, öbürü düşman” deyip kesip atabilir. Böylece dost bellediklerinin her söylediklerine inanır, düşman bellediklerinin her söylediğinde kasıt arar; düşünmesine, farklı düşünceleri tartmasına, eleştirileri değerlendirmeye çalışmasına hiç gerek kalmaz.Başbakan’ın medya patronu fikrindeki “parasını o veriyor ya” vecizesi de sadece medya çalışanlarına değil, bütün çalışanlara bakışının “parayı veren düdüğü çalar” basitliğinden ibaret olduğunu da göstermiştir.Tayyip Erdoğan “delikanlılık” konusunda hassastır, sık sık bu niteliğiyle övünür. Televizyonda canlı yayına üç “muvafık”, “yandaş” gazeteci ile çıkmasının ne kadar “delikanlılık” olduğunu da önce kendisi düşünsün.
Çarşaf, Kur’an kursları, her haneye aylık para, her haneye bir sigortalı, bütün kaçak yapılara tapu...Derken Baykal son barutunu da kullandı: 1 Mayıs ve Nevruz resmi bayram tatili olsun!1 Mayıs ve Nevruz ile ilgili olarak Meclis’te daha önce birkaç girişim olmuş, CHP erkânı bunları görmezden gelmişti. Şimdi birden Baykal’a “vahiy” indi ve bu iki günün de resmi bayram olması için harekete geçti.Baykal yönetimindeki CHP’nin politikalarının “sol” ile ilgisinin kalmadığını, demokratik reformlar konusunda radikal milliyetçi çizgiyle birleştiğini siyasetle ilgilenen herkes biliyor.Çarşaf ve Kur’an kursu atakları da inandırıcı olmamıştı, şimdi tam ters uçtan yapılan bu atağın da inandırıcı olması ihtimali düşüktür.***Eğer Baykal işçilerden, soldan ve Kürtlerden bu hareketiyle oy sağlayacağını düşünüyorsa, giderek daha fazla hayal âlemine dalmış demektir.Ama başka bir gerçek var. Tecrübeli bir siyasetçi olarak Baykal da herhalde farkındadır: AKP’yi tehlike olarak gören ve iktidardan inmesini isteyen kesimler, CHP’nin bu işi kıvıramayacağını, sosyal demokrat bir muhalefetle iktidar alternatifi olmaya niyeti bile olmadığını görmeye başlamışlardır.Bu kanaat yaygınlaştıkça Baykal ve ekibi için asıl “tehlike” ortaya çıkıyor. Önümüzdeki seçimde de yüzde 20’nin biraz üstünde oy almış olan bir siyasi partinin gelecek genel seçimde iktidar umudu beslemesi çok çok zordur.***Eğer AKP yine yüzde 50 dolayında bir oy alır, CHP yüzde 20’de kalırsa Baykal ve ekibinin CHP yönetiminde kalması da zor olacaktır.İstanbul ve Ankara’yı alamamış CHP’de “Baykal ve ekibi gitsin” sözü çok daha güçlü olarak çıkacaktır.O nedenle, Baykal için her oy önem kazanıyor. Bu seçimde oyunu birkaç puan artırarak gelecek genel seçime de CHP’nin başında girmek isteyen Baykal bu dört yılın ardından emekli olup, görevini yapmış bir insanın huzuru görüntüsüyle ama arkasında gerçek bir enkaz bırakarak evine gidecektir.Plan budur. Çarşaf “açılımı”, her mahalleye bir Kur’an kursu, herkese para vaatleri ve 1 Mayıs ve Nevruz ile sol ve Kürt açılımları o nedenle yapılıyor. Ama Baykal’ın yanılgısı, bütün bunlardaki tutarsızlığı görenler konusundadır. Baykal onların ne kadar yüksek sayıda olduğunu fark etmiş gibi görünmüyor.Bu seçimin en hayırlı sonucu CHP’nin ve Türk solunun Baykal’dan kurtulması olacaktır.
İki “ağır” ceza daha aldık. Cezalar “maddi” olarak ağır olmayabilir, ama manevi olarak çok ağırlar. Çünkü bu cezalar “medeniyet” notumuzu iyice düşürüyor.Cezaların biri “seçmeli Kürtçe ders isteyen” öğrencilerle ilgili. 2002 yılında 18 öğrenci Kocatepe Üniversitesinde “seçmeli Kürtçe ders” istemişler ve uzun süreli uzaklaştırma cezaları alarak karşılığını görmüşler.Bu öğrencilerin dilekçelerine uygun şekilde cevap verilseydi, herhalde “bölünürdük” ki üniversite yetkilileri çocuklara ağızlarının payını vermişler. Çocuklar ne yapmışlar? Dilekçe vermişler. Öğretim düzenini aksatan herhangi bir icraat yapmışlar mı? Yapmamışlar. Ama hadlerini aşmışlar. O zaman atarsın okuldan.Bugünkü dünyada, artık kol kırılıp yen içinde kalmıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi medeniyet notunu kırıveriyor.Aldığımız ikinci medeniyet cezası, “Türkiye’de Müslümanlar dinlerini özgürce yaşayamıyor” diye düşünenlerin de pek hoşuna gitmeyecek.Bu kez konu Bozcaada Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı’nın arazilerine devlet tarafından el konulmasıdır. Mahkemenin kararına göre bu arazilerin tapusu 3 yıl içinde vakfa devredilecek ve toplam 105 bin euro ceza ödenecektir. Bu da bir medeniyet cezasıdır. Vakıf yasal bir vakıftır, arazinin sahibi olduğu da bellidir, ama sen bir yasa çıkarıp bu insanların mallarına el koyabileceğini sanıyorsun. Bunu yapıyorsun ve medeniyet cezasını yiyorsun.Bunlar ilk medeniyet cezalarımız değil, sonuncu da olmayacaklar. Hem devletin “aşırı güç kullanımı” ile hem de Rum ve Ermeni vakıflarına yapılan haksızlıklarla ilgili daha çok medeniyet cezası yiyeceğiz.İkinci ceza “laik devlet” konusundaki başka bir ikiyüzlülüğün de tescili niteliğindedir. “Laik devlet” bütün din ve inançlara eşit mesafede olan, bunlardan birinin diğerlerine haksızlık etmesini önleyen, bütün inançlardan insanların güvencelerini sağlayan devlettir. Bir inanca sahip insanların vakfının elinden mallarını alan devletin laikliği tartışmalıdır.Medeniyet cezaları hangi alanlarda ne kadar geri olduğumuzu yüzümüze vuran cezalardır. Bu cezalardan fazla ders çıkardığımızı da söylemek zor, çünkü demokrasiyi içimize sindirmekte hala güçlük çekiyoruz. Altmış küsur yıldır demokratik düzende yaşadığımızı övünerek söylüyoruz, ama en tepeden en aşağıya kadar hala ağır sindirme sorunlarına sahibiz.
Vatandaşa “yargıya güveniyor musun” diye sorulduğunda cevap büyük oranda “evet” diye çıkar.Gerçek bu mudur?Yönetime geçen herkes her fırsatta “yargı bağımsızdır, karışamayız” der.Gerçek bu mudur?Yargıtay Başkanı gerçek durumun “yangın” olduğunu söylüyor.En tepedeki hukukçunun “yangın” diye nitelediği bir ortamda adalet “tecelli” edebilir mi?***Çok yakında yaşanan birkaç örnekten devam edip yargının “bağımsızlığı”nı düşünelim:Ergenekon davasında çok ağır suçlamalarla sanık olan bazı kişilerin neden tahliye edildiğini vatandaşa açıklamak kolay değildir.Bir mahkeme, “Ermenilerden özür dileme”yi düşünce özürlüğü kapsamında görürken, bir başka mahkemenin “Türklüğe ağır hakaret” olarak nitelemesini de vatandaşa açıklamak mümkün değildir. ***Herkesin bildiği ama tersini söylemekte ısrar ettiği gerçeklerimizden biri, ülkemizde yargının “bağımsız” olmadığıdır.Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu dolayısıyla yargı doğrudan siyasi iktidara bağlıdır. Bakanlık teftiş kurulu da bu kurula bağlı olduğu için sistem üzerindeki siyasi hâkimiyet perçinleşmiş olmaktadır.Siyasi iktidarın hoşuna gitmeyen herhangi bir icraatta bulunan bir yargıç ya da savcı terfi edemez, hatta diğer devlet memurları gibi “sürülür”. Sürülmek istemeyen, terfisinde sorun olmasını istemeyen yargı mensupları “hassas” konularda siyasi iktidarın eğilimleriyle ters düşemezler.***Yargıtay Başkanı’nın sözünü ettiği yangın, ülkedeki en büyük yangınlarından biridir. Bu yangını Ankara’dakiler de bilir, ama “yargı reformu” zaman zaman adı anılan iyi niyetli bir temenniden öteye geçemez.Siyasi iktidarlardan hiçbiri böyle bir meseleye el atmak istemez, çünkü bu en başta kendisi için bir hâkimiyet alanının kaybedilmesi anlamına gelir.***Yargıtay Başkanı Gerçeker, “değişime karşı bir direnç”ten söz ediyor. Direnci gösteren herhalde yargıya güvenmek, inanmak isteyen sorununun hızla ve adil olarak çözülmesinin peşinde olan vatandaş değildir.Bu “direnç”in adresi de siyasi iktidardır, bugünkü iktidardır ve bundan önceki siyasi iktidarlardır.“Aklın varsa avukat değil hâkim tut” diye bir deyiş bu ülkede, bu ülkenin vatandaşları tarafından üretilmiştir. Ve o sözü sadece gerçekten bağımsız bir yargı unutturabilir, tabii eğer siyasiler izin verirse.
Yerel seçim kampanyası hız kazanırken, bugüne kadar fazla görmediğimiz bir “seviye düşüklüğü”ne tanık oluyoruz. Biri “meydanlara gel” diyor, diğeri “televizyona gel” diyor.Bu çocukça itişmenin çevresine de yine “sokak çocuğu” üslubundan alınmış laf oturtmalar ekleniyor.Bunda şaşılacak bir şey yok. Planı, programı, projesi olmayanların, halka anlatacak bir şeyi olmayanların “maganda” muhabbeti ve “sen gel, hayır sen gel” itişmesiyle durumu idare etmekten, kendi seçmenini heyecanlandırmaktan başka ne yapacaklar ki.***Erdoğan, Başbakan olarak bu seçimde sadece yerel yönetimler düzeyinde değil ülkenin geneliyle ilgili olarak “hesap vermek”le yükümlüdür.Verilmesi gereken “hesap”ta ekonomik krizin tırmanması karşısında en tepkisiz kalan hükümetlerden biri olmanın yarattığı ek sorunlar da vardır.Başbakan, bu “hesabı vermek”ten kaçmak, o yüzden bir gün “çözüm söyle” derken ertesi “sen kendi işine bak” diyerek işi mahalle kavgası düzeyine indirmek zorundadır.Karşısında bugüne kadar hiçbir hükümete nasip olmamış nitelikte bir muhalefet olduğundan bu “seviye düşürme” taktiğine de devam edecektir.H H HBaykal da, “neden AKP’li belediyeler gitmeli, yerlerine CHP’li belediyeler gelmeli” sorusuna cevap veremediği için aynı “seviye düşürme” oyununun gönüllü oyuncusudur.“Sosyal demokrat belediyecilik” diye bir tezi olmayan CHP, çarşaf ve Kur’an kursu “açılımları” gibi gösteriler dışına çıkamıyor. Ankara ve İstanbul’daki büyükşehir adaylarının yarattığı rüzgâr CHP yönetimine yetiyor. Bu iki ilde sağlayacağı oy artışıyla “seçimi kazandık” gösterisi yapacak, sonra huzur içinde koltuklarına sarılmaya devam edeceklerdir.***İki liderin projesizliği yerel yönetici adaylarının çoğuna da yansımakta, kampanya “su-metro” kelimelerinin dışına çıkamamaktadır.Yönetmek istedikleri şehirlerle ilgili bir “hayali” olan aday sayısının azlığı adaylar konuştukça daha da dikkati çeker bir hal alıyor, bu da sonuçta iktidar partisinin lehine işliyor.Böyle durumlarda seçmende “diğerinin bir fikri yok ama bunu hiç olmazsa tanıyoruz” pratikliği çalışır.Başka bir Ankara, başka bir İstanbul, başka bir Diyarbakır fikri ve hayali olmayanların yapabilecekleri ancak “kayıkçı kavgası”dır, onlar da bu rollerini ustalıkla yapmaktadırlar.
Ankara’nın dünyanın neresinde olduğunu hâlâ devam eden “kaset” savaşları gösteriyor. Herkes herkesi dinlemiş de dinlemiş, herkes herkesi fişlemiş, herkes herkesi düşman ya da hain diye görürmüş...İlişkilerin bu düzeyde olduğu bir başkentimiz varken, orada yaşayan seçilmiş ya da atanmışların bu ülkenin kaderini değiştirmesini, muasır medeniyete ulaştırmasını bekliyoruz.“Muasır medeniyette” herkesin birbirini dinlemesi diye bir şey olmayacağına göre ya “muasır medeniyet” olacaktır ya da bu birbirini dinleyen Ankaralılar. İkisi birden aynı anda varolamaz.“Muasır medeniyetler”de gizli dinleme olayları olmuyor mu, oluyor; ama yapanın kafasına gök kubbeyi indiriyorlar. Onu insan içine çıkamayacak hale getiriyorlar.***Muasır medeniyette “kamu vicdanı” diye bir şey var, kimseyi affetmiyor. Bizde “muasır medeniyet” olmadığı için “kamu vicdanı” herkesi affediyor.Anayasa Mahkemesi üyesinin eşi dinleniyor, iki günde unutuyoruz. Ergenekon’cuların onlarca kişiyi dinlediği ortaya çıkıyor, kimse olayın üzerine gidip bunu yapanlara dünyayı dar etmiyor.Ama Ergenekon davasında sanık bir emekli generalin eşi de dinleniyor. Yeni öğrendik, eski genelkurmay başkanları bile dinleniyormuş.Bu gizli dinleme faaliyetleri o hale gelmiş bazı gazeteciler başka gazetecileri dinliyormuş. “Kamu vicdanı” kendisini gösterip, hepsine, dinleyen kim olursa olsun, aynı tepkiyi gösterip hepsini sokağa çıkamayacak hale getirmediği için “muasır medeniyet”e uzaktan bakmakla yetiniyoruz.***Bu ülkenin bakanları var; görevleri vatandaşın her türlü güvenliğini sağlamak olan bakanları var, memurları var. Neden harekete geçip bu gizli dinleme rezilliğinin sona ermesi için bir şey yapmıyorlar, diye sorulabilir.O zaman da şunu hatırlayalım.Başbakan’ın hedef seçtiği yayın kuruluşunun üst düzey mali sorumlusunun bir maliye bürokratıyla konuşması da dinleniyor ve “servis” ediliyor.Herkesin herkesi “dinlediği” bir ülkede yaşamaktan daha acısı, kimsenin bu durumu değiştirmek için parmağını bile kımıldatmaması.Bu rezilliklere alıştıkça, aldırmadıkça; bu rezillikleri kanıksadıkça, “muasır medeniyeti” rüyamızda görmeye devam edeceğiz.
DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün Meclis grup toplantısında Kürtçe konuşması çok toz kaldırdı. Türk, “teknik” açıdan Anayasa’nın amir hükmü gereği Kürtçe konuşamazdı, çünkü grup toplantıları da “Meclis çalışması” kapsamındaydı ve Türkçe olmak zorundaydı.Ama Ahmet Türk “Kürtçe ile çalışmadı”, sadece Türkiye’de Kürtçe konuşanların durumuna dikkat çekmek istedi. Bunu da “Dünya Dil Günü” dolayısıyla yaptı.Türkiye’de Kürtçe hep konuşuldu, bundan sonra da konuşulacak, Ancak Kürtçe yazılmadı ve herkesin kabul etmesi gereken bir gerçek var: Kürtçenin konuşulması ve kullanılması ciddi olarak baskı altında tutuldu. Bunun gerekçeleri, dönemsel koşulları tekrar tekrar tartışılabilir. Ama şu anda 2009 yılındayız, Türkiye’de “kart kurt yapan Türklerin” değil Kürtlerin de yaşadığını gecikerek de olsa hepimiz öğrendik. Kürtçe diye bir dil olduğunu da öğrendik. Tarihi koşullar içinde bu dilin bazı gelişme imkânlarının kısıtlanmış olduğunu da öğrendik. Artık Kürtçe ile birlikte yaşamak durumundayız ve bunu da herkes için en “uygun”, kimsenin kimseyi rahatsız etmeyeceği bir ortamı yaratarak gerçekleştirmek zorundayız.***Kürtçe konusu her açıldığında, aynı anda gündeme gelen iki kavram var; “üniter devlet” ve “ulus devlet”.“Ulus devlet”i asıl zaafa uğratanın, vatandaşları kökenleri dolayısıyla şu ya da bu şekilde “ayrım”a tabi tutmak olduğunu yaşadıklarımızla gördük. “Ulus devlet”, cumhuriyetin başından beri “kan” ve “etnik” birlik değil, “vatandaşlık bağı” anlamını taşımıştır. Bazı dönemlerde bu kavramın “ayrımcı” nitelik kazanmış olmasının da artık bir anlamı yoktur.“Üniter devlet” de “tek devlet”, bütün vatandaşların eşit koşullar altında yaşadıkları, demokratik düzen içinde iradelerini yönetime yansıttıkları ve bir arada yaşama iradesine sahip oldukları toplumun devletidir.***İspanya’da Katalonya ve Bask, Fransa’da Korsika ve Brötonya örnekleri, dil meselesinde hatta yerel özerkliklerle “üniter devlet”in zedelenmediğini de göstermiştir. Yine İspanya’daki ortamı anlatan iki futbol örneğini hatırlatalım. Barselona futbol takımı ve Bask’ın “milli takımı” olan Atletiko Bilbao’nun renkleri kendi “bayraklarının” rengidir, “ulusal marş” olarak kabul ettikleri marşları da maçlardan önce söylerler. Atletiko Bilbao’da sadece Bask kökenli futbolcular oynar. Bunların taraftarları tribünleri doldurur, herkes kendi dilinde bağırır, sonra maç biter, herkes evine gider.“Ama bizde şartlar çok farklı” demek “biz bunu yapamayız” güvensizliğinin itirafından başka bir şey değildir. Tabii ki aynısını yapmamız gerekmez, ama biz de en azından Kürtçe konuştu diye insanları linç etmeyi bırakarak işe başlayabiliriz.