DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün Meclis grup toplantısında Kürtçe konuşması çok toz kaldırdı. Türk, “teknik” açıdan Anayasa’nın amir hükmü gereği Kürtçe konuşamazdı, çünkü grup toplantıları da “Meclis çalışması” kapsamındaydı ve Türkçe olmak zorundaydı.
Ama Ahmet Türk “Kürtçe ile çalışmadı”, sadece Türkiye’de Kürtçe konuşanların durumuna dikkat çekmek istedi. Bunu da “Dünya Dil Günü” dolayısıyla yaptı.
Türkiye’de Kürtçe hep konuşuldu, bundan sonra da konuşulacak, Ancak Kürtçe yazılmadı ve herkesin kabul etmesi gereken bir gerçek var: Kürtçenin konuşulması ve kullanılması ciddi olarak baskı altında tutuldu. Bunun gerekçeleri, dönemsel koşulları tekrar tekrar tartışılabilir. Ama şu anda 2009 yılındayız, Türkiye’de “kart kurt yapan Türklerin” değil Kürtlerin de yaşadığını gecikerek de olsa hepimiz öğrendik. Kürtçe diye bir dil olduğunu da öğrendik. Tarihi koşullar içinde bu dilin bazı gelişme imkânlarının kısıtlanmış olduğunu da öğrendik. Artık Kürtçe ile birlikte yaşamak durumundayız ve bunu da herkes için en “uygun”, kimsenin kimseyi rahatsız etmeyeceği bir ortamı yaratarak gerçekleştirmek zorundayız.
Kürtçe konusu her açıldığında, aynı anda gündeme gelen iki kavram var; “üniter devlet” ve “ulus devlet”.
“Ulus devlet”i asıl zaafa uğratanın, vatandaşları kökenleri dolayısıyla şu ya da bu şekilde “ayrım”a tabi tutmak olduğunu yaşadıklarımızla gördük. “Ulus devlet”, cumhuriyetin başından beri “kan” ve “etnik” birlik değil, “vatandaşlık bağı” anlamını taşımıştır. Bazı dönemlerde bu kavramın “ayrımcı” nitelik kazanmış olmasının da artık bir anlamı yoktur.
“Üniter devlet” de “tek devlet”, bütün vatandaşların eşit koşullar altında yaşadıkları, demokratik düzen içinde iradelerini yönetime yansıttıkları ve bir arada yaşama iradesine sahip oldukları toplumun devletidir.
İspanya’da Katalonya ve Bask, Fransa’da Korsika ve Brötonya örnekleri, dil meselesinde hatta yerel özerkliklerle “üniter devlet”in zedelenmediğini de göstermiştir. Yine İspanya’daki ortamı anlatan iki futbol örneğini hatırlatalım. Barselona futbol takımı ve Bask’ın “milli takımı” olan Atletiko Bilbao’nun renkleri kendi “bayraklarının” rengidir, “ulusal marş” olarak kabul ettikleri marşları da maçlardan önce söylerler. Atletiko Bilbao’da sadece Bask kökenli futbolcular oynar. Bunların taraftarları tribünleri doldurur, herkes kendi dilinde bağırır, sonra maç biter, herkes evine gider.
“Ama bizde şartlar çok farklı” demek “biz bunu yapamayız” güvensizliğinin itirafından başka bir şey değildir. Tabii ki aynısını yapmamız gerekmez, ama biz de en azından Kürtçe konuştu diye insanları linç etmeyi bırakarak işe başlayabiliriz.

