1980 yılı bütün Türkiye için olduğu gibi Cumhuriyet Gazetesi için de güç bir yıldı. Terör haberleri artık “dün şu kadar kişi öldü” diye adeta skor verilir gibi veriliyor, ülkeyi kaplamış karamsarlık bütün gazetelere de yansıyordu.
O günlerin sokak savaşlarında Cumhuriyet sol kanatta görüldüğü için ülkücü gençler elinde Cumhuriyet Gazetesi gördüklerini, saldırıp dövüyordu, birkaç ölüm dahi
olmuştu.
Cumhuriyet ilan alamıyordu ve ekonomik sorunlarını atlatamıyordu. Bu sırada üst yönetimde de iç çatışmalar görülmeye ya da bize yansımaya başladı.
O günlerde dış haberlerle ilişkim bitmişti, tüm gün yazı işlerinde çalışıyordum.
Turhan Ilgaz’ın askere gitmesiyle de hem gece, hem gündüz çalışır oldum. Yazı işleri müdürlerinden Çetin Ağabey (Özbayrak) hiç de insaflı değildi, ne kadar çok çalışırsam işi de o kadar iyi öğreneceğim kanaatine sahipti. Genel Yayın Müdürü Oktay Kurtböke’nin hem yazı işleri müdürleriyle hem de patronla sorunları artarken gazetenin üç yazı işleri müdürü olması günlük
çalışmayı da zorlaştırıyordu.
Yazı işleri müdürleri Çetin Özbayrak, Bülent Dikmener ve Orhan Erinç (şimdi Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı) kendi aralarında işleri bölüşmüşlerdi, ama üçüyle de ilişkim iyiydi, üçü de beni seviyor ve yetişmem için çaba gösteriyordu.
Sonra Bülent Dikmener’i kaybettik, askerden dönen Turhan Ilgaz bu kez üçüncü yazı işleri müdürü oldu.
Derken 12 Eylül darbesi geldi. Cumhuriyet de ağır baskı altındaydı. Bu arada Çetin Özbayrak açıkça söyledi, hapse girmek istemediği için işi bırakacaktı.
Genel Yayın Müdürü Oktay Ağabey ile ilişkilerim olumsuz gidiyordu. Olumsuzluk işle ilgili nedenlerden kaynaklanmıyordu, patron ailesi içindeki farklı ilişkilerin bir yansımasıydı. Nadir Nadi’nin gazetede çalışmasını pek istemediği Emine Uşaklıgil de Cumhuriyet’te çalışıyor, gazetenin gelişebilmesi için yönetimde sorumluluk almak istiyordu. Sonunda Nadir Bey, Emine Uşaklıgil’i Müessese Müdürlüğü’ne getirdi.
Ama atadıktan sonraki ilk sözü de “Senin asıl görevin tuvaletlerin temiz olması” idi. Böylece yönetimde önemli sorumluluk vermeyeceğini açıkça belirtmiş oluyordu.
Oktay Ağabey’in benimle sorununun nedeni de Emine Uşaklıgil ile arkadaş olmamdı. Bir arkadaşlığı dahi komplo teorilerinin kanıtı gibi gören gazeteciler çoktu.
Gazetenin durumu kötüye gidiyordu.
Ve her gazetede, her kötüye gidişte olduğu gibi, Oktay Kurtböke’nin ayrılacağı söylentisi hızla yayıldı. Bir genel yayın müdürü
“gitme” durumuna gelince de herkes önce “onun yerine kim gelir”i, sonra “yeni gelenle benim ilişkim nasıl olur”u düşünür ve herkes birbiriyle uygun şekillerde bunları konuşur. O süreçte de adaylar ortaya çıkar ve yeni atamayla dedikodu zinciri sona erer.
Oktay Kurtböke’nin yerine iki aday vardı. Yazı İşleri Müdürü Orhan Erinç ve Ankara Temsilcisi Hasan Cemal. Benim ikisiyle de iş ilişkim düzgün olduğu için çekinecek bir şeyim yoktu.
GeRgİn ve duygusal bİr yemek
Ancak nihai kararda Nadir Nadi’yi ikna edecek olan İlhan Selçuk’tu. İlhan Selçuk bir süre ortada durdu, sonra ibreyi Hasan Cemal’e doğru çevirdi.
Hasan Cemal’in gazetenin modernleşmesiyle ilgili fikirleri olduğunu
biliyorduk ve Cumhuriyet’in ancak
öyle, bir atılımla yaşayabileceği de
belliydi. Emine Uşaklıgil de benzer
görüşler taşıyordu.
Soru biraz daha netleşmeye başladı: Cumhuriyet o şekilde devam edip küçük ve aşırı angaje bir gazete olarak mı kalacak, yoksa batılı ölçülerde, her şeyiyle modern bir gazete mi olacak?
O günlerde İstanbul yazı işleri büyük ölçüde herkesin çok sevdiği
Orhan Erinç’ten yanaydı. Ancak Orhan
Ağabey yumuşak kişiliğiyle, kimseyi incitmeyen iyi bir insan ve bir ağabey gazeteci olarak bu atılımın başında bulunabilir miydi? Tabii bu arada ben, Orhan Ağabey mi Hasan mı diye düşünürken kendi geleceğimi de düşünüyordum.
Nihayet o gün geldi, Nadir Nadi’nin Hasan Cemal’i tayin ettiğini öğrendik. Hasan Cemal İstanbul’a gelmiş, Nadir Nadi’nin odasının yanındaki odaya oturmuştu. Ancak bizimle hiç temas etmemişti. Kafamız başka yerde, gazeteyi çıkarmak için uğraşırken önümdeki telefon çaldı: Hasan Cemal yukarı çağırıyordu. Lafı uzatmadan söyledi, Orhan Erinç ve Turhan Ilgaz ayrılıyordu, yazı işleri müdürü olur muydum, Nadir Bey de bunu onaylamıştı. Tabii ki evet dedim. Bir şartım vardı, tek başıma olmak. İki ve üç yazı işleri müdürünün yönetiminin yarattığı sorunları görmüştüm ve tek çalışmak istiyordum. O da öyle düşündüğünü söyledi. İstediği, bunu kimseye söylemememdi.
Aynı akşam gergin ve duygusal bir yemekte giden ve gelen genel yayın müdürleriyle çalışanların bir bölümü bir araya geldi. Ancak ortam biraz gergindi. Yemek sona ererken bazı arkadaşlar “İlhan Selçuk’a gidip konuşalım” diye tutturdu. Aslında konuşacak bir şey yoktu. Gittik. İlhan Ağabey durumu idare etti. Ben ağzımı açmadım. Oradan Turhan Ilgaz’ın yakınlardaki evine gittik, mesele uzadı, Turhan kesinlikle kalmayacağını söylüyordu. Laf fazla uzayınca konuştum. Hasan Cemal’in yazı işleri müdürlüğü teklifini kabul ettiğimi açıklayınca konuşmalar bitti.
Ertesi sabah Hasan Cemal’e durumu söyledim, o da “önemi yok, şimdi aşağıya gelip açıklayacağım” dedi.
30 yaşında, gazeteciliğimin altıncı yılında Cumhuriyet’in Yazı İşleri Müdürü olmuştum, kabıma sığamıyordum.
Ancak o günlerin heyecanı içinde bir şey yaptım. Diğer gazeteler artık, sadece mahkemeye gitmekle görevli bir “sorumlu müdür” atamaya başlamışlardı, o heyecanla “bunun yanlış olduğunu” düşündüm ve sorumlu müdür atanmadı.
Bunun bana maliyeti ise 12 yıl boyunca askeri ve sivil mahkemelerde yüzlerce dava, bir tutuklanma, bir gözaltı oldu.
Hasan Cemal ile 12 yıl dip dibe yaşadık...
Meslekteki altıncı yılımda yazı işleri müdürü oldum
Haberin Devamı

