O babaların çocukları

7 Şubat 2009

Dominique Fernandez tanınmış bir Fransız yazar. Son yayınladığı kitabın adı, babasının da adı: “Ramon.” Yazar, 814 sayfalık kitabında “hain” bir babanın yüküyle hesaplaşıyor.Ramon Fernandez 30’lu yılların başında sol entelektüel hareketlerin içinde yer almış, dönemin ünlü isimleriyle dostluğu olmuş. Sonra bir gün faşist Halkçı Parti’ye katılmış, Alman işgalini desteklemiş, Almanların üstün ırk propagandası içinde fiilen yer almış, eski arkadaşlarını ihbar etmiş, ölüme gitmelerini izlemiş.Böyle bir babanın bıraktığı utanç mirasından kurtulmak için 814 sayfa yazan oğlu Dominique, benzeri bütün çocukların dramını anlamaya ve anlatmaya çalışıyor.***Can Yücel bir keresinde “baba hiçbir şeydir, baba sadece babadır” demişti. “Hayatta en çok babamı sevdim” mısraı da Can Yücel’e aittir.Can Yücel’e kalan miras Fernandez’e kalana asla benzemiyordu. Onun için rahatlıkla “Hayatta en çok babamı sevdim” diyebiliyordu.Ona birlikte okula gittiği, birlikte oynadığı çocuklardan hiçbiri alaycı bakışlarla bakıp, babasıyla ilgili bir imada bulunmamıştı. Dominique Fernandez ve benzerleri ise bütün hayatlarını bu alaycı bakışlar, imalar, kendilerinden gizli fısıldaşmalarla yaşamaya mahkûmdurlar.***Babası toplumda oldukça yüksek mevkilere çıkmış, hatta çok para kazanmış bir çocuk, çevresinde babası hakkında övgü dolu tek kelime duymadan büyümüşse ondan bir şeyler gizlenmiş demektir.Örneğin bir zat bakan olmuş, önemli bir görev almış, ama paranın çekiciliğine dayanamayıp gizlice dükkâncılık yapmaya kalkışmış ve yakalanmışsa bunu çocuğuna açıklaması herhalde kolay değildir.Çocuklar haindir, babası gerçekten elbise satarak hayatını kazanan bir çocukla alay etmezler, ama babası büyük devlet adamı gibi dolaşırken gizlice elbise satan bir çocuğa karşı çok acımasız olurlar.Yetişirken babasının bütün toplum tarafından saygı ve sevgi gördüğünü zanneden bir çocuk, bunların hepsinin aslında sahte olduğunu fark ettiğinde, bu gösterilerin asıl nedeninin babasının o sırada elinde bulundurduğu güç olduğunu anladığında ne hissedecektir?***Babaların çocuklarına bıraktıkları gerçek miras itibardır.Toplumların bazı dönemlerinde bu gerçeği bilmeyenlerin hırsı, çocuklarına çok ağır yükler hazırlar. Dominique Fernandez’e bu yükü üzerinden atmak için herhalde 814 kitap sayfası da yetmemiştir. Ama Can Yücel sadece “hayatta en çok babamı sevdim” cümlesini söyleyebilmenin gücüyle yaşamıştır.

Devamını Oku

Seçim suçları

6 Şubat 2009

Yasalar, hükümet partisi açısından çok açık. Kampanya dönemi başladığı andan itibaren, değil devlet eliyle mal dağıtmak, bakanların gezilerinde resmi araç kullanmaları bile yasak.Kamu görevlilerinin bakanları karşılaması, kamu binalarının kullanılması yasak.Seçime yaklaştığımız şu son zamanlarda AKP’nin kömür dağıtımını kuvvetlendirdiği biliniyor. Bunun gerekçesi olarak kış aylarında bulunmamız gösteriliyor.Ama Tunceli’de ev eşyası dağıtılmasının yasal olarak açıklanabilir hiçbir yanı bulunmuyor. Dağıtımın kaymakam eliyle yapılması aslında bu faaliyetle seçim yasaklarının çiğnendiğinin kanıtıdır.***AKP seçim yasaklarını delme suçunu işlerken, CHP “kürsü” muhalefetine devam ettiği için bu faaliyetleri seçim kurullarına götürerek durdurmak gibi bir gerekliliği yerine getirmiyor.Bu imkânı CHP’lilerin bilmemesi mümkün değildir. Ama yapmamalarının nedeni de belli: CHP bu eşya dağıtımını durdurarak halkın gözünde sevimsiz olmayı göze alamıyor. Dolayısıyla CHP de bir seçim suçu işliyor.*** Ama CHP’nin asıl seçim suçu “her mahalleye bir Kur’an kursu açılması” vaadidir. Bu vaat açık olarak “dinin siyasete alet edilmesi” suçudur.Suç açıkça işlenmiştir ve bunun üzerine Cumhuriyet Başsavcısı’nın hemen harekete geçmesi gerekir.Henüz böyle bir işaret görülmemiştir, ama bundan çok daha küçük suçlar nedeniyle kapatılan partiler olmuştur.Laik demokratik cumhuriyetin kurucusu olan siyasi partinin, “dini siyasete alet etmek”ten yargılanması sadece kaderin cilvesi değil, bir siyasi kadronun ülkeye yaptığı ağır kötülüklerin tescili olacaktır.***AKP kamu imkânlarını kullanarak oy almaya çalışıyor. Kendisini sosyal demokrat ilan etmiş olan CHP de en klasik şekillerde dini siyasete alet ederek oy almaya çalışıyor.Türkiye’nin bu iki taraf arasında sıkışmış olmasının ne kadar büyük bir talihsizlik olduğunu gelecek kuşaklar; bugün atılan temellerin üzerinde daha büyük sıkıntılar yaşayacak olan kuşaklar gayet net olarak görecektir.Bunu bugün görmeyenleri de gerektiği gibi yargılayacaklardır.

Devamını Oku

İki rüşvet teklifi

6 Şubat 2009

Aldığım ilk rüşvet teklifi haber kullanmakla ilgiliydi. Türkiye’de banker faciasının ardından garip bir tefecilik dalgası başlamıştı. Tam bu dönemlerde biz de Cumhuriyet’te ekonomi sayfası başlatmıştık. Yıllardır istihbarat servisinde çalışan bir arkadaşımız sıklıkla bana bankerlik haberleri getiriyor, ben de ekonomi sayfasında bunları yayınlıyordum. Ama haberlerin sayısı çoğalınca bende de bazı kuşkular uyandı. Bana yapılan ikinci rüşvet teklifi ise birincisinin aksine haber yapmamakla ilgili oldu...Liberal ekonominin Türkiye’ye getirilişi sürecinde ilk büyük kriz banker faciası oldu. Bankerlik şirketleri battı, insanların tasarrufları buharlaştı.Faciaya gelinmeden önce, kısıtlı bir sermaye piyasası için ilk hareketler başladığında faizler yüksekti. Ardı ardına kurulmaya başlayan şirketler giderek faizleri daha da artırıp insanların tasarruflarını toplamaya girişti. Sonuç, garip bir tefecilik sistemi oldu.Bu dalganın yeni başladığı günlerde Cumhuriyet’te bir ekonomi sayfası başlatmıştık. Yeni örgütlendiğimiz için ekonomiyle ilgili haberleri bir araya toplayarak sayfayı geliştirmeye ve ekonomi bölümü kurmaya çalışıyorduk. O günlerde bu yeni bankerlik şirketlerinin güven duygusu yaratmaları için gazetelerde çıkacak haberler önemliydi. Galiba biz de bu durumun pek farkında değildik. Yıllardır Cumhuriyet istihbarat servisinde çalışan bir arkadaşımız iki üç gün arayla bana bir bankerlik şirketine ait haber getiriyor, ben de ekonomi sayfasındaki özel haberleri çoğaltmak adına bunların sayfaya girmesini istiyordum.Bir süre sonra o arkadaş neredeyse her gün haber getirir oldu, bende de bazı kuşkular uyandı.Türkiye küçük bir ülke. Bir arkadaşım, bu bankerlik şirketlerinden birinin yetkilisiyle bir yemekte birlikte olmuş, o hanım ilerleyen saatlerde bizim gazetede çıkan haberin boyuna göre birisine para ödendiğini söylemiş.Bu mide bulandırıcı durum karşısında ilk tepkim o arkadaşın getirdiği haberleri anında çöpe atmak oldu. Birkaç gün sonra o arkadaş geldi ve özel olarak konuşmak istediğini söyledi. Üst kattaki odaya çıktık, kapıyı kapattık. Ve arkadaş teklifini anlattı.Bu bankerlik işi gelişecekti, çok büyük paralar söz konusu olacaktı, kendisi uygun ilişkiler kurmuştu, eğer işbirliği yaparsak acayip paralar kazanabilirdik...Birkaç dakika dinledikten sonra ağzımdan iki malum kelime döküldü ve arkadaş hemen odayı ve binayı terk etti, bir daha da gazeteye gelmedi.Bedava villi sahibi olacaktımAldığım bu ilk rüşvet teklifi, haber kullanmakla ilgiliydi. İkinci rüşvet teklifi ise tam tersi bir amaçla, yani haber yapmamakla ilgili oldu.Turgut Özal ile birlikte, her siyasi iktidar döneminde olduğu gibi bir “çevre” gelişmiş, yeni zenginler ortaya çıkmaya başlamıştı. Ekonomideki gelişmeler parayı bollaştırdığı gibi hırslı kişilere de yeni yollar açmıştı.Bir gün falanca kooperatifin iki yöneticisi randevu alıp geldi. Boğaz’ın en güzel yerlerinden birinde villalar yapmak üzere bir kooperatif kurulmuştu, villalar şöyle olacaktı böyle olacaktı, daha şimdiden kooperatife birçok ünlü isim katılmıştı. Biraz dinledim, sonra bunları bana neden anlattıklarını sordum. Beni de kooperatife üye yapmak istiyorlarmış, ama kendi gelirimle az önce anlattıkları villalardan birini edinmeyi rüyamda bile göremezdim. Kooperatife katılmak için maddi durumumun uygun olmadığını söyledim, teşekkür ettim.Kooperatifçilerden biri atıldı: Benim böyle paraları ödeyemeyeceğimi tabii ki biliyorlardı, ama bir çözüm bulmuşlardı, kooperatifin denetim kurulu başkanı olacak ve aylık alacaktım, bu aylık da üyenin her ay ödemesi gereken miktar olacaktı. Kısaca bedava villa sahibi olacaktım.Onlara da hemen çıkmalarını söyledim. Hık mık ettiler, gittiler. Sonra olay ortaya çıktı, villaların yapılacağı alan sorunluydu, buraya inşaat yapılması zaten yasal değildi, ağaçlar kesilecek, özetle bütün kanunlar çiğnenecekti. Kooperatifçiler güçlükleri aşmanın yolunu her gazeteden bir üst düzey yöneticiyi özel koşullarla üye yapmakta bulmuşlardı.İzleyen yıllarda bu kooperatif, villaları ve üyeleriyle çok konuşuldu. Sonunda 1989’da Nurettin Sözen İstanbul Belediye Başkanı olunca villaları yıktırdı. Halen yarı yıkılmış villalar her bakımdan bir çirkinlik abidesi olarak İstanbul Boğazı’nın güzel bir köşesinde duruyor.

Devamını Oku

Cumhuriyet tarihine yolculuk

6 Şubat 2009

Fotoğraflar, küpürler ve el yazmalarından oluşan kitapta, filmde eleştirilere neden olan “maddi” hatalar tekrarlanmamış. İkinci kitap “Meşrutiyet, Tek Parti, Çok Parti Hatıralarım”, 1908-1950 yılları arası dönemi, bir ülkenin kuruluş mücadelesini anlatıyor. “Kemikten Küle” ise Amerikan tarzı polisiye sevenler için ideal bir roman.Mustafa’nın kitabıCan Dündar’ın “Mustafa” filmi öyle tartışıldı ki neredeyse “kan çıkacaktı.” Kan çıkmadı, filmi milyonlarca kişi izledi, çoğu sevmedi. “İnsan Atatürk” görmeye alışık değildik.“Mustafa” filmini görmedim, baştan gidemedim, sonra da tartışmaların bazılarındaki düzeysizlik hevesimi kaçırdı. Ama “Mustafa” kitabını elime almak, sayfalarını karıştırmak büyük bir zevkti. Kitap da Can Dündar imzasını taşıyor.“Mustafa”nın kitap hali aslında bir belgeler toplamı. Fotoğraflar, el yazmaları, kupürler, kitap kapakları, kartpostallar, çizimler ve kısa metinler, kaliteli sarı kâğıt üzerinde etkili bir tanıklık toplamı olarak bir araya getirilmiş.Filmle ilgili eleştirilerde yer alan kimi “maddi” hataların bu kitapta tekrarlanmadığını tahmin edebiliriz, çünkü ciddi bir yayıncılık çalışması yapıldığı da görülüyor.Bu kitap dolayısıyla bir öneride bulunabiliriz: “Nutuk”un ilk özel baskısının tıpkı basımının yapılması. “Nutuk”u “Söylev”e dönüştürenlerden bazılarının bugünün Türkçesine aktarma çalışmasına yorum kattıkları, hatta bazılarının Mustafa Kemal’i “düzelttiği” de ortaya çıktı.“Nutuk”un ilk özel baskısı olağanüstüdür, eline alan herkesi heyecanlandırır. Böyle bir baskı “Mustafa” ile yan yana pek güzel durur.Yarım yüzyılın önemli bir tanığı ve aktörüBöyle bir yaşam hikâyesi herkese nasip olmaz. 22 yaşında, o sırada İstanbul’da olan Mülkiye’yi bitirdiği günlerde Meşrutiyet ilan edilir, yıl 1908. Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde genç bir kaymakamdır, sonra Ruslardan geri alındığında Kars’a gönderilir, son Meclis-i Mebusan’da Muğla Mebusudur ve bu kimliğiyle Ankara’ya Mustafa Kemal’in yanına gider. 1926’da CHP’nin bölge müfettişi olarak siyasete girer, sonra bakan olur, ardından da CHP Genel Başkan Vekili olarak İsmet Paşa’dan sonraki en “güçlü kişi” olur.1950’de seçimi Demokrat Parti kazanınca siyaseti bırakır ve bu kitabı yazar.Hilmi Uran, cumhuriyetin birinci kuşağının en önemli isimlerinden biridir. “Sert” kadrodandır ama çok partili düzene geçişte de İsmet İnönü’nün yanındadır.“Meşrutiyet, Tek Parti, Çok Parti Hatıralarım” 1908’de başlıyor, 1950’de bitiyor. Bir ülkenin kuruluş sürecinin yaşadığı zorlukların, siyasi acemiliklerin yanında inanç ve iradeyi de birinci elden anlatıyor. Hilmi Uran’ın anılarının tümü ilginç ama özellikle İsmet Paşa’nın İkinci Dünya Savaşı dışında kalmak için yaptığı politik manevraları bugün de siyasetle ilgili herkese okutmak gerekir.Bu da “kemikçi” hafiyeKathy Reichs, Amerikan “kara edebiyatı”nın son dönem yıldızlarından biri. Kendisi “adli antropolog” olarak uzun süre çalıştıktan sonra aynı meslekten bir “hafiye” yaratarak edebiyata girmiş.Reichs’in “Kemikten Küle”sindeki Temperance Brennan, “anası” ile aynı meslekten, ayrıca çok meraklı ve kemiklerden, insan bedeni kalıntılarından ciddi sonuçlara ulaşan bir uzman. Malzemenin kemikler ve insan kalıntıları olması, Amerikan usulü “dehşet” sahnelerine kapı açıyor, ama yeni tür hafiyemiz Temperance hoş bir kadın. Aile sorunları var ve 1997’de doğmuş olmasına rağmen, hemen televizyon yıldızları arasına katılmış bir kişi. Bizim televizyonlarda da “Bones” adıyla gösterilen dizi doğrudan Reichs’in kişilerinden esinlenmiş. Ama bu tür dizilerde sık görülen, kaynak eserden uzaklaşmalar Bones’da da ortaya çıkıyor. Dizinin bir saatlik bölümleri kaynak kitabın bütün zenginliğini yansıtamıyor. Amerikan tarzı polisiye sevenlere Kathy Reichs ile kahramanı Temperance’ı ideal bir ikili olarak önerebiliriz.

Devamını Oku

Çifte standardın kaynağı

5 Şubat 2009

Irak’ta yıllardır insanlar, kadınlar, çocuklar ölüyor. Parçalanmış çocuk görüntüleri üzerine aşırı duygulanıp ağlamadılar. Sudan’da Darfur’da ciddi bir katliam var, soykırım boyutlarına ulaşan bir katliamın kanıtları her gün dünya medyasında yayınlanıyor. Ağlamak bir yana, bu katliamın sanıkları, ki onlar yönetimdeki Müslümanlardır, üçüncü kez Ankara’da.***Irak’ta birbirlerini çoluk çocuk kadın yaşlı demeden katledenler Müslümanlardır, Sünni ve Şii Müslümanlar. Bunlar Amerikan birliklerinin çekilmesinden sonra birbirlerini daha da yoğun şekilde katletmeye hazırlanmaktadır. Çünkü egemenliği ve onun kaynağı olan petrolü paylaşacaklardır.Darfur’da katliam uygulayan Sudan yönetimi Müslümandır, katledilenler Müslüman değildir. Birleşmiş Milletler dahil dünyadan gelen bütün tepkilere rağmen Sudan’ın İslamcı yöneticileri kimseye aldırmadan katliama devam etmektedir.Gazze’de ise katledenler Yahudi, katledilenler Müslümandır.Aslında ortada çifte standart falan yoktur, son derece tutarlı bir “hassasiyet” vardır.***Gazze halkının acılarını Davos’ta gösteri ve ağlama konusu yaptıktan, İsrail Cumhurbaşkanı’na “sen” ve “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” dedikten bir hafta sonra Sudan’ın ikinci adamını Ankara’da konuk etmekte de bir tutarsızlık yoktur. Gazze’de 400 çocuğun, Darfur’da on binlercesi çocuk 180 bin kişinin öldürülmesine farklı tepki gösterilmesinde tutarsızlık aramak gereksizdir. Tepkiler, yani Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın düzeyindeki tepkiler aslında son derece tutarlıdır.Zihinleri ve vicdanları kendilerine göre çok açıktır. Onlar asıl hem Darfur’lu hem Gazzeli hem Bağdatlı çocuklara aynı anda üzülmeyi, onların tümünün acısını aynı şekilde hissetmeyi anlamazlar.***Tayyip Erdoğan Davos gösterisinin üzerinden daha bir hafta geçmeden Sudanlı soykırımcı yönetimin ikinci adamını konuk ederek “hassasiyet”inin tutarlılığını göstermiştir.Gazzeli çocuklar için dökülen gözyaşlarının samimiyetini Darfurlu çocuklar için dökülecek gözyaşları gösterir.İsrail’in radikalleri “insan öldürmeyi biliyor” ama sadece onlar değil Sudan’ın Müslümanları da “insan öldürmeyi biliyor.” İkisi arasındaki fark nedir?Bu soru, duyguların samimiyeti sınavının kilit sorusudur.Başbakan’ın bu soruya tavrıyla verdiği cevap, ülkemizde Yahudi düşmanlığının neden arttığı sorusunun da cevabıdır.

Devamını Oku

Çarşaf dersi

4 Şubat 2009

CHP’nin “çarşaf açılımı” çok konuşulmuştu. Çarşaflılar, dün geldikleri gibi aniden gitti. Gönderilmediler, kendileri gitti. Gitmelerinin nedeni, çarşaflıların reisinin iddiasına göre, parti yöneticilerinden birinin yaptığı “ahlaksız teklifler.” Çeşitli taraflardan düşünce insanlarımızı çok yormuş olan bu “açılım” böylece sona ermiş oldu. Sona ererken de olayın bir “tek” seçim gösterisi olduğunu kanıtladı.***CHP’den belediye başkanı olmak üzere, herhalde söz aldığı için, çarşaflı ekibini getiren kişiden, kendi iddiasına göre bazı ödemeler yapması istenmiş, o da bunun üzerine rozetleri çıkartmış...Burada iki ihtimal var, ya bu kişiden kasıtlı olarak yerine getirmesi mümkün olamayacak ödemeler istendi ya da bu kişi belediye başkanı, hatta adayı bile olmayacağını anladı.Her ne olursa olsun, CHP’nin çarşaf açılımı da başladığı gibi biterken, sevdiğimiz bir tartışmanın tortusundan başka bir şey bırakmadı.***“Çarşaf açılımı” ile birlikte, CHP’nin türban meselesindeki tavrı da gündeme gelmiş ve o konuda da değişim beklentisine girenler olmuştu.Çarşaflılar gittiğine göre CHP türbanda eski tavrını korumaya devam edecek.CHP’liler çarşaflıların gidişiyle yalapşap “popülist” gösterilerle bir yere varamayacaklarını da anlamış olmalıdırlar.Yerel seçimde sosyal demokrat belediyeciliğin nasıl olacağını, bugünkü rantçı sistemden farklarını anlatmak yerine “popülist” tavırları tercih etmiş olan CHP, yeni “popülist” arayışlar ve açılımlar arayabilir.Ama CHP’yi yönetenlerin anlaması gereken şudur ki kolaycı “popülist” gösterilerde AKP ve Erdoğan ile yarışmaları mümkün değildir.CHP iyi düşünülmemiş bir çarşaf açılımına umut bağlarken Erdoğan, örneğin Davos’ta sahneye koyduğu gösteri ile her zaman birkaç fersah daha öne geçer.Gerçekten “popülist” olanla yalandan “popülist” hareketlere girişenleri ayırt etmek zor değildir.***Çarşaflar gidince CHP’nin elinde şu anda her ev kadınına ayda 600 milyon, her eve bir sigortalı ve ucuz doğalgaz gibi silahlar kaldı. Bunların yanında tabii seçim yaklaşırken açıklanacağı söylenen yolsuzluk iddiaları var. Bunların etkilerini görmek için fazla zaman kalmadı.Ama çarşaflıların gidişi CHP’ye gerçek sosyal demokrat politikalar üretmek yerine popülist gösterilerden medet ummanın yanlışlığını gösterdiyse, “çarşaf açılımı”nın bir işe yaradığı söylenebilir.

Devamını Oku

Evet, “Halife” olsun

3 Şubat 2009

İsrail’in son Gazze saldırısı, orantısız güç kullanımıyla da uluslararası hukukun temel ilkelerini çiğnemekle de sivil ölümleri dolayısıyla da insanlık suçu niteliği kazanmaktadır. İsrail’in, “Hamas kadınları çocukları ön saflara koyuyor” gerekçesi bu gerçeği değiştirmez.Hamas radikal dinci, anti-semit, yani Yahudi düşmanı bir terör örgütüdür. Yaptığı her şeye gerekçe olarak İsrail işgalini göstermesi de bu gerçeği değiştirmez.Son günlerin ana konusunu tartışırken, “moderatör elini koymuş”tan başlayan dakika hesaplarıyla devam eden, sonra “moderatör Ermeni asıllıymış”la ırkçı renk kazanan abuk sabuk ayrıntıların üzerine çıkmak için yukardaki iki gerçekten başlamak gerekiyor.***Başbakan Erdoğan, Gazze saldırısının başından beri gerçeğin tek tarafını görmekte ısrar etmiş ve bu tutumuyla Türkiye’nin “Hamas yandaşı” gibi konumlanmasını sağlamıştır.Bu da üçüncü gerçektir ve bizi en fazla ilgilendiren gerçektir. Davos rezaleti bunun sadece gösteri faslıdır, “süsü”dür.Erdoğan’ın meseleyi ele alış tarzı, kendisi ne derse desin, ülkemizdeki anti-semitik, Yahudi düşmanı duyguları besler niteliktedir. Kendisi de sık sık “Yahudi vatandaşlarımızın eşitliği”nden söz ederek, “anti-semitizmi kınayarak” aslında sözlerinin nereye gideceğini sezdiğini de göstermektedir.***Gerçeklerin biri de bütün siyasetimizin küçük hesapçılığının bir göstergesidir.CHP ve MHP, Başbakan’ın “milli” sıfatını taktığı gösterisini desteklemiş, tavrının ve tarzının tümünü eleştirmekten kaçınmıştır. Erdoğan bu gösteriyi iç politika hesaplarıyla sahneye koymuş olabilir, ama CHP ve MHP de yine iç politika hesaplarıyla bu gösteride Erdoğan’ın yanında yer almıştır.Manzaradaki son gelişmeler, bu gerçeklerin kanıtları olarak sıralanmaktadır. Gazze’de Hamas’ın yeşil bayraklarının yanına Türk bayrakları ve Erdoğan posterleri konulmuştur. Sudan’ın soykırım zanlısı İslamcıları Erdoğan’ı övmektedir. İran, ilk kez yanına bir Hamas destekçisi bulduğu için çok keyiflidir. Bir Lübnan gazetesi de Erdoğan’ın padişah ve “halife” olmasını önermiş.Gerçekler ortadadır, Erdoğan’ı destekleyen dünya da ortadadır. Bu manzaraya göre, gerçeklere rağmen ve inadına Erdoğan “halife” olmalıdır

Devamını Oku

Büyük tehlike

2 Şubat 2009

Çeşitli kamuoyu araştırmalarına göre, Erdoğan’ın Davos gösterisi “şu anda” AKP oylarına yansıyacak bir destek artışı sağlamıştır. Bu sürpriz değil, çünkü gösteri zaten buna göre düzenlenmişti.Erdoğan’ın gösterisi üzerine CHP anlaşılmaz tepkiler verdi. CHP seçmeninde buna rağmen önemli bir kayma olması mümkün değildir. Ancak “dini referanslar”la siyaset yapan diğer siyasi partiler, MHP ve SP tabanından AKP’ye oy kayması beklenebilir. Tabii bu şu andaki koşullar dolayısıyla ortaya çıkan bir ihtimal. Seçime 1.5 aydan fazla bir süre var, bu arada oy verme eğilimlerini değiştirebilecek yeni koşullar da çıkabilir.***Erdoğan’ın “demokrasi” anlayışındaki çarpıklık nedeniyle eğer AKP bu seçimde oyunu artırırsa, ülke “büyük tehlike” ile karşı karşıya kalabilir.Ekonomik krize rağmen AKP’nin oyunun artması durumunda Erdoğan kendisini daha da “muktedir” hissedecektir. Çünkü onun demokratik parlamenter rejim hakkındaki kanaati, en fazla oyu almış olanın iktidarının “sınırsızlığı” na dayanmaktadır.Demokrasinin mantığında isterse yüzde 90 oy almış olsun, her iktidar kuvvetler ayrılığı sistemiyle sınırlanmıştır. Demokrasi, iktidarların sınırsızlığı değil sınırlandırılması üzerine kurulu bir düzendir.***AKP ve Erdoğan bu seçime yine çok şanslı olarak giriyor. Sağda AKP’ye seçenek olabilecek bir siyasi parti yok, ayrıca kendisini zorlayabilecek bir “sol” muhalefet de yok.Erdoğan Davos gösterisi ile içerdeki siyasi desteğini artırabileceğini görünce önümüzdeki dönemde bu tür çıkışlarını da çoğaltabilir. Bütün hedef sağı, merkezden en sağa, radikal islama kadar kucaklamak olunca bu girişimlerini tırmandırması da beklenmelidir. Bu strateji ile halkın, seçmenin ekonomik krizle aldığı darbeleri unutacağı hesaplanmaktadır.İşsiz kalmış, işini kaybetme korkusuyla, iş yerini kapatma riskiyle yaşayan insanlara gözyaşlarıyla sulanmış duygusal, üstelik dini temaları kuvvetli bir gündem sunulmuştur.***Bu stratejinin tutması “büyük tehlike”nin, ekonomik ya da gerçek gündemden uzak meseleler üzerinde ilerleyen bir siyasetle “sınırsız iktidar” hedefinin ortaya çıkmasını kolaylaştıracaktır.Bu “büyük tehlike” nin önünde engel olabilecek herhangi bir siyasi güç var mı? Yok, çünkü CHP yönetimi böyle bir gücün ortaya çıkmasının yollarını başarıyla kapatmıştır ve kapatmaya devam etmektedir. O zaman hep birlikte “büyük tehlike”ye hazır olalım.

Devamını Oku