Aday sıkıntısı

28 Aralık 2008

AKP’nin belirlediği yerel yönetici adaylarının çok büyük bir çoğunluğu şaşırtıcı bir şekilde eski yöneticilerden oluşuyor. Bunların tümünün kaçınılmaz olarak aday gösterilecek derecede “başarılı” olmaları herhalde mümkün değildir.Bizzat AKP yöneticileri, küçük belediyelerin birçoğunda değil hizmet yapmak belediye çalışanlarının maaşlarının bile ödenemediğini kendileri söylüyor. Belde belediyeleriyle ilgili değişikliğin nedeni de budur.Eski yöneticilerin tekrar aday olmalarının nedeni “garanti” arayışı olabilir. Halkın tanıdığı başkanların yerine tanımadığı adaylarla AKP “risk” almak istememektedir. Ne de olsa elde kömür dağıtmış, yiyecek kutusu dağıtmış başkanlar var. Bunlar nasıl olsa ceptedir.***AKP yerel seçim başarısını birkaç şehir üzerine kurmuş görünüyor: Diyarbakır başta olmak üzere, DTP’nin elindeki belediyeleri almak, İzmir’i CHP’den almak ve Ankara’yı kaybetmemek.Şu ana kadar Ankara için Melih Gökçek’in adaylığının açıklanmamış olması, AKP yönetiminin başkent için rahat olmadığını gösteriyor. Melih Gökçek, siyaset yapma tarzıyla, üslubuyla hep tartışmalı olmuştur; son olarak da CHP’li Kılıçdaroğlu ile yaptığı açık tartışmada olumlu bir görüntü veremedi. Ayrıca Gökçek’in gözünün daha yukarılarda olduğuna ilişkin işaretler de AKP içinde hep soru işaretleri yaratmıştır.Tayyip Erdoğan eğer Ankara için Gökçek’i seçmek zorunda kalırsa, bunu içi rahat olarak yapmış olmayacaktır. Eğer Gökçek’i feda ederse de Ankara seçimini biraz daha riskli hale getirecektir.***CHP Ankara’da Murat Karayalçın ile bir “hava” yaratmıştır, en azından çeşitli nedenlerle CHP’den uzaklaşmış seçmen Karayalçın ile tekrar geri dönebilir.AKP’nin Ankara’daki sıkıntısının uzaması, adayın açıklanmasının sürekli ertelenmesi CHP’ye yarıyor. Bu gecikmeyle ister Gökçek tekrar aday olsun isterse başka birisi olsun, AKP kendi adayını yarışın başından itibaren “yaralı” olarak ortaya sürmüş olacaktır. Kim belirlenirse belirlensin, seçmen haklı olarak Erdoğan’ın bu kararı gönül rahatlığıyla almadığını düşünecektir.AKP, Ankara’yı alarak toplumdaki ağırlığını bir üst aşamaya geçirmişti, bu kez ise Ankara AKP’nin “yumuşak karnı” haline geldi. Güneydoğu’da ilerleme sağlayamamış ve Ankara’yı kaybetmiş bir AKP’nin alacağı yara Özal’ın 1989’da başına gelenden farksız olacaktır.

Devamını Oku

Daha vur biraz daha yükselsin

27 Aralık 2008

Orta Doğu’da siyasal İslamın ya da radikal İslamın yükselişinin kaynağında Filistin sorunu bulunuyor. İsrail’in ve şahin ABD yönetimlerinin dünyaya hediyesi budur.ABD yönetimleri Soğuk Savaş dönemi boyunca Suudi ve Körfez İslamını Sovyet yayılması ve bölgede solun yükselişine karşı bir “kale” ye dönüştürdüler. Aynı politika Mısır’da da uygulandı, “sol” yönetimlere karşı İslamcı hareketler desteklendi.Aynısı Afganistan’da yapıldı. Sovyet işgali ve yayılmasına karşı ünlü “Yeşil Kuşak” teorisi ortaya çıktı ve Sovyetler’in Müslüman ülkeler ve halklar tarafından “kuşatılarak” çökertilmesine yönelik planlar uygulamaya konuldu.Bugün Afganistan’da “sözde” bir işgal var, ülke aslında Taliban’ın egemenliği altında. Taliban’ı eğitenler, kaynak sağlamaları için uyuşturucu üretimine göz yumanlar şu anda çaresiz durumda.***İslam ile “oynama” siyasetlerinin sonuçları tersine etkiler yaratınca Amerikalı siyasiler “Büyük Orta Doğu Projesi” ve “Ilımlı İslam” ile Müslüman dünyayı yönlendirmeye girişti.İsrail’in şahinleri ise hiç öyle karmaşık, uzun vadeli stratejiler geliştirmiyor, doğrudan “vurarak sindirme” ye devam ediyor. Dün de vurdular, çoluk çocuk öldü. Bunun tek sonucu vardır, Filistin cephesinde Hamas biraz daha güçlenecektir. Müslüman dünya “barışçı” çözümlerden biraz daha uzaklaşacak, siyasi İslam’ın “savaşçı”lığına yaklaşacaktır.Filistin sorununun Müslüman dünyada taşıdığı manevi ağırlığı İsrail görmeye yanaşmıyor, bugünkü güvenliği için her yola başvurmaktan vazgeçmiyor. Yüreğini en çok yakan suikastların, canlı bombaların hangi kaynaklardan, hangi öfke ve nefretlerden beslendiğini de görmek istemiyor.Etki tepki sistemi yürüdükçe ve radikal İslam’ın Filistin’deki kolları yükseldikçe de İsrail’deki barışçı ve farklı çözümler öneren güçler sinmeye zorlanıyor.Bu tırmanışı durdurma konusunda şu anda dünyanın bir kesimi Washington’a, Obama’nın getireceği yeni üsluba umut bağlamış durumda. Ama şu andaki durum öyle 4 yılda, 8 yılda tersine çevrilebilecek bir durum değildir, öylesi bir boyutu çoktan aşmıştır.Öfke ve nefret aklın ve vicdanın önüne geçince insanlığın geleceğinin karardığını göremeyen fanatikler ne yazık ki her geçen gün sahnenin biraz daha önüne çıkıyorlar.

Devamını Oku

Bir duvar yıkıldı

26 Aralık 2008

Birkaç yıl önce kimileri rüyalarında böyle bir şey görseler korkuyla uyanırlardı, çünkü “Kürt”, “Kürtçe” kelimeleri bile onları “ülke bölünüyor” titremesine sokardı.TRT’nin kürtçe yayına ayırdığı kanal dün deneme yayınına başladı. Dün başlatılan, bundan önce kısa süre için yapılmış olan gibi yasak savma kabilinden bir yayın değil, düpedüz “Kürtçe TV”.Yayın, İstiklal Marşı ile, bu ülkede yaşayan herkesin bağımsız bir ülkede yaşadığının simgesi olan marş ile açılıyor.Böyle bir yanının başlamasıyla, cumhuriyetin ilk yıllarındaki isyanların ardından gelen devletin resmi politikası terk edilmektedir. Özet olarak “Kürt ve Kürt kimliği yoktur” kararı üzerine kurulu bu politika dün yine resmi olarak terk edilmiştir.Devletin “Kürt yoktur” sözünden Kürtçe TV yayınına kadar gelmesi kolay olmamıştır. “Kürt meselesi vardır” sözünün vatan hainliğinin kanıtı olarak görüldüğü dönem de geride kalmıştır.Yıllar boyunca korkularla örülerek inşa edilmiş ve giderek güçlenmiş duvarların bir çırpıda yıkılması mümkün değil. Ama Türkiye, bu duvarların yıkılabildiği bir aşamaya geldiğini de göstermiştir.***Yaklaşık 12 milyon dolayındaki Türk vatandaşı kendisini Kürt olarak niteliyor ve kimliğinin gereklerini yaşamak istiyor. Bugün için dil ve yayının öne çıktığı görülüyor. Ama bir de terör döneminin açtığı yaraların sarılması ve tedavi edilmesi meselesi var.Bu da kolay bir süreç değil. Irak ve Kuzey Irak yöneticileri ile terör meselesinde belli bir anlaşmaya doğru ilerleme sağlanmışken, devletin televizyonunun Kürtçe yayına başlamasına da bir gün kalmışken askerin bir aracın taranması ve üç askerin şehit edilmesinin anlamı üzerine düşünmek gerekiyor.***Şu anda öncelik, dağdakilerin inmeye başlaması ve çeşitli nedenlerle Kuzey Irak’a gitmiş olan fakat terör eylemleriyle doğrudan ilişkili olmayan Türk vatandaşlarının evlerine dönmeleridir.Ankara gerekli yasal dayanağın bulunduğunu tekrarlıyor, ancak bunun için bir de güven ortamının yaratılması gerekiyor.TRT’nin Kürtçe yayını bu açıdan görmek ve başka duvarların da yıkılabileceğini düşünmeye başlamak, çözüme daha hızlı yaklaşılmasını sağlayacaktır. Kazanılan her gün, her saat daha az acı, daha az kan demektir. Bunu, en sıcak bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlar da açıkça ifade ediyor ve “barış” diyorlar.Dağdakilerin inmelerini engelleyen duvar da yıkıldığı zaman, “barış” kelimesi daha yakın ve gerçek olacaktır.

Devamını Oku

Kanlı 1 Mayıs’ın fotoğrafları

26 Aralık 2008

1977’de Cumhuriyet’te sabah dış haberlerde, öğleden sonra da yazı işlerinde çalışıyordum. 1 Mayıs mitinginin çok görkemli olacağı belliydi. Ben de bir ara gazeteden kaçıp mitingi görmeye gittim, ama hem İstiklal Caddesi tarafında hem Kabataş’ta öyle büyük kalabalıklar vardı ki, çevreye bir göz atıp geri döndüm.Bir süre sonra haber geldi. Taksim alanı iyice dolmuşken, önce sular idaresinin üzerinden birkaç el ateş açılmış, bunun ardından alana girmiş bulunan bazı radikal sol gruplar da silahları çıkarmış ve büyük bir kargaşa yaşanmıştı. Durumun vahameti giderek ortaya çıkıyordu.Alandan en iyi görüntüleri alabilmek için bütün fotoğrafçılar, bugünkü The Marmara İstanbul, o günkü Intercontinental Oteli’nin ön tarafında mevzilenmişti. Kargaşayı gösteren çok fotoğraf vardı ama asıl kıyımın Kazancı Yokuşu’nda olduğu, ölenlerin çoğunun burada olduğu öğrenilmişti. Ama orada hiçbir fotoğrafçı yoktu.Yazı işlerinde bu konular konuşulurken Kenan Mortan atıldı. Alanda dolaşırken Kazancı Yokuşu’nun başında amatör fotoğrafçı olan bir Avusturyalı ile sohbet etmişti. Bu Avusturyalı Kazancı’yı çekmiş olabilirdi. Çocuk Kenan’a Sultanahmet’te bir otelde kaldığını da söylemişti. Kenan hemen bir arabaya konuldu ve çok geçmeden Avusturyalı ile birlikte geldi, birkaç otel dolaştıktan sonra çocuğu bulmuştu.HAZİNE ORTAYA ÇIKTI Bu sırada iki önemli fotoğrafçı ağabeyimiz de sıkıntı içinde gazetede dolaşıp duruyordu. Dünyanın birçok büyük gazetesi ve haber ajansı sürekli olarak bu ağabeyleri arıyor ve onlardan fotoğraf istiyorlardı.Çocuğun elindeki filmler banyo edilince “hazine” ortaya çıktı. Kazancı Yokuşu’ndaki korkunç durumun bütün fotoğraflarını çekmişti, ama amatör olduğu için oteline gidip yatmıştı.Gördüğü ilgi Avusturyalı’yı uyandırdı, acayip pazarlık ediyor, istediği fiyatı sürekli artırıyordu. İki ünlü fotoğrafçı ağabeyimiz, çocukla konuştukları odadan sık sık çıkarak para arıyordu. Bir ara benden bile istediler, cebimdeki beş lirayı gösterip kaçtım.Sonunda anlaşma sağlandı. O korkunç fotoğraflar Türkiye’de sadece Cumhuriyet’te yayınlandı. Dünyanın bütün gazeteleri de o fotoğrafları iki ağabeyimizin adlarıyla kullandı. O zaman bu olaya çok kızmıştım. Çekmedikleri fotoğrafların o iki ünlü ağabeyin kendi imzalarıyla bütün dünyada yayınlanmış olmasını anlayamıyordum.Fotoğrafı çekenin değil pazarlayanın, basılmasını ve görülmesini sağlayanın daha önemli olduğunu sonradan kavradım.Eğer o Avusturyalı’nın fotoğraflarını o iki ağabeyimiz almasaydı, Türkiye ve dünya bu olayı göremeyecekti. Gazetecinin birinci önceliği her zaman ve her koşulda insanların bilgi sahibi olmasını sağlamak olduğuna göre, iki fotoğrafçı ağabey yapmaları gerekeni yapmışlardı. Ayrıca onların isimleri de dünyanın her tarafında bir “güvence” idi, adı duyulmamış bir amatörün imzası aynı güveni sağlayamazdı.O fotoğraflar, hâlâ 1977’nin 1 Mayıs’ı hatırlandığında o iki ünlü ağabeyin imzaları ile yayınlanıyor.

Devamını Oku

Okunmaya değer anılar

26 Aralık 2008

Seçtiğimiz kitaplardan ilki, yıl sonu için yapılan örneklerin en faydalısı: “Penguen Yıllığı 2008”. İkinci kitabımız ise Cumhuriyet tarihinin ‘İkinci Adamı’nın özgün kişiliğini anlatan “İsmet İnönü”. “100 Köprü” adlı üçüncü kitap ise yol üzerinde gördüğümüz ama çoğunlukla bakmadan geçip gittiğimiz Anadolu köprülerini anlatıyor.Eğlenerek hatırlamak içinHer yıl sonu bir önceki yılın muhasebesini yapmak âdettendir. Bunun için faydalı faydasız çok yayın yapılır. En faydalı yayın Penguen dergisininki. 2008 yılının olaylarını bir karikatür yıllığında toplamışlar. Çok iyi etmişler. Yıllıktaki yüzlerce karikatür, çizildiği gün çok ciddiye aldığımız olaylara eğlenerek yaklaşma imkânı da olduğunu gösteriyor.Kitabın daha kapağına baktığımızda yılın “şahsiyeti” nin kim olduğunu da anlıyoruz. Tayyip Erdoğan yıl boyunca yaptığı onlarca “delikanlılık” sayesinde karikatürcülerin bir numaralı malzemesi olmuş. Bu malzeme öyle kolayca bitmeyecek. Karikatürcülerle savaşmaya devam ettiği sürece daha da çok malzeme olacaktır.70’li yıllarda Erbakan’ın bakanlarından biri Gırgır’a takmıştı, ama pes eden yine kendisi oldu. Demirel, Özal gibi siyasiler karikatürcülere bulaşmadı. Ama Erdoğan hâlâ karikatüre alışamadığı için 2009’un da ana malzemesi olacaktır.Türk çizerler günceli çok zekice ve en keskin şekilde izliyor. Penguen yıllığındaki karikatürler de 2008’in Türkiye’sini en çıplak şekilde gösteriyor. Karikatürlerde Hrant Dink cinayeti gibi konulardaki açıklık ise insanı rahatsız edebilir, etmesi de gerekir.Penguen Yıllığı 2008’i gerçekten gözden geçirmek için iyi ve keyif veren bir kitap.Köprüden kimler geçtiSuyu bol Anadolu’da üzerinden ya da kıyısından geçtiğimiz köprüler zaman zaman gözümüzü alır. Bazılarının tarihi bir anlamı olduğunu düşünmek için öyle fazla bir mimarlık bilgisine de gerek yoktur. Bakınca güzelliği ve özelliği görülebilir bunların. Ama çoğunlukla geçer gideriz.Faruk Pekin ile Hayri Fehmi Yılmaz geçip gitmemiş, durmuş bakmışlar ve her birinin özel hikâyesini bulup çıkarmış, “100 Köprü” kitabını ortaya koymuşlar.Tarihsel mirasımız konusundaki aşırı savurganlığımız bu köprülere davranışımızda da ortaya çıkıyor. Örneğin Hasankeyf’e Ilısu Barajı yapılacak ve dünyanın en önemli tarih hazinelerinden biri sular altında kalacak. Ve onunla birlikte 800 yıl kadar önce yapılmış olan Hasankeyf Köprüsü de su altında kalacak.Türkiye’nin Kültür Mirası üst başlığını taşıyan “100 Köprü,” fotoğrafları ve kısa hikâyeleriyle çok rahat okunuyor ve Anadolu kültürünün zenginliğini öğretiyor. Hem de öyle zevkli bir okuma ki, bazı köprüler insanda “Hemen oraya gidip bu köprüyü görmeliyim” duygusu uyandırıyor.İsmet Paşa’yı tanımak içinCumhuriyet tarihimizde “İkinci Adam” olarak anıldı. Sevenlerinden çok nefret edenleri tarafından anıldı. Tek parti döneminin bütün olumsuzlukları da, 27 Mayıs’ın darağaçları da ondan bilindi. İsmet İnönü bu kadar değildi. Bütün baskılara rağmen Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nın dışında tutmayı başaran usta bir diplomattı. Dünyanın seyrini görerek ülkeyi çok partili demokrasiye taşımayı görev bilmiş uzak görüşlü bir siyasetçiydi. Tabii bütün bunlardan önce askerdi, ama üniformasını çıkarmayı bilmiş bir askerdi.İsmet İnönü, Atatürk’ten sonra gelen “ikinci adam” olmanın ağırlığını taşımıştı. Bu ağırlığın altında ezilmişti demek de mümkün, o ağırlığı ondan daha iyi kimse taşıyamazdı demek de mümkün.Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Metin Heper’in “İsmet İnönü” kitabı, kırık dökük bilgiler üzerine kurulu önyargıların birçoğunu sarsıyor ve İnönü’nün özgün kişiliğini, sarsılmaz “görev duygusu”nun sonuçlarını anlatıyor.1950 seçimiyle Türkiye’nin yaşadığı fazla hızlı değişim İsmet İnönü’yü de bir ölçüde “kurban” haline getirdi ve kendisinden nefret edenlerin çıkardığı gürültü onu daha iyi tanımamızı engelledi. Öyle bir hava yaratıldı ki İsmet İnönü sanki üzerinde durulması gereksiz bir kişiydi. Gerçeğin tam tersi olduğunu bugün çok daha rahat görebiliyoruz.Prof. Metin Heper’in yazdığı “İsmet İnönü” cumhuriyetin kurulmasına, modernleşme ve demokrasi sürecine çok önemli katkılarda bulunmuş gerçek bir “ikinci adam”. Geç bile olsa onu da tanımak ve yerli yerine koyabilmek için bu kitap önemli bir fırsat.

Devamını Oku

Seçime ikinci gölge

25 Aralık 2008

Ankara’da tam bir hukuk karmaşası yaşanıyor. Anayasa Mahkemesi kendi içinde bölünmüş durumda, Danıştay ve Yüksek Seçim Kurulu uyum sağlayamadı. Bugünkü teknolojik imkânlara rağmen Ankara hâlâ ne vatandaşını ne de seçmenini sayabiliyor.6 milyon fazla seçmenin yarattığı soru işaretleri, seçimin ertesi günü başlayacak kavgaların da habercisidir. Hükümet de bu seçime “şaibeli” diyecek olanlara karşı kendini savunabilecek durumdan çıktı.***Bu karmaşanın temelinde iki ciddi sorun vardır. Yargı en tepesinden başlayarak “siyasi” etkilere açık hale gelmiştir. Siyasileşme hemen her olayda etki-tepkilerle kartopu gibi büyüyor, her sorunda çatışma yaşanıyor.Yargı düzeni siyasi etkilere açık olduğunda “hukuk” ve “adalet” kavramları da sürekli olarak tartışılır ve işte bu hale gelinmiştir.Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı seçimindeki 367 kararı, türbanla ilgili anayasa değişikliğinin iptali ve AKP’nin kapatılmasıyla ilgili kararlarıyla yüce yargı da siyasi etkilere açık olduğu izlenimi yaratmıştır. İnsanların bu kararların sadece “hukuki” olduğuna inandırılması güçtür.Son olarak Anayasa Mahkemesi ile Danıştay ve Yüksek Seçim Kurulu arasındaki uyumsuzluk, hatta çatışma da aynı şekilde bir siyasi çatışma olarak görülecektir.***Bu duruma gelinmesi yine yönetim “zaafı”ndan kaynaklanıyor. AKP, hukukun kendine göre siyasileşmesinde bir sakınca görmediği izlenimi veren icraatlara girişince bunun karşılığının da ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur.AKP hükümeti yasal düzenlemelerde de çok kere temel hukuk düzenini dikkate almayan, bazı hukukçuların “acemilik” bazılarının da “bilgisizlik” olarak nitelediği durumlara düşüyor. Ayrıca, kendisini aşırı “muktedir” gören yönetim anlayışı hukuki sorunların çözümü için siyasi manevralara başvurduğunda, yargının siyasileşmesi zirveye vuruyor.Seçmen kütüklerinin düzenlenmesi ve az nüfuslu beldelerin belediye olmaktan çıkarılması da temel yanlışların son örnekleri olarak önümüzdeki yerel seçimi hukuki açıdan tartışmalı hale getirdi.Hukuk ve yargıyla ilgili kavramlar açısından eksik bir hükümet, başarısızlıklarına türlü çeşitli bahane bulmaya, başkalarını suçlamaya kalkar. AKP de böyle yaparken aslında hukuk düzenine verdiği zararları görmüyor.

Devamını Oku

“Yok” demek istiyor

24 Aralık 2008

Tayyip Erdoğan, ekonomik krizle ilgili olarak her konuştuğunda bir çam deviriyor. Son olarak da krizin aslında “psikolojik” olduğunu tespit etmiş.Her ekonomik krizde psikolojik unsurlar da bulunur. Gelecekle ilgili olarak güven duygusunu kaybedenler, hem üretici ve hem de tüketici olarak kendilerini güvence altına almak isterler ve “yukardan” gelen talimatlara uymadan güvenceli buldukları pozisyona geçmeye çalışırlar.Ortada krizin maddi unsurları yoksa insanlar durup dururken güvence arayışlarına girmez. Psikolojik unsurların ağır bastığı kriz ortamları ise insanlar üretici ve tüketici olarak yönetime güveni kaybettiklerinde ortaya çıkar.*** Erdoğan, sözlerinden anlaşıldığına göre şöyle bir senaryoya kendisini inandırmış ya da birileri tarafından inandırılmış: Aslında Türk ekonomisinde bir sorun yok, ama dışardan gelen dalga gereksiz yere mali sektörü korkuttuğu için bunlar kredi musluklarını kapattı, o yüzden de bu kriz psikolojik...Bunu Başbakan’a kim böyle anlattıysa ülkeye büyük bir kötülük yaptı. Çünkü dünyadaki mali krizin nedenlerini, bunun ekonominin tümü üzerindeki etkilerini anlamadan Türkiye’deki durumu anlamak zor olabilir.Ekonomik krize “bakkal hesabı” ile bakan biri için çözüm kolaydır, bankalarda para vardır, bunlar bu paraları kredi olarak verirler ve böylece hiçbir şey olmadan ekonomi yürür... Böyle bir bakkal hesabı yapılabilir ama o hesapla şu andaki dünya ekonomisini, Türk ekonomisini ve krizi anlamak mümkün değildir.***Başbakan aylardır aynı sözleri tekrarladığına göre, demek ki kendisine gerçek durumu ve ekonomik krizin ne olduğunu anlatan olmamış. Elbette ekonomistlerin yorumlarını, ilgili kuruluşlarını raporlarını okumak, işin içindeki insanlardan doğrudan bilgi almak gibi gereksiz faaliyetler için Başbakan’ın zamanı yoktur.Ama en azından şunu bilmek zorunda ki, bu ülkede yaşayan ve bir nebze ekonomiden anlayan herkes böyle bir krizden hiç kimsenin kârlı çıkmayacağını biliyor. Başbakan ne zannederse zannetsin hiç kimsenin felaket tellallığı yaptığı filan yok tam tersine, Başbakan konuştukça herkesin korkusu artıyor.Başbakan eğer ekonomik kriz konusunda biraz olumlu katkısı olsun istiyorsa, önce susmalı, meseleye olan uzaklığını gösteren ifadelerden özellikle kaçınmalıdır.

Devamını Oku

Dağdan indirme şartları

23 Aralık 2008

Kuzey Irak’taki PKK faaliyetleriyle ilgili olarak önemli gelişme sağlandığı, Irak Devlet Başkanı ve Kürt lider Talabani’nin sözlerinden anlaşılıyor.Talabani, PKK’nın silah bırakması için girişimde bulunacaklarını söylerken, Türkiye’nin dağdakileri indirme konusunda adım atması gerektiğini de hatırlattı. Aslında bu hatırlatmaya gerek de yok, uzun süredir fazla açık olmasa da üzerinde kafa yorulan konu bu.Irak ve Kuzey Irak yönetimi açısından birinci öncelik, olaylar üzerine buraya kaçmış olan Türk vatandaşı Kürtlerdir. Kuzey Irak yöneticileri için bu kişilerin Türkiye’ye “sağ salim” dönmelerini sağlamanın önemli olduğu anlaşılıyor, ki bu da onlar açısından da sorunun tümü açısından da önemli noktalardan biridir.Türk vatandaşı olup ancak çeşitli nedenlerle Kuzey Irak’ta yaşamak durumunda bulunan Kürtlerin geri dönüşü için “idari” tedbirler bile yeterli olabilir.Ancak asıl sorun hâlâ dağdakilerin indirilmesidir. ***“Dağdan indirme”nin sadece askeri yöntemlerle mümkün olmadığı 25 yıllık tecrübeyle sabit. Artık yeniden bunun tartışmalarına girmek yerine “dağdan inişi” sağlamanın yöntemlerini bulmak gerekiyor.Bundan önce de bu yolda bazı adımlar atıldı, yasal düzenlemeler yapıldı. Fakat “güven” unsuru yeterince ortaya çıkmadığı, çıkarılamadığı için o düzenlemelerden sonuç alınamadı.Şu anda dağdakilerin inmesi gerçekten isteniyorsa, Ankara’nın “samimi” olduğuna devletin “doğrudan terör eylemi yapmamış olanlara kucağını açtığına” inancın, güvenin sağlanması gerekiyor.Başbakan’ın ağzından, konuya ilişkin çok geride kalan sözler çıkmış olması şu anda engelleyici bir unsurdur. Bu unsuru ortadan kaldıracak olan, yine Başbakan’ın kendisidir. DTP’nin durumu da yakında öne çıkacak ve kapatma davasının sonucu “hava” değişiminin yönünü belirleyecektir.Dağdakilerin inmesi ve Kuzey Irak’takilerin geri dönmesi için atılacak her “samimi” adım karşılığını görecektir. Talabani’nin sözleri bu yönde umut veriyor. Türk halkından da buna bir itiraz gelmesi mümkün değildir, herkes “yeter artık” noktasında birleşmiş durumda.*****Genç’in açıklaması Dünkü yazımızda, Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç’in bir konuşmasında iktidar milletvekilleri için “alınlarına sıkacaksın” ifadesini kullanmasına dikkat çekmiştik. Kamer Genç, sözünün “sıkacaksın” şeklinde olmadığını, “ne söylesek kayıtsız duruyorlar alınlarına mı sıkalım” şeklinde olduğunu ve şiddeti destekleyen herhangi bir ifade kullanmasının mümkün olmadığını söyledi.*****Anadol ve Arıtman Cumhurbaşkanı Gül ile ilgili olarak en kaba ırkçı tavırları sergilemeye devam eden CHP’li milletvekili ile ilgili olarak CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, bir insanlık suçu olan ırkçılığı desteklemesinin ya da savunmasının söz konusu olmadığını, hatta kendisine bu konuyu soran gazeteciye “hiç kimsenin soyunun sopunun önemi yoktur” dediğini söyledi. Kemal Anadol, “Ermenilerden özür diliyorum” kampanyası ile ilgili olarak da olumlu ya da olumsuz bir yorum yapmadığını, sadece “Cumhurbaşkanı’nın Erivan gezisiyle açtığı yolun devamı olabileceğini” söylediğini belirtti.Bu arada ırkçı milletvekilinin sadece “televizyonlara izinsiz çıkma” şeklinde bir yazılı uyarı yapıldığını doğruladı. O şahsın ırkçı tavrını sürdürmesi karşısında CHP’nin yetkili organlarının bir davranışı olup olmayacağı konusunda Kemal Anadol da bir şey söylemiyor.

Devamını Oku