Biri milletvekili, diğeri büyük bir spor kulübünün başkanı. İkisi de birer veciz ifadeyle derdini anlattı.Milletvekili olan, Meclis’te iktidar partisini nasıl “ezdiğini” anlatırken coşuyor “sıkacaksın alınlarına birer tane” diyor.Spor kulübü başkanı olan, maçtan sonra hakeme saldıran kulüp yöneticileri için “az bile yapmışlar” diyor.Bu iki şahsın, eski deyimle müktesebatları çok farklı, hatta birçok açıdan taban tabana zıt olduğu bile söylenebilir. Biri kendisini “ilerici” hatta solcu görüyor olabilir, diğeri de kendisini “üst sınıf” mensubu olarak görüyor, öyle biliyordur. Ama kızdıkları kişileri dövmek ya da öldürmek konusunda birleşiyorlar.Sonra da Hüseyin Üzmez’in kurtulması ya da polisin bazı olaylarda aşırı güç kullanması insanları şaşırtıyor. Şaşırtmasın çünkü baştan aşağıya bütün toplumun üzerine boca edilmiş bir “köylülük” hali her tarafımızı sarmış durumda.*** Bugün hâlâ türban, çarşaf gibi meseleler var olduğu için o milletvekili ve kulüp başkanı var.O milletvekili ve kulüp başkanı var olduğu için polis hastaneye gaz bombası atabiliyor. Polis hastaneye gaz bombası attığı için bazıları ırkçılığı vatanını korumak zannediyor.Irkçı bir şahıs kendisini solcu sandığı için en önemli şehrin belediye başkanı da tartışmasını, konuşmasını bilmiyor. O başkan konuşamadığı için o milletvekili insanların alınlarına kurşun sıkmayı düşünüyor, o kulüp başkanı da hakeme saldırmayı savunabiliyor.*** Bu zincir böyle uzayıp gidiyor ve “köylülük” hali her gün biraz daha fazla ve iyice kök salarak yerleşiyor.Buradaki “Köylülük” dünya ile ilişki kurma, dünyaya ve diğer insanlara bakışla ilgili bir tanımlamadır.Köyde yaşayan bir kişi “köylülüğün” taşıyıcısı olmayabilir.Buna karşılık, en büyük şehirlerin en tepelerinde bulunanlar “köylülüğün” taşıyıcısı olabilir, oluyor da.“Alınlarına sıkacaksın” diyen milletvekilini ayıplamak çok fazla kişinin aklından geçmez. Bu milletvekili yine Meclis’te oturacak, hatta bir dönem, iki dönem daha seçilecektir. O kulüp başkanını kimse ayıplamamıştır, hatta çevresi, kendisi gibi “üst sınıf” mensupları “çok iyi oturttun başkan” diyerek onu desteklemişlerdir ve o da “ben ayıp ettim, bu görevi bırakmalıyım” diye düşünmeyecektir. “Köylülük” ruhu, sınıf, köken ya da mevki ayrımı gözetmeden yayılmıştır ve her gün karşımıza çıkan belirtiler daha da yayılacağını gösteriyor
Baykal, partisinin program ve tüzük değişikliği kurultayında Erdoğan için “padişah” dedi. Doğrudur, uzunca bir süredir Erdoğan’ın verdiği tepkiler, demokratik bir ülkedeki bir başbakanın tepkileri değil, kızdıran tebaasını azarlayan padişah tepkileri.Padişahlar “Tanrı’dan aldıkları” yetkileri kullanan, hiç kimseye hesap verme durumunda olmayan şahıslardır. Padişah’a karşı çıkmak, Tanrı’nın buyruğuna karşı çıkmaktan farksızdır.Tayyip Erdoğan’ın partisini ve ülkesini yönetme tarzı da padişahlarınki gibi de Deniz Baykal’ınki farklı mı?Hem AKP’de hem de CHP’de genel başkanı eleştirmek söz konusu değildir, olamaz. Çünkü milletvekili adaylarını da yerel yönetici adaylarını da sonuçta “padişah” belirler. Herhangi bir konuda “padişah”a karşı çıkmış bir kişi, ağzıyla kuş tutsa o konumlara gelemez. Herkes “padişah genel başkan”la aynı fikirde olmak zorundadır.***İktidarda olan padişah ile muhalefette olan arasındaki fark “devletin parasını” kullanmak konusunda ortaya çıkar. Biri bütün önemli ekonomik ve mali kararları verir, hangi ihalenin kime verileceğini, kimin devlet kaynaklarını kullanacağını tespit eder. Diğeri bunu yapamaz, yapabilmek için iktidara gelmeyi bekler.Erdoğan ile Baykal arasında partiyi yönetme konusunda bir fark yoktur. Başka hangi konuda fark olduğunu bulmak için epeyce uğraşmak gerekir. Avrupa Birliği reformları, yani Türkiye’nin daha ileri bir demokrasi düzeyine ulaşması, hukuk devletinin güvencelerinin sağlanması konularında aralarında bir fark yoktur. İkisi de bugünkü durumun yeterli olduğunu düşünüyor. Bu iki maddenin altında birçok madde sıralanabilir. Her madde üzerinde biraz düşünen, ikisinin tam bir görüş birliği içinde olduğunu görecektir.***Padişahlar, Türkiye için belli bir “eksik demokrasi” üzerinde görüş birliği içinde oldukları için bütün kavga ve tartışmalar “ihaleler”, siyasi yakınlarının “zenginleşmesi” gibi konular üzerindedir.Erdoğan ve Baykal’ın iki “adamı” çıkıp Kürt meselesini, 301’inci maddeyi, işkencede ölümleri, ekonomik krizin etkilerinin nasıl azaltılacağını tartışmıyor. Kavgalar hep ihale, ticari konularda siyasi nüfuz kullanılması üzerine.Padişahlar, kimsenin “gerçek” meseleleri konuşmasını da istemez, sevmez dolayısıyla CHP’nin içinde de AKP’nin içinde de kimse gerçek meseleler üzerine düşünmek ve bir şeyler üretmek zahmetine girmez.Padişahlar birbirlerini iyi anlarlar ve birinin yıkılmasının diğerinin de yıkılmasının yollarını açabileceğini bilir, kayıkçı kavgalarıyla durumlarını idare ederler.
CHP’nin ırkçı milletvekilinin evine gönderilmesi ve ırkçılığın ağır bir insanlık suçu olduğunun gösterilmesi gerektiğini savunmuştuk. Bu yazı üzerine gelen tepkiler, her tartışmanın aslında ne kadar hayırlı olduğunu, her tartışmanın insanları düşünmeye yönlendirdiğini gösteriyor.Tartışmak, karşı görüşü dinlemek yerine küfür ve hakaret etmeyi tercih edenleri de anlamak gerekiyor.Dünkü okur tepkilerinden biri diğerlerinden farklıydı. Bu okurumuz, CHP’li milletvekilini savunmuyor ama şöyle bir soru soruyor: “Eve gitmesi, gönderilmesi gereken tek siyasi o mudur, diğerleri ne olacak?” Bu soru üzerine biraz düşününce ortaya ilginç bir liste çıkıyor. Örneğin hâlâ kendisini savunmak için sürekli ekranlara çıkan Ankara Belediye Başkanı Gökçek yerinde kalmalı mıdır?***Gökçek ile Kılıçdaroğlu’nun Uğur Dündar yönetimindeki tartışmasını düşününce de aklımıza eski bir hikâye geliyor. 70’li yıllarda tek televizyon kanalı olan TRT gelişmeye çalışırken tartışma programlarına yer vermeye başlamıştı. O sırada bir gazete patronu, böyle bir program için kendisinden izin isteyen çalışanına “televizyon gazeteye benzemez, seni herkes başka türlü tanıyor, eğer ekrana çıkarsan gerçek seni görürler, onlar da üzülür sen de” demiş... Bu söylenti gazeteci çevrelerinde anlatılıp durur.Gökçek evine giderse Maliye Bakanı Unakıtan neden gitmesin? Sürekli olarak ve ailecek ticari faaliyetlere yoğunlaşmış olan bir bakanın bırakın Batı demokrasilerini, birçok az gelişmiş ülkede bile yerinde kalması düşünülemez. O bakan koltuğunu bırakır, gider istediği gibi ticaret yapar. Zaten halkın tepkisi onu buna zorlar.***Buradan Başbakan’ın oğlu ve damadı meselesine geçmek gerekiyor. İnsan başbakan ise, Türkiye gibi bir ülkenin başbakanı ise ticaret yapmak isteyen oğluna iki çift söz söylemez mi? Söylemezmiş.Damat meselesini de unutmayalım. Damadın başında bulunduğu şirkete ülkenin ikinci büyük medya grubu satıldı, üstelik Başbakan bu satışı “pahalı” oldu diye beğenmedi ve ilgili bağımsız kurumun bürokratını azarladı.CHP’li milletvekili ırkçılık suçundan gitsin, diğerleri de gitsin, siyaset gerçekten temizlensin. CHP Genel Başkanı da partisini küçülttüğü, ülkede solu güdükleştirdiği için gitsin.Hepsi gitsin. Hepsinin birlikte gitmesi de gerekmiyor, tek tek gitsinler ve bu ülke biraz nefes alsın, kaybettiği değerlerini tekrar hatırlasın.
Atatürk’ün düşünce ve icraatında ırkçılık yoktur. Her türlü sol düşüncede de ırkçılık insanlık suçu olarak görülür. Sadece ırkçılık değil her türlü ayrımcılık uzun süredir çağdaş toplumlarda suç olarak görülüyor.Biz henüz o kadar ileri gidebilmiş değiliz. Bunun en vahim örneği, bir miletvekilinin işlediği suçtan utanmak bir yana, övünmeye devam etmesidir.Bu şahsın adı Canan Arıtman. Kendisi, Atatürkçü, sol ve sosyal demokrat olduğunu iddia eden CHP’den milletvekili olmuştur. 1915 olayıyla ilgili olarak başlatılmış olan imza kampanyası hakkında Cumhurbaşkanı Gül’ün söylediği “Türkiye demokratik bir ülkedir, her şey tartışılabilir” sözüne kızmış ve Gül’ün büyükannesinin Ermeni olduğunu söylemiştir.Bu davranış ilkel toplumlar dışında dünyanın her yerinde en kaba ırkçılık, ayrımcılık suçu olarak görülür. Böyle bir suçu işleyen ancak “özür” dileyebilir. Ama ırkçılığın insanlığa yaşattığı felaketleri bilenler, başkalarının da bu suçu işlememesi için özür kabul etmezler ve bu suçu işleyen şahıs siyasetten kovulur.***CHP’li Milletvekili Arıtman’a tek desteğin yine aynı partiden bir başka vekil, üstelik kendisini solcu, hatta sosyalist olarak gören ve gösteren Kemal Anadol’dan gelmiş olması durumu daha da vahimleştiriyor.CHP Atatürkçü bir parti değildir, Atatürk’ü kullanan bir partidir. CHP sol ve sosyal demokrat bir parti değildir. Çünkü dünyanın her yerinde sol bir parti mensubu ırkçılık suçu işlerse önce o partinin mensupları tepki gösterir ve bu şahıs o partiden atılır, evine gönderilir,Bu ırkçı milletvekili hâlâ övünürken, kendisinin çok geniş destek aldığını söylemiş. Bu şahıs sokağa çıksın, “idam cezası tekrar konulsun” desin yine destek alır. En kabasından sokak faşizmini kışkırtmak kolaydır, bunu yapan siyasi partiler de vardır, ama bunu yapamayacak olan, sol ve sosyal demokrat partiler, siyasilerdir.Irkçılık insanlık ayıbıdır, suçudur. Bu suçu işleyen bir mensubunu kovmayan bir siyasi parti kendisini Atatürkçü, sol, sosyal demokrat diye niteleyemez.Eğer CHP bu milletvekilini hemen kovmazsa suça ortak olmuş ve o üç sıfatın hiçbirini ağzına almayı da hak etmiyor demektir.
Yugoslavya’nın efsanevi lideri Mareşal Tito uzun zaman önce Sovyet blokundan ayrılmıştı, “bağlantısız ülkeler”i bir araya getirerek Amerikan-Sovyet dengesinin dışında bir güç yaratmaya çalışıyordu. Dünyanın en prestijli liderlerinden biriydi.Sovyetler Birliği tarzı bir komünist uygulamadan farklı bir seçenek yaratmak isteyen Yugoslav liderler “özyönetim” (autogestion) adını verdikleri, çalışanların üretim sürecine ve yönetime katılmalarına dayanan bir sistemi oturtmaya çalışıyorlardı.Ecevit, bu sistemle ilgilenmişti ve yerinde görmek, bilgi almak istiyordu. Cumhuriyet, dış haberler muhabiri olarak bu geziyi izlemek üzere beni görevlendirdi.Bülent Bey’in yanında tabii ki Rahşan Hanım vardı, ayrıca CHP senatörü olan emekli orgeneral Muhsin Batur da geziye katılıyordu.Yugoslavlar özyönetimle ilgili olarak çok bilgi verdiler, birçok toplantı yapıldı, Ecevit de bütün bunları ilgiyle izledi.Sonra sıra Mareşal Tito’yu ziyarete geldi. Aslında gezinin başında böyle bir görüşme olacağı söylenmemişti, belki Tito Ecevit’i merak etmişti ve ziyaret programa konulmuştu.Belgrad başkanlık sarayında, görüşmenin yapılacağı salonun kapısında bekliyorduk. Tabii ki gazetecilerin içeri girmeleri söz konusu değildi, biz (o zaman bu kadar çok gazete olmadığı için sadece üç kişiydik) kapıda bekleyecektik. O sırada Tito ile Ecevit arasında tercümanlık yapacak olan görevli geldi, tanıştık. Orada bekleşirken tercümana nereli olduğunu sordum “Manastır” dedi. Pırlepe’yi bilip bilmediğini sordum, “tabii iyi bilirim” dedi. Sonra dedemin adını söyledim, adını duymuş olup olmadığını sordum. Birden heyecanlandı, beni inceledi ve “Sen Kemal’in oğlusun” dedi, ben başımı salladım bana sarıldı ve babamla lisede sınıf arkadaşı olduklarını anlattı.Efsane ile yan yana oturdumBiraz sonra içeri girme anı geldi, babamın arkadaşı çıkan tercüman, Rahşan Hanım’la Bülent Bey’i içeri aldıktan sonra ince bir çalımla beni de içeri itti ve kapıyı kapattı.Gösterilen yerlere oturduk. Ecevitler benim neden içerde olduğumu anlamamışlardı ama seslerini çıkarmadılar. Ben de heyecanla sessiz sessiz durdum.Biraz sonra Yirminci Yüzyıl’ın efsanelerinden Mareşal Tito içeri girdi. Ceketi ve kravatı yoktu, elinde Fidel Castro’nun kendisine sürekli gönderdiği kocaman bir puro vardı, purosunu yakmamıştı. El sıkmadı, başıyla selamladı, oturduk. Görüşme on dakika kadar sürdü. Bu arada Bülent Ecevit Türkiye ile ilgili bir şeyler anlattı, sonra karşılıklı olarak dünyanın durumuyla ilgili birkaç cümle söylediler. Ben bütün gençliğim ve gazetecilikteki acemiliğimle Tito’yu izliyordum. Böyle bir efsane ile yan yana oturduğuma inanamıyordum.Sonra görüşme aniden bitti, Tito yine başıyla selam verdi, ayrıldı. Biz dışarı çıkarken Bülent Bey beni durdurdu, neden içerde olduğuma ilişkin bir şey sormadı ama “Sayın Gönensin, biliyorsunuz bu özel bir görüşme, herhalde bir şey yazmayacaksınız” dedi.Ne diyebilirdim ki. “Kaç gazeteci Tito ile yan yana oturmuştur, ben de bunun havasını sonuna kadar yaparım” diyemedim, sadece “Tabii efendim” dedim. Tito ile geçirdiğim on dakikayı yazmadım. Özyönetimle ilgili öğrendiklerimi yazdım, ama Tito olayını yazıp hava atmam mümkün olmadı. Sonra babama bana torpil yapan tercümanı sordum, “Evet, bizim sınıftan üç komünist çıkmıştı o da o üçünden biriydi” dedi.O gezide acemi gözüyle bir şeyi daha fark etmiştim. Gittiğimiz bütün federe cumhuriyetler tümüyle farklı ülkelerdi. Ama Tito’nun ölümünden sonra birbirlerini kıyasıya öldüreceklerini düşünmek için de görünürde bir neden yoktu.Yazamadığım Tito’yu geçen 31 yıl boyunca anlatabildiğim herkese anlattım, ilk kez şimdi yazmış oldum.Anadolu’da sağlık, bereket ve mutluluk sembolü olan Şahmeran, Aynur Ocak’ın cam altı resimlerinde güzelliğini sergiliyor. Ankaralı sanatçı Aynur Ocak’ın geleneksel Türk sanatlarından cam altı resim çalışmaları, Nişantaşı’nda Cef Sanat Galerisi’nde sergilenmeye başlandı. Sergi, 3 Ocak’a kadar görülebilir. Tel: (0212) 240 51 51
Hızlı tarih okumalarıTarihe ilginin artmasında rahat okunan, bazen de “popüler” diye nitelenen kitapların çoğalmasının büyük katkısı oldu. Bu kitapların bazılarında görülen sadeleştirme ve basitleştirerek aktarma çabası da zaman zaman olayların eksik algılanmalarına yol açtı. Türkiye tarihinin bir bütün olarak öğrenilmesini sağlayan kitapların artması da bu açıdan önemlidir.İki Alman bilim adamının “Küçük Türkiye Tarihi”nde Çin Seddi’nden başlayıp 2002 yılına kadar bütün Türkiye tarihi, 400 küsur sayfaya sığdırılmış. Türklerin bu uzun ve büyük macerasını bir “hızlı” okumayla gözden geçirmek unuttuğumuz birçok olayı, bunların arasındaki bağlantıları hatırlamamızı sağlıyor.“Küçük Türkiye Tarihi”nde yok yok. Anlı-şanlı tarih sayfalarına meraklı olanların hoşuna gidecek olaylar da var, “kara” olaylar da var. Alman yazarlar her şeyi herhangi bir yorum yapmadan aktarmaya özen göstermişler.Ders kitapları “taraflıdır”, genellikle de “resmi” yorumların etkisi altındadır. Bu kitapta ne “resmi” bakış açıları ne de “muhalif” bakış açıları öne çıkarılmış.Tarihini bilmeyenlerin başına gelecekler hakkında birçok olumsuz söz edilmiştir. Biz de tarihimizi “gerçekten” öğrenme aşamasına kolay gelmedik. İlgimizi çeken dönem ve olayları anlayabilmek için de maceranın tümü hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor, “Küçük Türkiye Tarihi” de bunun için çok uygun bir kaynak.Kızıl Ordu’dan romanaBu Kızıl Ordu, Sovyetler’in Kızıl Ordu’su değil, 1970’li yıllarda Batı Almanya’da büyük terörist eylemlerle varolan Alman “Kızıl Ordu Fraksiyonu”. Örgüt, iki kurucusunun adlarıyla “Baader-Meinhof” çetesi olarak da bilinir.1968 gençlik isyanının bir uzantısı, radikal sol hareketlerin canlanması olmuş, bu yönelim birçok ülkede “devrimci terör” denilen eylemlerle zirveye çıkmıştı. Almanya ile birlikte İtalya en kanlı terör eylemlerinin alanı oldu. Fransa biraz daha geride kaldı. Onlara kıyasla Türkiye’deki “devrimci terör” bayağı masumane kaldı.Eva Demski’nin “Sözde Ölüm” romanının fonunda 1970’lerdeki Almanya ve “Baader-Meinhoff” örgütü var. Bu örgütle ilişkisi olduğu sanılan bir avukat ölü bulunur. Ölüm nedeni anlaşılamaz, ama ölüm nedeni araştırıldıkça da dönemin Almanya’sını belirleyen bir yapı ortaya çıkmaya başlar.Demski, romanında “polisiye” unsurları kullanıyor, okurun merakını hep canlı tutuyor. Ama “Sözde Ölüm” polisiyeden çok “siyasi” bir roman olarak nitelenebilir. 60’lı - 70’li yılların çalkantılarıyla ilgilenenlerin seveceği bir roman.Halaskâran-ı Zabitan’ın bir dönemiOsmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin sorusu “nasıl kurtuluruz”du, bu soruya açık bir cevap veren kesim de “asker”di. Halaskâran-ı Zabitan, yani “kurtarıcı subaylar,” imparatorluğun son dönemine de damgasını vurdu. Hatta imparatorluk onların elinde battı ama cumhuriyeti kuran kesimin başında da onlar vardı.“Ülkeyi kurtarma” geleneğinin son “başarılı” operasyonu aslında 27 Mayıs 1960 darbesi oldu. 9 Mart 1971 günü için planlanan darbe girişimi ise başarısız oldu. “Ülkeyi kurtarmak” için kendisini feda etmeye hazır “askeri gelenek” daha sonra başka parçalara ayrıldı. Ergenekon olayı da bu geleneğin aslında “faşizan” ucudur. 27 Mayıs 1960’tan sonra “ülkenin kurtuluşu için demokrasiyi feda etme” siyasetini önemli bir siyasi “ideoloji” haline getiren “Yön” ve “Devrim” dergilerinin, Doğan Avcıoğlu liderliğindeki çevreleriydi. “Asker-sivil aydın” deyimi ile bu “kurtarıcı öncüler” anlatılıyor ve demokrasi “cici” ya da “sandıksal” sıfatlarıyla aşağılanıyordu. Bu siyasi çizginin bir yanında Marksizm, diğer yanında Atatürk vardı. Ama o Atatürk, kalpaklı, “devrimci” Atatürk’tü.Gökhan Atılgan’ın “Yön-Devrim Hareketi” kitabı bu “kurtarıcı hareket”in belli bir dönemini inceliyor. Bu aydınlar geleneksel aydınlar mıydı yoksa devrimci miydiler? Bu hareket Marksist miydi, Kemalist miydi? Ya da her ikisi de değil miydi? Bu ve benzeri soruların cevapları daha bulunmuş değil. Eğer “Ergenekon’a nasıl gelindi” gibi bir sorunuz varsa, bu kitap belki o sorunun cevabını vermez ama cevaba çok yaklaştırır.
Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır seyahatinin sonrasında geldiği “ya sev ya terk et” tavrının ardından AKP’nin yerel seçimde bölgede alacağı oy oranı tartışmalı hale geldi.Bu gelişmelerden önce AKP’nin Diyarbakır dahil olmak üzere DTP’nin kalesi olan birçok ili zorlayabileceği tahmin ediliyordu.“Ya sev ya terk et”in etkileri açık olarak bilinmiyor.Ancak DTP’nin son gösterilerle yaptığı gövde gösterileri, bu partinin de yerel seçimlere asılacağını, AKP ile mücadele edeceğini gösterdi.Son manzaranın ve Başbakan’ın sinirli tavırlarının etkilerinin AKP’nin aleyhine olacağı da söylenebilir. Başka bir deyişle AKP, son gerilim öncesi girdiği “Güneydoğu’yu alacağız” havasından uzaklaşmış görünüyor.***Bölgedeki güç dengelerine bakıldığında DTP’nin bu seçimde de Kürt kökenli nüfusun ağırlıkta olduğu illerde birinci parti olması ve “kaleleri”ni koruması normal bir sonuç olacaktır.Ama... Evet burada bir “ama” var ve ama, DTP hakkındaki kapatma davasıyla ilgili. Seçim takvimi çalışmaya başlamıştır, DTP de diğer partiler gibi adaylarını Yüksek Seçim Kurulu’na bildirecektir.Eğer DTP hakkındaki dava listelerin kesinleşmesinden sonra sonuçlanır ve DTP kapatılırsa, bu partinin bütün adaylarının adaylıkları düşecektir. Aday gösterme süresinin tamamlanmış olması dolayısıyla DTP’nin genel seçimde yaptığı gibi bağımsız adaylar göstermesi de mümkün olmayacaktır.Eğer DTP bu şekilde seçim yarışından bertaraf edilirse, buna gösterilecek tepkiler de tahmin edilebilir. Ama sonuçta AKP bütün yöredeki belediyeleri kazanacaktır. Bölgede ne CHP ne de MHP vardır ve tepkiler ne olursa olsun AKP seçime Güneydoğu’da tek başına girmiş gibi olacaktır.***Yukarıdaki senaryonun, DTP’nin her ne pahasına olursa olsun siyaset sahnesinden çekilmesini isteyenlere de cazip geleceği açıktır.Senaryonun benimsenmesi, aynı zamanda, daha önce AKP’nin kapatılması için uğraşanların bu kez AKP ile birlikte DTP’nin kapatılması üzerine işbirliği yapmaları anlamına gelecektir.Bu koalisyon kimilerine şaşırtıcı gelebilir. Ama son dönemdeki siyasi gelişmelerin tümüne bakıldığı zaman hiç de şaşırtıcı değildir, çünkü şu anda temel meselelerde AKP ile CHP ve MHP arasında bir fark kalmadı gibi. Avrupa Birliği’ne mesafe konusunda üçü de aynı çizgide. Kürt meselesinde üçü de aynı tavırda, “ya sev ya terk et”te bir araya geldi. Hatta son günlerin çok konuşulan konusu Ermeni meselesinde de CHP’nin sözcüleri ile AKP’liler tümüyle aynı fikirde olduklarını her vesileyle gösteriyor.Tümüyle “sağa yatmış” bir siyasi sistemde, AKP’nin yerel seçimde DTP’yi bertaraf etme, hatta DTP’yi tümüyle bertaraf etme senaryosu üzerinde ittifak sağlamak zor olmayacaktır.Bu kadar ağır bir şekilde “sağa yatmış” bir sistemde üçlü, hatta “dörtlü” koalisyonun karşısında dengeyi sağlayacak bir “sol” seçenek ortaya çıkmadığı sürece “büyük koalisyon”un tümüyle “eksik demokrasi” de anlaşması da sürpriz olmayacaktır.
1915 Ermeni tehcirinin “dramatik” sonuçlarıyla ilgili olarak açılan “özür diliyorum” kampanyasına Tayyip Erdoğan da uzak kalamadı. “Soykırımı onlar yapmış ki özür diliyorlar” gibi basit bir laf oturtmanın dışında söylediği şu: Böyle konulara girip rahatımızı kaçırmayın...1915 olaylarını Türkiye daha yeni konuşmaya başladı. Tabii ki konuşmak için bilmek gerekiyor ve uzun yıllar bu mesele tarihin “bilinmezleri” arasında kaldı.Bu konuda gazetelerin dışında, internet ortamında da çok tartışma yapılıyor. Aslında tartışma da yapılmıyor, yaygın faaliyet, bu konuda “resmi savunma” dışında bir şeyler söyleyenlerin “hainlikle” suçlanması şeklinde sürüyor.Suçlayanların büyük çoğunluğunun konuyla ilgili olarak iki cümlenin ötesinde bir bilgi sahibi olmadıkları görülüyor. Ama buluştukları ortak nokta “benim atalarım yanlış bir şey yapmış olamaz” duygusudur. “Her milletin tarihinde kara dönemler olabilir ama benimkinde olamaz, benim tarihim yalnız şan ve şerefle doludur...” ***Her ulusun tarihinde her şey vardır. Bizim tarihimizde, çok yakın tarihimizde Kahramanmaraş katliamı vardır. Bu katliamı yapanlar Türklerdir. Çok yakın tarihimizde Sivas katliamı vardır, bunu yapanlar da Türklerdir. Yakın tarihimizde 12 Eylül vardır, insanlara işkence edenler de Türk’tü. 6-7 Eylül rezaleti vardır, bunu planlayan ve yaptıranlar ve de yapanlar da Türk’tü. Yalan bir “huzur” isteyenler bunların da bilinmesini istemezler.Bütün bunların gündeme gelmesine karşı gösterilen “huzurumuzu kaçırmayın” tepkisi bir savunma refleksinden ibarettir. İnsanların rahatının gerçekten kaçmaması için bütün bunların bilinmesi gerekir. Ve bilinmediği sürece de aynı rezaletler tekrarlanır durur.Tayyip Erdoğan’ın meseleye dalış üslubu da, daha çok otoriter dönemlerde görülen “sana ne” mantığının tekrarıdır.Evet, sen vatandaşsın sen tarihi öğrenmeye, bilmeye kalkıyorsun, yanlış yapıyorsun, sen “devlet büyükleri” nin sana söylediği kadarını bilmek dışında bir şey yapamazsın!Araştıramazsın, öğrenmeye kalkamazsın, kalkarsan “huzur kaçırırsın!” ***Onlar için “huzur” kimsenin konuşmaması, kimsenin düşünmemesi, “resmi” olanlar dışında bilgi sahibi olmaya kalkışmaması, kimsenin resmi bilgileri sorgulamamasıdır.Böyle bir “huzur” eskiden vardı, otoriter rejimlerde vardı. Bu “huzur” içinde toplumu yönettiklerini zannedenlerin hepsi de tarihin derinliklerine yuvarlanıp gitti.Yalan bir “huzur” içinde gözlerini kapayıp mümkün olduğu kadar az düşünerek yaşayıp gitmek var, bir de her şeyi bilmeye çalışmanın, konuşabilmenin, soru sorabilmenin “gerçek huzuru” var. Herkes istediği “huzur”u seçebilir.