Şaşkın ördek siyaseti

10 Aralık 2008

CHP’nin “son çare” olarak çarşafa sarılmasıyla bir garip tartışma yürüyüp gidiyor. Baykal’ın bu operasyonunu ciddiye alanlardan biri de MHP lideri Bahçeli oldu. Bahçeli, CHP’nin bu tavrıyla ABD’nin ılımlı İslam projesinin sol ayağı olduğunu söyledi.MHP, AKP’yi kapanma eşiğine getiren kamuda türbana özgürlük yolunu açma sürecini başlatmış bir siyasi partidir. MHP’nin siyasi çizgisinde sadece türban değil birçok dini referans bulunuyor. Ve partinin lideri CHP’yi “siyasi İslamın sol ayağı” olmakla suçladığı zaman MHP de “siyasi İslamın milliyetçi ayağı” olmuş oluyor.Bu durumda Türkiye’de her şey bitmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin “Türkiye Ilımlı İslam Cumhuriyeti” olmasına ramak kalmış demektir.***Durum tabii ki bu kadar vahim değil ama Ankara’nın siyaset erbabının her şeyi seçime endeksleme alışkanlığı yüzünden yine bütün kavramlar birbirine karışmış durumda.Önce çarşaf, türban ve baş örtüsü birbiriyle karıştırıldı. Buradaki başarı CHP’ye ait, çünkü AKP çevrelerinin daha önceki türbanla baş örtüsünü aynı şey olarak sunma çabası başarısız olmuştu. CHP işe en ucundan, çarşaftan dalınca AKP’nin ve siyasal İslam kökenli diğer siyasi partilerin yapamadığını yapmış oldu. AKP bu konuda da CHP’ye ne kadar teşekkür etse azdır.CHP’nin de aynı çizgiye girmesiyle AKP-MHP’nin türban serbestliğini üniversiteden başlatmasının önünde bir engel kalmamış oluyor. Anayasa Mahkemesi’nin daha önce iptal ettiği anayasa değişikliği başka bir şekille gündeme gelirse, CHP’nin artık mahkemeye götürme hakkı da kalmadığı için bu kez iş hallolabilir.***CHP son operasyonu, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye’ye biçtiği ılımlı İslam rolüyle ilgili bir komplonun içine girdiği için mi yapıyor?Bu komplo teorisi, ömrü küçük oyunlar ve oy hesaplarıyla geçen CHP yönetimine gerçekten büyük bir paye vermektedir. Çünkü gerçek şudur ki, CHP Genel Başkanı İstanbul’da başlamış bir faaliyetin üzerine atlamıştır ve bütün bu işler önümüzdeki yerel seçimde birkaç oy fazla alabilme hesabına dayanmaktadır.Şaşkın ördeğin suya dalışına benzer bir siyasi operasyondan ibaret bu konuyu büyük teoriler içine yerleştirmenin mantığı yoktur.

Devamını Oku

Ses bayrağımız

9 Aralık 2008

Netameli” bir konuya girdiğiniz zaman, okur tepkilerinin artması da doğaldır. Gazetede yazı yazan herkes de bu tepkileri dikkate alır. Ama konumuz bu değil. Konumuz Türkçe.Okur tepki ve yorumlarını okurken dikkatimi çeken bir şey var. En öfkeli, en sert tepkileri verenler Türkçesi en zayıf olanlar. On beş yirmi kelimeden ibaret notlardaki Türkçe zaafını “nereden görüyorsun” diyecek olanlara da cevap basit: Soru eklerinin ayrı yazılacağını ve de-da’ların hangi durumda ayrı yazılacağını bilmeyenler bu en “sert” okurlar. “De-da” ların ne zaman ayrı yazılacağını bilmeyen birisinin, dilini en alt düzeyde konuşan, yazan birisinin kendisini “milliyetçi” sanması da ayrı bir inceleme konusu.Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bence en unutulmaz dizesi “Türkçem benim ses bayrağım” dizesidir. “Ses bayrağımız”ın bu kadar aşağılara inmesinin sorumlularını sıralarsak ortaya kocaman bir liste çıkar.Dilini en doğru şekilde kullanması “mesleğinin birinci koşulu” olan ve kendilerine “gazeteci-yazar” unvanı verilmiş birçok kişinin de aslında iki yüz kelimelik bir dağarcıkla yazması ise bir meslek acısıdır.Sokaklarda sık sık gördüğümüz, belediyelerin ve siyasi parti ya da örgütlerin duyurularını ileten bez afişlerin en az yarısında Türkçe yanlışı bulunur. Beş-altı kelimelik bir duyurusunda iki Türkçe yanlışı bulunanların yapabilecekleri iş sayısı da ancak o kadar olacaktır.*** Günümüzde Türkçe “katliamı”nın sarsılmaz arenası da televizyonlar. Ekranda konuşan kendi alanında “uzman”lığı kabul edilmiş kişilerin Türkçesinin bozuk ve zayıf oluşunun ötesinde dizilerde de en alt eğitim düzeyindekilerce anlaşılmayı sağlamak beklentisiyle en basitinden ve bozuk bir Türkçe kullanılması, “katliam”ı tamamlıyor.Filmlerde sigara ve içki görüntülerinin üzerini buzlayarak insanların ahlakını korumaya çalışanların Türkçeye yapılanın asıl ciddi kötülük olduğunu anlamamaları da Türkçe kıyımının devam edeceğini gösteriyor.“Ses bayrağımızı” korumak, geliştirmek görevi herkese, en başta da eğitim sorumluluğunu taşıyan “devlet”e aittir.Bu görevin ihmali de vatan hainliği kapsamında görülmesi gereken bir suçtur. *****Günay’ın açıklamasıKültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, dünkü yazımızda kendisiyle ilgili bölüm için bir açıklama yaptı. Günay, bakan olarak yaptığı yurt gezilerinde gittiği ilin yöneticilerinin de bulunması gerektiğini söylüyor. Son gezisinde altı saat süren incelemeleri sırasında ilin bir yöneticisini hiç görmeyince nerede olduğunu sorduğunu, meselenin kamu görevlilerinin “sıraya dizilip karşılama yapması olmadığını” belirtiyor. Günay’ın sözüne güvendiğimiz için özür diliyoruz.

Devamını Oku

Alaturka hayatımızdan sahneler

8 Aralık 2008

Bayram sabahının gazetelerinde dört haber vardı ki, dördü de “alaturka köylülük” halimizi anlatıyordu.Birinci haber Konya’dan. Beş ay önce, kaçak Kuran kursu bulunduğu söylenen gecekondu binanın yıkılması sonucu 15 kız çocuğunun ölmesiyle ilgili soruşturma tamamlanmış.Sonuç: Binada kaçak Kuran kursu olduğu tespit edilememiş.Kurs olduğunu tespit edemeyenler, ölen 15 kız çocuğunun gecenin bir vaktinde o binada ne aradığını herhalde tespit etmişlerdir.Bu olayın ardındaki gerçek şudur: Kimse kaçak Kuran kursu dolayısıyla bir ceza vermek istemiyor, o yüzden yalan söyleniyor.***İkinci haber polis ve kimlik sormakla ilgili: İstanbul’da bir alkollü sürücü polis kontrol noktasından “sıyrılmak isterken” görülür, polis aracı biraz ileride durdurur ve sürücü son günlerin modasına uyup polisten kimliğini göstermesini ister. Sonuç: Çenede kırık, kafatasında ve burunda çatlak, tüm vücutta dayak morlukları.Üçüncü haber Kültür ve Turizm Bakanımız’la ilgili. Bakan, bayram dolayısıyla memleketi olan Ordu’ya gider. Ama karşılamayı eksik bulur, çünkü hacca gitmiş olan vali karşılamaya gelememiştir. Habere göre Bakanımız kızmış ve valinin vekilini azarlamıştır. Bizim siyasilerimiz neden bakan olmak ister, diye bir sorusu olanlar cevabını bu olayda bulabilirler. Kırmızı plakaların haşmeti, karşılama heyetlerinin kalabalığı vs.*** Dördüncü haber de İstanbul’dan. Genç bir avukat, kız arkadaşını evine bırakırken öper ve durumu gören ikisi sivil dört polis “ahlaksız herif” diyerek avukatın üzerine çullanır. Olaydan sonra polis, “kız arkadaşını dövüyordu müdahale edildi” diye açıklama yapar, avukat ise öyle bir durum olmadığında, öperek ayrıldığında ısrar eder. Hangisi doğru olabilir?Ve dördüncü haberden çıkan bir beşinci durum: Bu haberi veren gazete “avukat kimliğini göstermesine rağmen dayak atmaya çevredeki vatandaşlar da katıldı” ifadesini kullanmış. Yani bu kişi avukat değil mesleksiz, işsiz birisi olsaydı, hatta üzerinde hiç kimlik olmasaydı dayak yemesinin, çevredeki vatandaşların da dayağa katılmasının bir sakıncası olmayacaktı!Haberi böyle yazan böyle düşünüyor mu düşünmüyor mu bilemeyiz, ama ifade aynen öyle. Alaturkalığımız işte böyle içimizin bir yerinden çıkıveriyor.***Bütün bu olayların kahramanlarının sorunu eğitim mi?Konya’da gerçeği ifade etmeyen yetkililer, alkollü sürücüyü kimlik görmek istedi diye hastanelik eden polisler, kız arkadaşını öpeni döven ve çevre “halkının” da olaya katılmasına göz yuman polisler ve... Kültür ve Turizm Bakanı’nın...Ve gazetedeki haberi yazan, okuyan, sayfaya koyan arkadaşların sorunu eğitim mi, yoksa sorun daha derinlerde mi?

Devamını Oku

Özür dileme cesareti

7 Aralık 2008

1915’te ne oldu? Bu soruya üç cevap veriliyor. Ve bu üç cevap şöyle özetlenebilir:Birincisi, dünyada kabul görmüş olanı “soykırım”dır, ikincisi “insanlık faciası”dır, üçüncüsü de “bir şey olmamış hatta Ermeniler daha çok Müslüman öldürmüştür.” Üçüncü cevap basit bir savunma refleksiyle, genellikle de konuyla ilgili bilgisi zayıf, hatta Ermeni tehciri diye bir olay olduğunu da henüz şu yakınlarda duymuş olanlar tarafından veriliyor.Cevaplara gelmeden önce bir gerçeği daha kabul etmek gerekir. Çok yakın zamanlara kadar “Ermeni tehciri” konusu, bilenler için “konuşulmayan bir konu”ydu. Bilmeyenler ise zaten bilmiyorlardı. Tarih kitaplarında birkaç cümleyle anlatılan, Osmanlı İmparatorluğundaki milliyetçi ayaklanmalar arasında Ermeni örgütlerinin de yer aldığının ve Cemal Paşa’nın Tiflis’te, Talat Paşa’nın Berlin’de Ermeni komitacılar tarafından öldürüldüğünün ötesine geçmiyordu. 1970’li yıllarda ASALA örgütünün giriştiği terör eylemleri, 1915’te “bir şeyler olmuş” fikrini, olabilecek en olumsuz haliyle ortaya çıkardı. 60 yıl sonra kendisini gösteren bir “kan davası”nın masumların canlarını alması, olayın kendisini fazlasıyla geriye itti. Türkiye’de terörün yarattığı haklı tepkilerin olumsuz sonucu ise 1915 hakkında açık konuşamamak oldu.***Bu olayı tartışırken düşülecek en büyük yanlış, tehcir sırasında hayatını kaybeden Ermenilerle ilgili sayı tartışmasıdır. İsterse milliyetçi Ermenilerin iddia ettikleri gibi 1.5 milyon olsun, isterse bazı Türk tarihçilerin söyledikleri gibi 400 bin olsun, bu bir insanlık faciasıdır ve sayının büyük ya da küçük olması bunu değiştirmez.Tartışmalarda ortaya çıkan ikinci vahim yanlış da tehciri ve sonuçlarını milliyetçi Ermeni çetelerinin eylemleri dolayısıyla haklı gösterme çabasıdır. Bu çetelerin giriştikleri ayaklanma girişimleri, yaşlı genç, çoluk çocuk “yüz binlerce” insanın ağır koşullar altında yollara dökülmesi ve karşı karşıya kalacakları hayati sıkıntılar bilinerek tehcir edilmelerinin gerekçesi olarak da kullanılamaz.***1915 olaylarıyla ilgili olarak “özür diliyorum” metnini yazan ve imzalayanlar önemli bir cesaret göstermişlerdir. 1915’te olanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumluluğunda değildir, ama insanlar “bizim insanlarımız” hakkında vicdani sorumluluk duyabilir ve bunu da ifade edebilirler. “Aydın nedir?” diye soranlar için bu metin önemli bir örnektir.Aydın, genel kanaatlerden farklı olanı söyleyebilen, kendisine “dayatılmış” bilgileri sorgulayabilen ve her koşulda gerçekleri araştırma cesaretini gösterebilen kişidir. *** Bayramlar iyilik, güzellik, dostluk için vardır. Bütün okurlarımızın Kurban Bayramı kutlu olsun, sokaklarda kurban kanı da olmasın.

Devamını Oku

Çarşafa özgürlük

6 Aralık 2008

CHP’ye çarşaflı üye kaydıyla birlikte “Baykal ne kadar samimi” sorusu soruluyor. Samimiyete ilişkin bu sorunun bir devamı da var: Baykal çarşaf operasyonunun ardından üniversitede türbana yol açacak girişimlerde bulunacak mı?Bu, yerinde bir soru. Çünkü bugünkü çarşaf 50 yıl önce büyükannelerin giydiği çarşaf değil. Bugünkü çarşaf, günümüz dünyasında dini referanslara göre yaşama iradesinin en açık göstergesi. Çarşafın böyle bir “simge” olmadığını düşünen kişinin türban için de aynı şekilde düşünmesi kaçınılmazdır. “Çarşaf dini simge değil” diyen birisi aynı anda “türban dini simge” diyebiliyorsa bu, en basitinden vahim bir tutarsızlık olur.Çarşafa “özgürlük” isteyen Baykal, türbana da özgürlük istemek, bunun gereklerini yapmak zorundadır.***Burada başka bir soru daha ortaya çıkıyor. Baykal çarşafa özgürlük istiyor olabilir, ama düşünce özgürlüğü konusundaki kısıtlamalara da karşı çıkmıyor. Hrant Dink cinayeti ve daha onlarca siyasi cinayet Baykal’ın ilgi alanına girmiyor. Kürt meselesi de Baykal’ın ilgi alanına girmiyor. Ergenekon davası, silahlı eylemlerle demokrasinin rafa kaldırılmasının şartlarını hazırlamakla suçlanan insanlar giriyor ama 301’inci madde girmiyor.O zaman da “Baykal ne kadar samimi” sorusunu özgürlükler açısından sormanın bir anlamı kalmıyor. AKP’ye yakın yazarların söylediği gibi, Baykal samimiyetini türbana da “açılarak” göstermelidir. AKP de AKP’ye yakın yazarların birçoğu da “özgürlükleri” sadece türban, çarşaf meselesine indirgemiş durumda. Bu yüzden de Baykal ile anlaşmaları daha kolaylaşmış oluyor.***Türkiye’nin tek özgürlük meselesini türban olarak gören ve gösteren kesimle Baykal şu anda tam olarak anlaşmaya yaklaşmaktadır.Kendi partileri içinde bir fikir özgürlüğü ortamı yaratmayanların ülkeleri için özgürlük istemeleri de ayrı bir samimiyet tartışmasıdır.Baykal sonuçta, AKP ve siyasal İslam’ın görüşünü benimsemiş, ülkenin tek özgürlük sorununun çarşaf, türban gibi kılık sıkıntısı olduğunu kabul etmiştir.Ülkesi için Avrupa Birliği standartlarında bir demokrasiyi çok görenlerin çarşafa özgürlük mücadelesine girişmeleri gerçek bir samimiyet sorunu olarak hatırlanacaktır.Bu operasyon Baykal’a ve partisine bir seçim başarısı olarak dönmezse ne olacak?

Devamını Oku

İtiraf AKP’li adaydan

5 Aralık 2008

AKP’li Keçiören Belediye Başkanı, Ankara büyükşehir için neden aday olmak istediğini anlatırken açıkça bir itirafta bulundu. İtiraf çok netti: Belediye başkanlığı maaşıyla şu anda birçok belediye başkanının yaşadığı hayat yaşanamaz.Bu itiraf, alaturka siyasi hayatımızdaki “bal tutan parmağını yalar” sisteminin AKP için de geçerli olduğunun itirafıdır.Yolsuzluk kolay kanıtlanabilir bir durum değildir. Ama önemli olan vatandaşların izlenimidir. Siyasete girmeden önce mütevazı bir hayat yaşadığı bilinen bir kişinin çocukları en pahalı otomobillerle dolaşıyorsa, bunu görenlerin kanaat sahibi olmaları zor değildir.AKP’nin önümüzdeki yerel seçimde açıklamakta en fazla zorlanacağı konu budur. Yerel seçim kampanyaları da her zaman bu konunun işlenmesi için en elverişli ortam olmuştur.***Yirmi yıl öncesinden bir örnek hatırlayalım. 1987 seçimine Turgut Özal’ın ANAP’ı en güçlü halinde gitmiş ve yüzde 36’nın üzerinde bir oyla rahat bir çoğunluk sağlamıştı.Sonra bir şeyler oldu Özal’ın ailesiyle ilgili söylentiler ayyuka çıktı, ANAP’lı belediyeler hakkındaki iddialar çığ gibi büyümeye başladı. Aynı günlerde Özal önemli reformlar yapmaya devam ediyor, ekonomik gelişmenin somut sonuçları görünüyordu.Ama seçmen yolsuzluk meselesinde bir kanaate varmıştı ve genel seçimden iki yıl sonra yapılan yerel seçimde ANAP’ın oy oranı yüzde 24’ün altına düştü. Halkın ANAP’a desteğinin iki yıl içinde 12,5 puan düşmesi herkes için, ANAP için de diğer siyasi partiler için de tam bir sürpriz oldu. İstanbul’da Dalan’ın yıkılmasına, SHP’nin adayı Nurettin Sözen’in seçilmesine seçilen bile inanamıyordu. Ankara ve İzmir’de de aynı şey oldu. ***Olay hiç de karmaşık değildi. “Bal tutup parmağını yalayanlar” hakkında halk kesin bir karara varmış ve sorumlu bulduklarına faturayı kesmişti.AKP’li bir belediye başkanı ve Ankara büyükşehire aday olmak isteyen bir siyasinin itirafı AKP’nin bu seçim öncesindeki “yumuşak karnı”nı da tarif ediyor. Anlaşılan, AKP içinde de bu sorun konuşuluyor.Seçime daha iki buçuk aydan fazla bir süre var. Bu süre içinde AKP yayılan kanaatleri tersine çevirebilir mi? Bunu hep birlikte göreceğiz.

Devamını Oku

Devletin pasaport cezası

5 Aralık 2008

O sıralarda bir imkan doğdu, ABD’ye gidecektim. Ve pasaportumun süresini uzatmam gerekiyordu. Ama uzatma işlemlerinden sonra gerekli evraklar bir türlü bana gelemiyordu. Dönemin Basından Sorumlu Devlet Bakanı Mesut Yılmaz’a ulaştım...Son birkaç yıldır pasaport cezası gündemden çıktı. Eskiden vatandaşına güvenmeyen, her vatandaşının pasaport alır almaz ülkesine ihanet edip dışarıya kaçacağına inanmış olan devlet, pasaport cezası uygulardı. Her şeyiniz düzgün olmuş, fark etmezdi, pasaport almak zordu; aldınız diyelim, yasal olarak döviz almak daha da zordu.1983 yılının sonunda yapılan seçimleri Turgut Özal’ın ANAP’ı kazanmış, türlü dedikodulardan sonra Özal, hükümeti kurmuştu.O sıralarda bir imkân doğdu: ABD’ye gidecektim. İlk kez Amerika’yı görecektim, tabii heyecanlanmıştım.12 Eylül darbesinden önce süresi uzatılmış olan pasaportumun süresinin tekrar uzatılması gerekiyordu. Emniyetin ilgili bölümüne gerekli evraklar gitti. Aradan birkaç gün geçti, araştırdım; görevli kişi bir şeyler söyledi, yeni belgeler istedi. Sıkıyönetim nedeniyle onlar da fazla hassasiyet gösteriyor deyip bir sürü kâğıt daha yolladım.Bir süre daha geçti, yine aradım. Bu kez bizim pasaportun ve evrakların buharlaştığını öğrendim. Orayı aradık, burayı aradık. Her çaldığımız kapı başka bir adres gösteriyor, oradan oraya emniyetin bütün şubelerinde dolaştırıyorlardı. Günler geçti, seyahat zamanı yaklaştı. O kadar dolaştırmışlardı ki artık bir gün İstanbul Merkez Komutanı’nı bile aradım. Albay sabırla dinledi, “Kardeşim derdini anladım ama beni niye aradığını anlamadım, senin pasaportunla benim ne ilgim olabilir” dedi.“Pasaportunu vermeyeceğiz” diyen yoktu, sadece dolaştırıyorlardı. Sonunda gezinin arife gününe geldik.Meclis’te ANAP hükümetinin programı görüşülüyordu. Saat 16.00 sularıydı, günün tek televizyon kanalı olan TRT’den görüşmeleri canlı izliyordum. Üniversitede benden iki sınıf büyük olan Mesut Yılmaz basından sorumlu Devlet Bakanı olarak Bakanlar Kurulu sırasında oturuyordu.Birden son bir hamle denedim, Meclis’i aradım, nasıl başardıysam telefona getirttim. Heyecanla derdimi anlattım. Ne de olsa demokrasiye dönmüştük, o da basından sorumlu bakan olarak derdimi çözmeliydi.Mesut Yılmaz her zamanki sükûnetiyle dinledikten sonra “İstanbul’da görevli tanıdığım bir general var, onu bir arayayım, seni ararım” dedi.Saat 17.00’ye gelmişti, Emniyet’in pasaport şubesi de, ABD Konsolosluğu vize bölümü de bizim pasaportun macerasını bekliyordu.O sırada Mesut Yılmaz aradı, “Tamam, kâğıdın geliyor” dedi. Ne kâğıdı olduğunu bile sormadım. Beş dakika sonra Emniyet’ten aradılar. Birinci Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’nın “Yurt dışına çıkmamda sakınca olmadığına” ilişkin yazısı gelmişti. Altıya doğru pasaportum Amerikan Konsolosluğu’na verildi, yedide vizeyle birlikte elime ulaştı. Sabah 07.00 uçağına yetiştim.2002 seçimlerine iki gün kala, Başbakan Yardımcılığı’nın son günlerinde Mesut Yılmaz’a bu olayı hatırlattığımda “Son icraatım da pasaport almak oldu” dedi. Kürt siyasilerden Abdülmelik Fırat’a hasta olduğu halde pasaport verilmiyormuş, Mesut Yılmaz o gün onun işini halletmiş...Yaşasın RashômonDünya sinemasının büyük yönetmenlerinden Japon Akira Kurosawa’nın Altın Aslan ödüllü (Venedik F. F. 1951) ünlü filmi Rashômon’da bir cinayet, değişik tanıklar tarafından farklı şekillerde anlatılır. Her tanığın anlattığı, kendi açısından doğrudur. Burada anıları aktardıkça da her birinin bir “Rashômon” olayını tetiklediğini tecrübeyle öğreniyorum.İki hafta önce yayınlanan “Saltık Paşa’nın Çayları ve İçkileri” hikâyesinin ardından önce emekli albay Ferit Aydın aradı. Bizi Haydar Saltık’ın yanına alan Ferit albay o gün benim yanımda olan kişinin kesinlikle Cengiz Çandar olmadığını, Cumhuriyet’in yerel muhabiri olduğunu iddia etti. Ne dediysem kâr etmedi. Yalçın Bayer ise hafızasından beni tümüyle atmış, o gün Birinci Ordu karargâhına Cengiz Çandar’ı kendisinin götürdüğünü ve kapıda beklediğini söylüyor. Neyse ki Hasan Cemal’in 12 Eylül anılarını topladığı “Tank sesiyle Uyanmak” kitabında bu olay Cengiz Çandar’ın gözünden aktarılmıştı. Cengiz de kendi açısından olayı anlatırken, içeri alındığında “Saltık Paşa ile Okay’ın çay içip sohbet ettiklerini” söylemişti. Yaşasın Rashômon!

Devamını Oku

Ergenekon ve toprağını bırakanlar üzerine

5 Aralık 2008

Biri, son günlerde Türkiye’nin en ünlü kişisi Tuncay Güney ve Ergenekon dedikodularına ilgi duyanlar için iyi bir kaynak... Diğeri ise dünya çapındaki egemenlik savaşlarının bir alanı olan istihbarat savaşları içinde Türkiye’nin yerini araştıran, Ergenekon ve davası çerçevesinde yapılan birçok tartışmayı konu alıyor. En son kitabımız ise Doğu Anadolulu Serkis’in hikayesini anlatıyor. ‘Serkis’in zorla ülkesinden, topraklarından ayrılmak zorunda bırakılması iyi mi oldu, kötü mü?’ sorularının cevabını merak edenler için...Bugünün en ünlü kişisiyle ilgili iyi bir kaynakErgenekon sözcüğünün işitilmesinden bu yana Tuncay Güney diye bir isim ikide bir gündeme geliyor. Bu kişi Türkiye’deyken birkaç gazetede çalışmış; gazetelerin birinde idarede, birinde istihbaratta bulunmuş. Fethullah Hoca cemaatinin televizyonunda önemli kişi olmuş, falan filan. Ergenekon davasıyla ilgili soru işaretleri kolay giderilemeyecek. Ama konu Tuncay Güney olunca iş daha karmaşık bir hale geliyor. Bu kişi neden her yere girip çıkmış? Neden Ergenekon’a sızmış? Neden o kadar belge toplamış? Neden başka bir sebeple gözaltına alındığında elindeki bütün belge ve bilgileri polise vermiş?Bu sorulara kendisi de cevap vermiyor, ama işin asıl ilginç yanı, Ergenekon soruşturması ve davası sürecinde adı en çok geçen kişi olmasına rağmen, hiç kimse bu şahsa “Gel şunları bir de yargı önünde anlat” demiyor. Vural Ergül “Ergenekon’un Hahamı” adlı kitabında (Güncel Yayıncılık) Tuncay Güney’in bütün maceralarını anlatıyor. Bu şahıs için bu kadar sayfa okunur mu? Diyecek olan da haklıdır. Ama Tuncay Güney hakkında gazete sayfalarında çıkanlar bir araya toplandığında oradan bu kişi ve fonksiyonu hakkında bir şeyler çıkarmak da kolaylaşıyor.Kitapta yer alan isimlere ve olaylara bakıldığında Ergenekon-Susurluk bağlantısı hakkında da fikir sahibi olmak kolaylaşıyor.Tabii kitapta yer alan bilgi ve belgelerin ne kadarı doğrudur, ne kadarı “dezenformasyon” amacıyla ortaya sürülmüştü, bunu bilmeye imkân yok. Ergenekon’la ilgili dedikodulara ilgi duyanlar için Vural Ergül’ün “Ergenekon’un Hahamı” kitabı iyi bir kaynak.İstihbarat savaşları içinde Türkiye’nin yeriErgenekon deyince, bol dedikodu arasında büyük “komplo” teorileri de epeydir kafamıza doluşturuluyor. Ne kadarı sudan senaryodur, ne kadarı ciddidir, bunu bilmek olanaksız.Mahir Kaynak ile Ömer Lütfü Mete’nin konuşmalarından oluşan “Ergenekon, Darbecilerin Son Çırpınışları” (Y: Profil-Maviağaç) kitabı da dünya çapındaki egemenlik savaşlarının bir alanı olan istihbarat savaşları içinde Türkiye’nin yerini araştırıyor.Meselelere büyük komplo teorileri çerçevesinde bakıldığında “hiçbir şey çözümlenmez biz de ne doğru ne yalan öğrenemeyiz” noktasına kolayca varılır. Mahir Kaynak ile Ömer Lütfü Mete’nin konuşmalarında da bazen bu noktaya geliniyor ama, dünya çapında bir “savaş” tablosu çizildiğinde bizdeki sıkıntıları da yerli yerine oturtmak mümkün.Bu kitapta ve Ergenekon davası çerçevesinde yapılan birçok tartışmanın bir temel sorusu var: Askeri darbeler dönemi sona ermiş midir? Mahir Kaynak ve Ömer lütfü Mete için bu sorunun cevabı daha çok iyimser bir “evet” tir.Bu kitap da Ergenekon çevresindeki meselelere kafa yoranlar, bu meseleleri anlamaya çalışanlar için ilginç bir kaynak olabilir. Yine de tablo bazen o kadar büyüyor ki, asıl sorular ortadan kaybolabiliyor.Topraklarını bırakıp gittiler, iyi mi oldu?Bir bakan geçen 29 Ekim’de aşka geldi ve Türkiye’deki Müslüman olmayan azınlıkların gönderilmesi sayesinde “ulus devlet” kurulabildiğine ilişkin derin fikirlerini ortaya serdi.Onlar çoktular, bazı şehirlerde daha da çoktular, bu şehirlerin çoğunda Müslümanlarla yan yana barış içinde yaşadılar. Sonra Birinci Dünya Savaşı geldi. Milliyetçi ayaklanmalar başladı, ardından Osmanlı İmparatorluğu tarihe devredildi. Son çare olarak Ermenileri güneye, Arap ellerine göndermekten medet umulmuştu ama yine de koca imparatorluk ellerinde kaldı.Sonra İkinci Dünya Savaşı geldi, varlık vergisi geldi, 6-7 Eylül geldi, İsmet İnönü’nün Atina’yı sıkıştırmak uğruna bu kez Rumları kitle halinde göndermesi geldi. Her giden geride bir şeyler bıraktı. Doğduğu toprağı bıraktı. Evini bıraktı, tarihini bıraktı, anılarını bıraktı. Serkis, her şeye rağmen bu topraklardan, “vatanım” dediği Türkiye’den kopmamaya çalıştı. Ailesi dünyanın dört bir yanına dağıldı.Faruk Bildirici, Serkis’in hikâyesini “Serkis Bu Toprakları Sevmişti” (Doğan Kitap) kitabında aktarıyor.Bazıları “Hayır, 700 bin değil 400 bin kişi öldü” gibi şeyler söylerken o 400 bin kişiden her birinin insan olduğunu, her birinin anası babası, çocukları olduğunu unutuyorlar. Serkis Türkiyeli, Doğu Anadolulu. Gitmeseydi Türkiye daha kötü mü olurdu, yoksa daha güçlü mü olurdu? Serkis’in hikâyesini, Serkis’lerin hikâyelerini okuyup bu soruyu bir kez daha sormak gerekiyor. Hatta o malum bakana da çok kitap okutmak gerekiyor.

Devamını Oku