Devletin pasaport cezası

Yıl 1983... Turgut Özal’ın ANAP’ı seçimleri kazanmış, Özal hükümeti kurmuştu

Haberin Devamı

O sıralarda bir imkan doğdu, ABD’ye gidecektim. Ve pasaportumun süresini uzatmam gerekiyordu.
Ama uzatma işlemlerinden sonra gerekli evraklar bir türlü bana gelemiyordu. Dönemin Basından
Sorumlu Devlet Bakanı Mesut Yılmaz’a ulaştım...

Son birkaç yıldır pasaport cezası gündemden çıktı. Eskiden vatandaşına güvenmeyen, her vatandaşının pasaport alır almaz ülkesine ihanet edip dışarıya kaçacağına inanmış olan devlet, pasaport cezası uygulardı. Her şeyiniz düzgün olmuş, fark etmezdi, pasaport almak zordu; aldınız diyelim, yasal olarak döviz almak daha da zordu.
1983 yılının sonunda yapılan seçimleri Turgut Özal’ın ANAP’ı kazanmış, türlü dedikodulardan sonra Özal, hükümeti kurmuştu.
O sıralarda bir imkân doğdu: ABD’ye gidecektim. İlk kez Amerika’yı görecektim, tabii heyecanlanmıştım.
12 Eylül darbesinden önce süresi uzatılmış olan pasaportumun süresinin tekrar uzatılması gerekiyordu. Emniyetin ilgili bölümüne gerekli evraklar gitti. Aradan birkaç gün geçti, araştırdım; görevli kişi bir şeyler söyledi, yeni belgeler istedi. Sıkıyönetim nedeniyle onlar da fazla hassasiyet gösteriyor deyip bir sürü kâğıt daha yolladım.
Bir süre daha geçti, yine aradım. Bu kez bizim pasaportun ve evrakların buharlaştığını öğrendim. Orayı aradık, burayı aradık. Her çaldığımız kapı başka bir adres gösteriyor, oradan oraya emniyetin bütün şubelerinde dolaştırıyorlardı. Günler geçti, seyahat zamanı yaklaştı. O kadar dolaştırmışlardı ki artık bir gün İstanbul Merkez Komutanı’nı bile aradım. Albay sabırla dinledi, “Kardeşim derdini anladım ama beni niye aradığını anlamadım, senin pasaportunla benim ne ilgim olabilir” dedi.
“Pasaportunu vermeyeceğiz” diyen yoktu, sadece dolaştırıyorlardı. Sonunda gezinin arife gününe geldik.
Meclis’te ANAP hükümetinin programı görüşülüyordu. Saat 16.00 sularıydı, günün tek televizyon kanalı olan TRT’den görüşmeleri canlı izliyordum. Üniversitede benden iki sınıf büyük olan Mesut Yılmaz basından sorumlu Devlet Bakanı olarak Bakanlar Kurulu sırasında oturuyordu.
Birden son bir hamle denedim, Meclis’i aradım, nasıl başardıysam telefona getirttim. Heyecanla derdimi anlattım. Ne de olsa demokrasiye dönmüştük, o da basından sorumlu bakan olarak derdimi çözmeliydi.
Mesut Yılmaz her zamanki sükûnetiyle dinledikten sonra “İstanbul’da görevli tanıdığım bir general var, onu bir arayayım, seni ararım” dedi.
Saat 17.00’ye gelmişti, Emniyet’in pasaport şubesi de, ABD Konsolosluğu vize bölümü de bizim pasaportun macerasını bekliyordu.
O sırada Mesut Yılmaz aradı, “Tamam, kâğıdın geliyor” dedi. Ne kâğıdı olduğunu bile sormadım. Beş dakika sonra Emniyet’ten aradılar. Birinci Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’nın “Yurt dışına çıkmamda sakınca olmadığına” ilişkin yazısı gelmişti. Altıya doğru pasaportum Amerikan Konsolosluğu’na verildi, yedide vizeyle birlikte elime ulaştı. Sabah 07.00 uçağına yetiştim.
2002 seçimlerine iki gün kala, Başbakan Yardımcılığı’nın son günlerinde Mesut Yılmaz’a bu olayı hatırlattığımda “Son icraatım da pasaport almak oldu” dedi. Kürt siyasilerden Abdülmelik Fırat’a hasta olduğu halde pasaport verilmiyormuş, Mesut Yılmaz o gün onun işini halletmiş...


Yaşasın Rashômon

Dünya sinemasının büyük yönetmenlerinden Japon Akira Kurosawa’nın Altın Aslan ödüllü (Venedik F. F. 1951) ünlü filmi Rashômon’da bir cinayet, değişik tanıklar tarafından farklı şekillerde anlatılır. Her tanığın anlattığı, kendi açısından doğrudur.
Burada anıları aktardıkça da her birinin bir “Rashômon” olayını tetiklediğini tecrübeyle öğreniyorum.
İki hafta önce yayınlanan “Saltık Paşa’nın Çayları ve İçkileri” hikâyesinin ardından önce emekli albay Ferit Aydın aradı.
Bizi Haydar Saltık’ın yanına alan Ferit albay o gün benim yanımda olan kişinin kesinlikle Cengiz Çandar olmadığını, Cumhuriyet’in yerel muhabiri olduğunu iddia etti. Ne dediysem kâr etmedi. Yalçın Bayer ise hafızasından beni tümüyle atmış, o gün Birinci Ordu karargâhına Cengiz Çandar’ı kendisinin götürdüğünü ve kapıda beklediğini söylüyor. Neyse ki Hasan Cemal’in 12 Eylül anılarını topladığı “Tank sesiyle Uyanmak” kitabında bu olay Cengiz Çandar’ın gözünden aktarılmıştı. Cengiz de kendi açısından olayı anlatırken, içeri alındığında “Saltık Paşa ile Okay’ın çay içip sohbet ettiklerini” söylemişti. Yaşasın Rashômon!

DİĞER YENİ YAZILAR