Anlayamıyor

27 Kasım 2008

Önce şunu bilmek gerekiyor: Başbakanlık bütün gazeteler ve televizyonlar için ve de dünyanın her tarafında önemlidir başbakanlığı ve başbakanı izleme görevi verilen muhabirler dikkatle seçilir, deneyimi az olanlar asla tercih edilmez.Tayyip Erdoğan bu gazetecilik meselelerine ilgisini devam ettiriyor ama bilgisini geliştirmiyor ve adeta olayı anlamak istemiyor.Dün yine bir soru üzerine ayaküstü konuştu: “Arkadaşlar, muhabirler yalan yanlış haber yapıyorlarsa akreditasyonları iptal edilebilir. O medya organı veya grubu bir başkasını göndersin. Yalan yanlış haber yapanlarla biz yola devam edemeyiz. Bizim ölçümüz o. Yalan yanlış haber yapılmayacak.” ***Gazetecilikte “yalan haber” ile “yanlış haber” arasında büyük fark vardır. Tayyip Bey için açalım: “Yalan haber” doğru olmadığı bilinerek kasıtlı olarak yapılmış haberdir ve ağır bir gazetecilik suçudur. “Yanlış haber” ise her meslekte olabilecek bir durumdur, adı üzerinde, kasıt yoktur.Bir gazetecinin “yalan” ya da “yanlış” haber yazması durumunda ilgili kişi ya da kurum tabii ki o yayın organının yetkililerini arar, haberin neden yalan ya da yanlış olduğunu anlatır. Gazetenin yöneticileri ikna olursa haberin yalan ya da yanlışlığına göre bir düzeltme yaparlar, ilgili gazeteci de tabii ki farklı bir fatura öder. Bu durumun tekrarlanması halinde, ilgili kurum yine yayın organının yetkililerine durumu açıklar ve muhabirin değiştirilmesini isteyebilir. Sürekli yanlış yapması o muhabirin niteliğiyle ilgilidir, hiçbir yayın organı başbakanlıkta zayıf bir muhabir çalıştırmak istemez.***Yalan haberlerin tekrarı durumunda Başbakan ya da Başbakanlığın yasal yollara başvurma hakkı açıktır, bu hakkını istediği gibi kullanır.Ama 7 gazeteci birden “yalan yanlış haber yapmakla” suçlandığında Başbakan’ın durumu daha önem kazanır. Nitekim Erdoğan “yalan yanlış haber yapanlarla biz yola devam etmeyiz” sözüyle bu ruh halini anlatıyor. Başbakanlık’ta görevli gazetecilerle Başbakan’ın “aynı yolda olmak” gibi bir durumları yoktur, olamaz. Başbakan’la “aynı yolda” olacak olanlar partililerdir.Latif Demirci geçen hafta Hürriyet’in birinci sayfasında Başbakan’ın durumunu çok açık anlatmıştı. Söylemeye çalıştığımızı daha iyi anlatabilmek için bu harika karikatürü de burada tekrar yayımlıyoruz.

Devamını Oku

Seçmen artışı

26 Kasım 2008

Geçen seçimde, bir önceki tespitlerin yanlış olduğu açıklanmış ve seçmen sayısı daha az olarak açıklanmıştı. Şimdi yeniden tespit yapıldığı ve seçmen sayısının önümüzdeki yerel seçimde yaklaşık 6 milyon artacağı açıklandı.Oy kullanma hakkı olan vatandaşların sayısı bu şekilde azalıp arttığı zaman insanların soru sorması kaçınılmazdır. İlk soru da bellidir: Devletin ilgili kuruluşları neden ikide bir yanlış sayım yapıyor?Vatandaşlık numarası sistemine geçildi, eski usul, insanların eve kapatılıp nüfus sayımı yapılmasına da gerek kalmadı.Kırsal kesimde yeni doğan çocukları ebeveyninin kafasına göre nüfusa kaydettirmesi sistemi ise devam ediyor.Bazıları erkek çocukları askere erken ya da geç göndermek, bazıları kızları erken evlendirmek için, bazıları da devletle karşılaşmayı biraz olsun ertelemek için geç kayıt yaptırıyor. Ancak böylelerinin sayısının büyük ölçüde azaldığı düşünülüyor.***Daha önce birçok seçimde, iktidar partisinin örgütlediği kimilerinin birkaç kez oy kullandığı iddiaları gündeme gelmiş ama bunlar hep iddia olarak kalmış, kanıtlanmamıştır.İlk serbest seçimin yapıldığı 1946 yılından itibaren seçimlerde iktidar partileri hep suçlanmıştır. Kaybeden her parti “abartılı” itirazlarda bulunmuş, ancak hem itirazların çokluğu hem doğrulanan iddiaların azlığı insanların bu durumu kanıksamasına yol açmıştır.Önümüzdeki yerel seçimde seçmen sayısının önemli bir artış göstereceği konusunda bugünden bir iddiada bulunmak haksızlık olur. Ama yine de ilgili kurumlar bu konuda geriye dönük açıklama yapmalı, ortaya çıkabilecek kuşkuları, soruları en baştan gidermelidir.***AKP bundan önceki ikisi genel biri yerel üç seçime çok rahat koşullarda girdi. İlk kez Mart 2009 yerel seçimlerinde seçmene ciddi hesaplar vermek durumunda kalacaktır.Dolayısıyla bu seçimde AKP’nin alacağı oy miktarı, verilen hesabın halk tarafından nasıl görüldüğünü gösterecektir.Önümüzdeki yerel seçim bu açıdan yerel seçim olmanın ötesinde boyutlar taşıyor. Benzer bir durumu Turgut Özal’ın ANAP’ı da yaşamış, 1987 genel seçiminde birinci çıkan ANAP’ı seçmen 1989 genel seçiminde yüzde 21’e düşürmüştür.Türk seçmeni de sandıkta ceza vermeyi bilir ve hile yapmaya kalkandan da hiç hoşlanmaz.

Devamını Oku

Türkiye senaryoları

26 Kasım 2008

Son günlerde, Amerika kaynaklı değişik Türkiye senaryoları duyulmaya başlandı. Aralarında en “kaba” olanı, Türkiye’yi yine “ılımlı İslam” hattına koyan senaryo. Bunu yazanlar, Avrupa Birliği üyeliğinin gerçekleşmeyeceği, Türkiye’nin daha uzun süre “iki dünya arasında” kalacağı varsayımından yola çıkıyor.Onlara göre Türkiye’nin 2025 yılına kadar “Avrupa birliği standartlarına ulaşması ve tam üyeliği mümkün görünmüyor.” Aslında bu, Türkiye’nin “zayıf kalması” senaryosudur. Ve tabii Türkiye’nin iç dinamikleriyle ilgili karamsar unsurlara dayanıyor.***Amerika’nın meşhur CIA’inin üst düzey yöneticilerinden ve hem bölgeyi hem de Türkiye’yi iyi bilen analistlerden Graham Fuller daha farklı ve “iyimser” bir senaryoyu gündeme getirdi.Fuller şöyle diyor: “Türkiye Kürt sorunu tarafından rehin alınmış durumda. Mutsuz bir Diyarbakır Türkiye’yi bölgede güçsüz hale getirir ve Kürt sorununu manipüle etmek isteyen düşmanlarının yönelimlerine karşı daha savunmasız kılar. Bu, Türkiye’nin Irak, İran ve Suriye ile ilişkilerinde elini bağlayan bir unsur olur. Ancak mutlu bir Diyarbakır, Türkiye’nin dış siyasetinde kullanabileceği çok önemli bir araç olacaktır...Türkiye, kendi Kürt sorununu çözebilirse, bölgede daha güçlü olabilecek ve o zaman İran, Irak ve Suriye’nin kendi Kürt nüfuslarından korkması gerekecek. Çünkü o zaman Türkiye Kürt konusunda söz hakkını ele geçirecektir...” (Kaynak: Anka Ajansı)Fuller’ın senaryosu Amerika’dan gelen senaryolar arasında en “iyimser” olanı. Bu senaryonun içinde kuşkusuz AB unsuru da bulunuyor, çünkü “çözüm” dendiğinde “demokrasi” denilmiş oluyor.Türkiye’nin aslında bölgenin hem toplumsal hem ekonomik açıdan en büyük ülkesi olduğunu ABD görüyor, Avrupa ise bazen görüyor bazen unutuyor. ***Obama yönetiminin Washington’a getireceği yeni politikalar, Orta Doğu için yeni süreçlerin açılması anlamına geliyor.Fuller, kendi “iç temizliği”ni yapmış Türkiye’nin bölgenin en önemli, hatta belirleyici gücü olabileceğini çok açık söylüyor. Ankara, Fuller’ın getirdiği bakış açısını ıskalama konusunda bugüne kadar çok becerikli davrandı. Ama en basit deyişle artık “yumurta kapıya dayandı.” AKP hükümeti bu açıyı fark eder gibi yaptı, sonra hızla uzaklaştı. İşin kötüsü, Ankara’daki “diğer güçler” de hâlâ bu açıya uzak durmaya devam ediyor.Amerikan kaynaklı senaryolar iki seçenek gösteriyor: Ya ılımlı İslam’a sıkışmış yarım demokratik Türkiye ya da demokratik gelişimini tamamlamış ve en büyük sorununu çözmüş güçlü Türkiye.Seçmesi hiç de zor değil.

Devamını Oku

Teftişe kızma kendine kız

24 Kasım 2008

Avrupa Birliği’nden önümüzdeki hafta yeni bir “teftiş” grubunun geleceği açıklandı. “Teftiş” lafı elbette ki antipatik, kimse “teftiş edilmek” istemez.Teftişin kapsamı içinde karakolda, cezaevinde ölüm olayları, polisin “yoldan geçeni” vurması da var.Bu olayların son aylarda arttığı gerçektir. Ve bu tür olayların gelişmiş ülkelerde, Avrupa Birliği standartlarında ağır suç olarak görüldüğü de biliniyor. Ama biz bunları sıfırlamak bir yana, artıracak koşulları hazırlıyoruz.Bu “koşulları hazırlayan” esas unsurlardan biri “yasalar yüzünden suçlularla doğru dürüst mücadele edemiyoruz, elimiz kolumuz bağlı” diye sürekli şikâyet edilmesidir. Güvenlik güçleri bu tür mesajları yukarıdan aşağıya doğru çeşitli şekillerde alır ve zaman zaman “gereğini” yapar. İşte o zaman da karakolda, cezaevinde ölümler artar, polis işaretinde durmayan çocuk vurulur.Bu anlayışın hâlâ yaşayan devamı da bu olayların sanıklarının “korunması, kurtulması” ihtimalinin yüksekliğidir. Örneklerini tekrarlamaya gerek yok ve zaten örnekler o kadar çok ki sonuçta, caydırıcı olması gereken sistem tam tersine, “teşvik edici” bir görüntü kazanmış oluyor.***Avrupa Birliği heyetleri bunları teftiş edip konuştuğunda yine aynı zevattan “onlara ne oluyor, onlara ne” sesleri yükselecektir. Oysa hiddetlenen o zevatın görevi Avrupa Birliği ya da başka bir kurumun Türkiye’yi teftiş etmesini gerektiren koşulları ortadan kaldırmaktır. Bu koşullar mevcut olduğu için Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde en çok ceza alan ülkelerden biri olmaktan da kurtulamıyor.AKP hükümeti uzun süredir “reformlar”a boş vermiş görünüyor. İlk hükümeti döneminde bu hedef üzerinde yükselmiş olan bir iktidar partisindeki bu boş verme halini siyasi olarak açıklamak da zor.Boş verme hali içeriden de görülüyor, dışarıdan da görülüyor. Ve Avrupa Birliği bir kez daha AKP hükümetinin bu konudaki “irade” sini görmek istiyor.Ancak boş vermişliğin yanı sıra bir geriye gidiş halinin de ortaya çıkmış oluşunun ilk sonucu, Ankara’nın belli konularda itirazda bulunamamasıdır.Cezaevlerinde, karakollarda işkence sonucu ölümler olduğunda başka konularda başını dik tutmak zorlaşır. Avrupa Birliği ile ilişkilerde dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta da budur.

Devamını Oku

Erdoğan’ın iddiası

24 Kasım 2008

Tayyip Erdoğan Hindistan’dan büyük bir iddia ortaya atmış, partisinin seçimde ikinci parti olması durumunda “bırakıp gideceğini” söylemiş.Siyasette sadece “iddialı” olarak var olunabilir, “iddiası” olmayanın siyaset yapmasının bir anlamı yoktur.Ancak bizim alaturka siyaset anlayışı, yarattığı kavram karışıklıklarıyla bu “iddia” meselesini de kendisine uydurmuştur.En tepede siyaset yapanlar, parti genel başkanları, bir gün herhangi bir nedenle koltuğu bırakmak zorunda kaldığında partide başka bir görev almayı kendisine yediremez.Başka ülkelerde siyasetteki “iddia” kavramını doğru anlamış olan siyasetçilerse partilerinde görev almaya devam ederek deney ve birikimlerinin değerlendirilmesini sağlarlar. Bıraktıkları koltuğa başkaları geçtiğinde, partilerinin “iddia”sının sürmesi için çalışırlar.*** Türk usulü siyasette bazıları için siyaset “ya genel başkanlık ya ev” olunca lidere göre kurgulanmış partilerin hayatı da liderin başarısızlığıyla sönmeye mahkûm oluyor.AP-DYP Demirel’indi Demirel yukarı çıktı, DYP dibe vurdu. ANAP Turgut Özal’ındı, şimdi yok. DSP Ecevit’indi, şimdi varolma mücadelesinde.AKP de Erdoğan’ın partisi. Hayatı Erdoğan’ın siyasi hayatına göre seyredecek. Eğer siyasi iddiasını göstermek için söylediği söze uyar “partisi ikinci olduğunda eve giderse” AKP de onunla birlikte eve gider.AKP’nin kurultaylarında bir tek AKP’li çıkıp “Ben bu partiyi Erdoğan’dan daha iyi yönetirim” diyerek aday olmadı. Partililer de bu hayat sürecine razı, razı oldukları için de genel başkanı eleştirip yanlışlarını düzeltmesini sağlamak gibi bir dertleri yok.*** Tabii Erdoğan’ın bu kadar “iddialı” olmasının asıl nedeni şu anda muhalefette bulunan partilerin herhangi birinin iktidarı zorlayacak bir soluğu olmaması. Parti içinde eleştiren kimse yok, parti dışında iktidarını zorlayan bir muhalefet de yok.Tayyip Erdoğan çok partili dönemde seçimle iktidara gelmiş liderlerin en “rahat” olanıdır. En güçlü başbakanlar Demirel, Ecevit, Özal hiç bu kadar “rahat” olmamıştı.Erdoğan, rahata fazlasıyla alıştığı için en küçük bir eleştiriye bile tahammül edemiyor, her farklı sesi “düşman” olarak görüyor.

Devamını Oku

Türklüğe hakaret

22 Kasım 2008

Bitmez tükenmez bir “Türklüğe hakaret” meselemiz var. Ancak neyin “Türklüğe hakaret” olduğu konusunda görüş birliği sağlanamıyor. Çünkü “Türklük” tarifini yapmak kolay değil.“Türklüğe hakaret ettirmem” diyenlerin çoğunun aklındaki en büyük hakaret unsuru “Ermeni soykırımı” dır. Bu aslında bir korku konusudur ve bu korkuya göre 1915 Ermeni tehcirinin “soykırım” olduğunu düşünmek, söylemek “Türklüğe hakaret” oluyor. Çünkü “Soykırım” kötü bir şeydir ve Türkler böyle kötü bir şey yapmaz. Ama Ermeni tehciri kararını alanlar ve uygulayanlar “Türkler” ya da “Türklük” değildir, Osmanlı İmparatorluğu’nu bitirecek vahim yanlışları yapmış olan İttihat ve Terakki’nin asker ve sivil başlarıdır. Bu durumda “Talat Paşa aldığı kararla fiilen bir katildir” cümlesi söylendiğinde, burada katilliğin ne “Türklük” ile ne “Türkler” ile ilgisi vardır, o cümleye göre “katil” Talat Paşa’dır.Aziz Nesin’in meşhur cümlesi de yıllardır şu ya da bu şekilde tekrar ediliyor. Aziz Nesin “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” demişti. Yüzde 60 denildiğinde “bütün Türkler” ya da “Türklük” aptal olmuyor.***Bizdeki 301’inci maddenin benzerlerinin bütün ileri toplumlar tarafından kabul edilip uygulandığı doğrudur. Ama arada küçük bir fark var, o ülkelerde yürürlükte olan 301’inci maddeler sadece o ülkenin “çoğunluğuna” söz ettirmemeyi değil, her türlü “ırkçı” aşağılamayı önlemeyi hedeflemektedir.Örneğin Fransa’da biri kalkıp “Fransızlar hırsızdır” derse adama gülüp geçerler, ama “Çingeneler hırsızdır” diyenin başı bu ırkçılık maddeleriyle fena halde derde girer.Aslına bakılırsa bizim kullandığımız “Türklük” kelimesinin Fransızca, İngilizce, Almanca karşılığı da bulunmuyor. Ve maalesef buna yakın bir “Almanlık” kavramı sadece ırkçı dönemde geliştirilmeye çalışılmıştır.***“Türklüğe hakaret ettirmem” diyenler “hiçbir kişi ya da ulusa ırkçı ayırım yapılmasını kabul etmem” diyebiliyorsa durum değişir. Ama “beni sadece Türklük ilgilendirir” gibi bir sınır söz konusuysa, o sınır “başkalarına yapılan ırkçı aşağılamalar beni ilgilendirmez” anlamına gelir ve bu tavır da dünyanın her yerinde “ırkçılığı teşvik” olarak algılanır.Türk ulusunun tabii ki hiçbir şekilde hakaret görmemesi, aşağılanmaması gerekir.Yeter ki sadece Türk ulusunun değil bütün ulusların hakarete uğramasının, aşağılanmasının bugünün dünyasında bir “insanlık suçu” olduğunu görelim. O zaman zaten 301’inci maddelerle işimiz de olmayacak.

Devamını Oku

İki oğul, üç oğul, dört oğul...

21 Kasım 2008

Güngör ailesinin yaşadığı, binlerce sayfa yazıdan daha çok şey anlatıyor.İki oğuldan birinin adı Fevzi.Fevzi asker.Diğerinin adı Ferdi.Ferdi dağda.Ferdi’nin arkadaşları Fevzi’nin birliğine saldırıyor. Fevzi ölüyor, şehit töreniyle toprağa veriliyor.Ferdi dağda. Kardeşini öldüren arkadaşlarıyla birlikte dolaşıyor.Bu iki oğul, iki ayrı dünyanın değil, ikisi tek bir dünyanın, bizim de içinde yaşadığımız dünyanın iki parçası. Oğullardan biri vatandaşlık görevini yerine getiriyor.İkinci oğul kendisine bulduğu davanın uğruna dağlarda dolaşıyor.Fevzi toprağa düştü, ailesi ve Türkiye ağladı.Yarın Ferdi de toprağa düşecek, haberlerde adı “bir terörist” olarak geçecek, ailesi ağlayacak, arkadaşları ağlamayacak.Onun da öldüğünü biz belki duymayacağız bile.***Sadece iki oğul mu?Üç oğul, dört oğul, binlerce oğul, beyinsizler ve yüreksizler yüzünden toprağa girdi, girmeye devam edecek. Fevzi’ler de toprağa düşmeye devam edecek, Ferdi’ler de... Beyinsiz ve yüreksizler takımı ikisini de kurtarmak, ikisini de yaşatmak için bir şey yapmadan seyretmeye devam edecek.Hatta cenazelere gittiklerinde, tabutun içinde karşılarında duran genç insanın kendileri yüzünden oraya girdiğinin bile farkında olmayacak.Binlerce Fevzi gitti, diğer Fevzi’leri, Ferdi’yi ve diğer Ferdi’leri kurtarmak için hâlâ kıllarını kıpırdatmayanlar, beyinlerini çalıştırmayanlar, yüreklerini açamayanlar, durdukları yerde durmayı sürdürecek.Eğer birileri çıkıp “bütün oğullarımızı kurtaralım, yanlışı olmayanları suç işlememişleri affetmeyi bilelim” diyecek olursa ona kötü gözle bakmaya devam edilecek.***Ülkenin en yüksek tepesinde oturan kişi “Burada söyleyemeyeceğim şeyler de düşünüyorum” demiş. Demek ki o, beynini açmış ama hâlâ yüreğini açamamış...O ve diğerleri yüreklerini açmak için, kendilerinde yürek olduğunu göstermek için daha kaç oğulun gitmesini bekleyecekler...Asker Fevzi gitti, dağdaki Ferdi de gidecek, sonra diğer oğullar da gidecek ve biz hâlâ kollarımızı kavuşturmuş, üzüntülü gözlerle o tabutlara, iki oğlunu da kaybetmiş babalara, analara bakıyor olacağız.Ülkenin en tepesindekiler yüreğini açmaktan korktukça binlerce oğul daha gidecek...

Devamını Oku

Tombala vekiller

20 Kasım 2008

Bazı tartışmalar çıkış noktalarından uzaklaşıp başka hayırlara vesile olabiliyor. CHP’deki son “çarşaf” tartışması da öyle. Türbanlı, çarşaflı yeni üyelere Baykal’ın törenle rozet takmasını eleştiren milletvekillerine CHP İstanbul İl Başkanı “tombala vekiller” dedi.Bu sözden anladığımız, bazı vekillerin partideki çalışmaları ve katkıları dolayısıyla “yükselip” Meclis çatısı altına gelmedikleri, parti yönetimi tarafından “tesadüfen” seçilmiş olduklarıdır.Çalışmaları nedeniyle vekil olmadığını bilen bu vekiller de asli görevlerinin parti yönetiminin belirlediği şekilde parmak kaldırıp indirmek olduğunun bilincinde. Parti merkeziyle herhangi bir çatışmayı göze alamazlar, çünkü tekrar vekil olmaları yine merkezdeki aynı kişilerin kararına bağlıdır.CHP’deki çarşaf meselesinin, Baykal’ın çarşaflı kadınlara parti rozeti takmasının aslında İstanbul’un varoşlarında yapılan çalışmaların bir sonucu olduğunu CHP İstanbul İl Başkanı söylüyor. Bu doğru olabilir, CHP İstanbul İl örgütü partinin genel ataletinin dışında çalışmalar yapıyor olabilir. Ancak yine de koskoca CHP’nin birçok il ilçe merkezinin kapısının bazen günlerce açılmadığı da biliniyor.CHP İstanbul il örgütünün yaptığı çalışmanın belki ilk sonuçları da alınmış, değişik kesimlerden insanların partiye ilgi duymaları sağlanmış olabilir. Yine de bu durumun çok ileri bir aşamada olduğunu iddia etmek inandırıcı olmayacaktır.Hal böyleyken CHP Genel Başkanı için hemen büyük bir katılım töreni düzenlenmesi ve Baykal’ın türbanlı, çarşaflı kadınlara parti rozeti takması, aynı anda bir yerel yönetici adayının eşinin kapalı, kendisinin de tipik bir muhafazakâr olduğunun ve dini referanslarla yaşadığının açıklanması işin “gösteri” yanının ağır bastığını düşündürüyor.***Türk toplumu, hâlâ türbanın siyasal bir simge ve dini referanslara göre yaşama işareti olarak kullanılması sorununu aşmış değil. Çarşaf ise, onu giyim olarak seçmiş kişi ve yakınlarının dini referanslara çok daha fazla bağlı olduğunu gösterir. Bu giyim tarzının kadın açısından bir “tutsaklık” işareti olduğunu inkâr etmek için de fazla kafa karışıklığı gerekiyor.***CHP’nin çarşaf harekâtının sonuçlarını görmek için fazla beklemeyeceğiz. Parti açısından önemli bir engelin aşıldığını savunan CHP’liler de mart seçimlerinde iddialarının doğru olup olmadığını görecek. Muhafazakâr partilerin “oy deposu” olan yörelerde eğer CHP oy artışı sağlarsa bu CHP’lilerin iddialarının doğru olduğu anlaşılacak.Deniz Baykal’ın çarşaf gösterisi kendi başına bu iddianın vurgulanmasıdır. Ama diğer yandan CHP’nin bırakın muhafazakâr kesimde “gelişmesini” İzmir gibi bir şehri bile elinde tutmakta zorlanabileceğini bizzat CHP’liler söylüyor.Türk toplumunun çarşafı aşması, türban sıkıntısından kurtulması için daha çok zaman ve zihniyet değişimi gerekiyor. Baykal’ın rozet gösterisinin bu sürece gerçek bir katkısı olmayacak küçük bir faydacılık ürünü olduğu da belli.

Devamını Oku