CHP Genel Başkanı Baykal da, Erdoğan’ın “ya sev ya terk et” tavrına tepki gösterdi ve doğru bir saptama yaptı: “Sen Başbakansın, kimseye git diyemezsin. Bir sorun varsa senin görevin onu çözmektir...” Baykal bugüne kadar, hükümet ortağı oldukları ve başbakan yardımcısı gibi görevlerde bulunduğu dönemlerde de “sorun” ile ilgili herhangi bir çözüm girişiminde bulunmadı.Durmuş saatin günde iki kez doğruyu göstermesi misali, bu kez önemli bir uyarıda bulunmuş olması yine de faydalıdır.Baykal ve CHP de sorunun temellerine inmeksizin, bütün sorumluluğu askerin sırtına bırakan bir siyasetin izleyicileri arasındadır.***25 yılda birkaç kez “siyasi çözüm” fikrine yaklaşılmış olmasına rağmen her seferinde tekrar en başa dönülmesi bütün siyasi iktidarların suçudur.25 yıl içinde terör örgütü üçüncü kuşaktan da kadro bulabiliyorsa, burada da suç, ülkeyi yönetmeyi başaramayan siyasilerdedir.25 yılda 50 bin kayıp vermiş terör örgütünün, zaman zaman iddia edildiği gibi “belinin kırılamamış” olması üzerinde siyasiler düşünmek istemiyor.***PKK son olarak önemli bir güç gösterisinde bulundu, Başbakan’ın bazı Güneydoğu illerindeki gezilerini “zehir etti.” Yeni Amerikan yönetimi, eğer Obama ekibinin daha önce açıkladığı gibi Irak’tan askerlerini hızla çeker ve bölgede fiilen bağımsız üç ayrı oluşuma yol verirse Türkiye’nin “iç” sorunu olan “Kürt sorunu” başka bir düzlemde konuşulmaya başlanacaktır.Kürdistan, İsrail için düşman Arapların ortasında bir “ortak”, batılılar için Şiilerin arasında bir “güvence”, bir kısım için de “ahlaken varolması gereken” bir devlet olacaktır.Bu süreçte de dünya, Türkiye’nin içindeki Kürt sorunu ile, Kuzey Irak açısından daha fazla ilgilenecektir. Bu aşamada ABD ile Avrupa’nın ve Rusya’nın çıkış noktaları farklı olsa da ortak bakış açısı, Türkiye’nin “Kürt sorunu”nun Kuzey Irak’a zarar vermeden çözülmesi olacaktır.Bu sürecin adı “çözemezsen çözmeye gelirler”dir ve dünyanın çeşitli köşelerinde yaşanmıştır.Ankara ise hâlâ bu sürecin farkında değil.“Ya sev ya terk et” diye tepki göstermek, “ne haliniz varsa görün” kayıtsızlığının bir türüdür.AKP hükümeti de kendisinden önceki siyasi iktidarlardan farklı bir siyaset geliştiremedi, en kolay yolu tercih etti.AKP hükümetini gerçekten zorlayacak bir muhalefet baskısı yok, çünkü hepsi yine “askere bırakalım onlar düşünsün” noktasında birleşti.
Sokak kaşınmaya başlandığında en beklenmedik birileri da kaşımadan etkilenir ve içlerindeki kusabilirler. Tayyip Erdoğan’ın “ya sev ya terk et”li üslubu Milli Savunma Bakanı olan kişiyi de heyecana getirmiş ve o da içindekileri dökmüş.Söylediği şudur: Türkiye’nin milli devlet olabilmesi için Rumlar, Ermeniler, Yahudiler “gönderilmiş”tir.Bu kişi hızını alamamış, 1915 Ermeni tehcirinin de “faydalı” olduğunu söylemiştir.Türkiye’nin ulus devlet olma sürecinde azınlıklara yönelik ayrımcı hatta “ırkçı” icraatlar olmuştur. Ancak bu icraatların yanlışlığı zaman içinde ortaya çıkmış, Türkiye’nin renklerinin ve zenginliğinin çağ dışı korkularla zedelenmiş olmasının yarattığı sorunları da herkes, en azından gözü ve beyni olanlar görmüştür.Milli Savunma Bakanı olan şahıs, nerede, hangi zamanda yaşadığının herhalde farkında olmadığı için yakın geçmişimizin en azından sevimsiz icraatlarını övmekle kalmamış, Ermeni tehcirini bile “sahiplenmiş”tir.***1915 Ermeni tehciri, bütün politikalarıyla İmparatorluğu ölüme götüren İttihat ve Terakki’nin vahim bir ayıbıdır. Bu ayıbı, bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan hiç kimsenin taşımak gibi bir sorumluluğu yok. Ama Milli Savunma Bakanı bu korkunç olaya da sahip çıkarken aslında bütün Türk halkına zarar verdiğinin farkında değil. Bu sözlerinin soykırım tartışmalarında nasıl kullanılacağının bile farkında değil.Milli Savunma Bakanlığı koltuğunda oturan bu kişi sözlerinin nereye gideceğini düşünmemiş. Hatta Bulgaristan ile Jivkov döneminde yaşananları bile hatırlamıyor. Eğer Yunanistan’ı, Bulgaristan’ı hatta Irak’ı yönetenler de bu şahısla aynı kafada olup “alın Türkleri biz ulus devlet olacağız” deyip bu ülkelerde yaşayan bütün Türkleri göndermek isterlerse, bu şahsa göre haklı olacaklardır.Aynı şekilde Almanya’yı yönetenler “gerçekten bu Türkler bizim ulusal bütünlüğümüzü bozuyor, haydi gidin ülkenize” derse bu şahsın onları da haklı bulması gerekiyor.***Bu şahsın 93 yıl önceki Ermeni tehcirinin faydası hakkında söyledikleri üzerine aynı kafada biri çıkar “bakın tehcir ile Ermeni meselesini halletmişiz o zaman bu Kürt meselesini de tehcir ile halledebiliriz” diyebilir. Hatta “bizdeki Kürtleri Kuzey Irak’a yollayalım” diyen bile çıkar.Bu şahıs Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı’dır. Bu ülkede halen Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, levantenler yaşıyor. Bu sözler üzerine bütün o vatandaşların ne hissedecekleri de bakan unvanlı bu kişi için önemli değilmiş demek ki.Bu bakan hemen evine gitsin, doğru dürüst kitaplar alsın, kendisini geliştirmeye, 2008 yılında dünyanın ne olduğunu anlamaya çalışsın.
Nerede korku varsa orada tabu vardır. Tabu ille de “ulvi” bir varlık veya kavram ya da örneğin bir “olağanüstü insan” olacak değildir.Dokunulmaz, tartışılmaz hakkında düşünülmesi yasak olan ne varsa “tabu”dur.Türk toplumu, korkuları sürekli beslenerek “tabu”larla çevrelenmesi sağlanmış bir toplumdur.Fazla konuşandan, düşünenden, düşüncesini açıkça söyleyenden hazzedilmez, hatta korkulur.Bu yüzden Mustafa Kemal de hakkında düşünülmesi hiç istenmeyen bir “tabu”ya dönüştürülmeye çalışıldı.Ama Mustafa Kemal, insanlığı ileriye taşıyan, daha iyi ve gelişmiş bir toplumu hayal edebilen o ender öncü kişiliklerdendi. Ve öncü olduğu için “kafası kafasını zor taşıyan” insanlardandı.***Mustafa Kemal’in hedeflediği toplum ve dünya düşmanlıklar, tabular üzerine kurulu bir dünya değildi.Ezanı Türkçe okutacak kadar “tabu”lardan uzaktı.Korkulardan uzaktı, savaştığı Yunanistan ile barışmaktan çekinmedi.Misak-ı Milli sınırları içinde ilan ettiği bölgeleri bırakmaktan da korkmadı.Bugün Türk toplumunu çevreleyen korkuların ve tabuların yarattığı “aşağılık kompleksleri”ne karşı erken tedbirler almaya çalıştı.Türk toplumu, Mustafa Kemal’in değerini ve önemini, onunla ilgili çok daha fazla film yaptıkça, romanlar ürettikçe, boş nutuklardan kurtulup onu “öncü insan” yapan özelliklerini gerçek anlamda konuştukça daha iyi kavrayacaktır.***10 Kasım’ları zorunlu yas günü olarak geçirmek yerine Mustafa Kemal’i anlama günleri olarak değerlendirmek istemeyenler ona en büyük kötülüğü yaptı.20 kelimenin tekrarından ibaret nutukların milyonlarca kere atılması Mustafa Kemal’i bazı kesimler için uzağa taşıdı.Mustafa Kemal, korkularından, tabularından arınmış, gelişmiş bir toplumu hedeflemişti.Oysa kendisine ve toplumuna güveni eksik siyasiler, bu toplumu yönetebilmek için korku ve tabu inşasına hız verdi.Korkan toplumu daha kolay yöneteceğini düşünenler hâlâ köşeleri tutmuş durumda. Bu yüzden korkuları ve tabuları geride bırakmak kolay olmayacak, ama yine de alınan mesafelerin büyük oluşu, gelecek için ciddi umutlar veriyor.
Tayyip Erdoğan’ın son dönemdeki hal ve gidişini yorumlamaya çalışanlar iki benzetme yaptı.AKP’ye yakınlığını gizlememiş gazetecilerden Fehmi Koru’ya göre Erdoğan iktidara “Obama gibi geldi şimdi Bush oldu.” AKP’nin reform girişimlerine açık destek veren, bu partinin “gizli gündemi” olmadığını açıkça yazmış olan gazeteci Hasan Cemal de Erdoğan’ın son döneminde Tansu Çiller’e benzediğini söyledi.Gerçi Erdoğan bu benzetmeleri beğenmemiş Kanuni’ye benzetilmek istemiş. Ama biz gazeteci arkadaşlarımızın tespitlerine itibar edeceğiz.Her iki benzetme de makul, hatta ikisi de doğru. Erdoğan, Bush gibi bir “aşırı iktidar hastalığı”na yakalandı, Çiller gibi, hiçbir pusulası olmadan ülkeyi yönetmeye başladı.***Bush Amerikan basınını kendisine “düşman” gibi görmesine rağmen medya ile kavga etmemişti, Çiller ise medya ile “topyekûn” bir savaşa girişmişti.Erdoğan’ın son dönemini Turgut Özal’ın son dönemine benzetmek de mümkün. Özal da reform süreçlerini sürdürmek yerine kavgalara girişince oy desteği iyice azalmış, oy desteği azaldıkça da Özal yine basın ile savaşa girişmiştiÖzal’ın gelişinde, Çiller’in gelişinde, Erdoğan’ın gelişinde halkın beklentileri hep aynıydı. Amerikan halkı da Obama’dan aynı şeyi bekliyor.***İnsanlar kendilerini yönetenlerden hep aynı şeyi bekler: Hayat şartlarının düzelmesini, geleceğe iyimser bakabilecekleri ortamın yaratılmasını.Hayatlarını daraltan ne varsa onlardan da kurtulmak isterler. Halk bu yüzden “reformcu” olduğuna inandıklarına oy verir ve beklemeye başlar. Beklentileri gerçekleşmezse o iktidar sahiplerini dehşete düşürecek bir hızla da desteğini çeker.***AKP ilk seçimi yüzde 34 oranında oyla kazandı. İlk dönem politikalarını Avrupa Birliği reformları çerçevesinde oluşturdu. Bunun sonucu da ikinci seçimde aldığı yüzde 47 oy oldu. Halk AKP’nin reformlara devam edeceğine inanmıştı. Halk Kürt sorununu AKP’nin çözebileceğini düşünmüştü. Halk ekonomideki rahatlama ve gelişmenin devam edeceğine inanmıştı, ama işsizlikle ilgili bir şeyler yapılması gerektiğini de açıkça belirtiyordu.AKP ise ikinci iktidar döneminde sadece “savaşlar” açtı. Halkın kendisine “barış” için oy verdiğini unuttu.***Tayyip Erdoğan, Çiller’in nasıl halk tarafından emekli edildiğini, Özal’ın yüzde 20’ye inen oy desteğiyle nasıl paniklediğini herhalde hatırlıyordur. O zaman neden onların yaptığı yanlışları yapmakta ısrar ediyor?Amerikan toplumunun neden Obama’yı istediğini de göremiyorsa, zaten dönüşü olmayan bir yola girmiştir.
AKP kuruluşundan itibaren Kürt kökenli vatandaşları da temsil etmek için çaba gösterdi. Kürt kökenli siyasetçiler partide de hükümetlerde de önemli görevler aldı.Dengir Mir Mehmet Fırat, AKP’de Genel Başkan’ın ardından ikinci kişi konumuyla etkin bir siyasetçi oldu. Fırat’ın bu görevde bulunmasının, AKP’nin Kürt kökenli vatandaşlar arasında DTP’ninkine yakın bir ağırlığa sahip olmasında etkili olduğu düşünülebilir.*** Fırat, milletvekili ve parti yöneticisi olduğu sırada ticari faaliyetlere devam edişi hakkında ve nüfuz suiistimali yaptığına ilişkin iddialar karşısında tutarlı bir savunma yapamadı. Ancak bu tartışmanın en canlı olduğu sırada AKP ve Erdoğan, Fırat’a sahip çıktı, onu “harcamadı.” Fırat’ın dün Genel Başkan Yardımcılığı görevinden ayrılmasının bu tartışmayla ilgisi olduğuna inanmak kolay değildir.Bir diğer genel başkan yardımcısı olan Şaban Dişli de yine “iş” faaliyetleri ortaya çıkınca partisi tarafından kısa bir süre korunmuş, ancak o da partideki görevlerinden ayrılmak zorunda kalmıştı.Böyle durumlarda parti içinde farklı gruplardan farklı tepkiler ortaya çıkabilir. Kuşkusuz bazı AKP’liler “Dişli ayrıldı Fırat neden duruyor” tavrı almıştır.*** Fırat’ın son olarak bazı DTP’lilerle yemekte bir araya gelmesi de her türden “şahinler” tarafından eleştirilmişti. AKP’nin Kürt kökenli vekilleri ile DTP’lilerin bir diyalog sürecine girmeleri de bu görüşme sonrasında ortaya çıkan bir fikir olmuş, ancak yine “şahin” tepkiler bu girişimi durdurmuştu.Fırat, köklü bir Kürt ailesinin önemli isimlerindendir. Kuşkusuz ki Başbakan Erdoğan’ın son “ya sev ya terk et” sözlerinden rahatsız olmuştur. Bu çok doğaldır. Çünkü Erdoğan’ın sözleri DTP’yi aşan bir ağırlıktadır.Fırat’ın AKP yönetiminden ayrılmasını ya da ayrılmaya mecbur bırakılmasını geniş bir kitle “Kürtlerin AKP’den tasfiyesi” gibi görecektir. Bunun ilk sonucu da Güneydoğu’da DTP’nin elindeki büyük illerin belediyelerini almayı hedefleyen AKP yönetiminin hüsranı olacaktır.*** “Ya sev ya terk et” radikal milliyetçilerin sokağı “ısıtmak” için kullandıkları sloganlardan biridir ve “Kürt düşmanlığı” kokmaktadır.Fırat’ın AKP’nin en tepesindeki görevinden ayrılması, bu partide ciddi bir çözülmenin ilk işareti olarak görülebilir.Siyasi partilerde çözülme böyle bir kıvılcımla başlar, yangına dönüşür ve o partiyi tüketir.
Cumhurbaşkanı seçiminin ardından gerilimler en aşağı seviyelere indiği sırada yapılan araştırmalarda AKP oy desteğini artırmış görünüyordu. Bazılarında AKP’nin oy oranı yüzde 50’ye bile ulaşıyordu.Son yapılan araştırmalarda ise AKP’nin oy oranı yüzde 35’ler dolayında görünüyor. Bu 15 puanlık kaybı AKP’nin tepesi “bu millet için her şeyi yapıyorum yine de anlamıyorlar” diye görüyor olabilir.Ancak biraz olsun nesnel bakanlar, bu büyük destek kaybının nedenlerini kolayca teşhis edebilir.- Tayyip Erdoğan CHP yönetimiyle kıyasıya kavga ediyor. Tartışmıyor, kavga ediyor.CHP’nin son seçimde aldığı oy 7.5 milyona yakındır. Her seçmene bir çocuk eklersek 15 milyon kişi kendisini Başbakan’la kavgalı hissetmektedir.- Erdoğan DTP ile de kıyasıya kavga ediyor, bu partiyi eleştirmenin ötesinde oldukça ağır şekilde suçluyor.DTP son seçimde 2 milyona yakın oy almıştır. Her DTP’li seçmene iki çocuk eklenirse ulaşılacak sayı 6 milyondur.Sadece iki siyasi partiyle kavga etme şekli Başbakan’ı 20 milyon her yaştan Türk vatandaşı ile kavgalı hale getirmektedir.***- Başbakan medyanın büyük kesimiyle kavga çıkardı, çok ağır saldırılarda bulundu, sonra da sık sık laf “sokuşturma” faaliyetine devam etti.Başbakan’ın tartışmadığı, kavga ettiği, saldırdığı gazetelerin okuru günlük 15 milyon dolayındadır. Bu gazetelerle bağlantılı televizyon kanallarının günlük izleyici sayısı 25 milyonun üzerindedir. Başbakan’ın saldırıları ve boykot çağrısı sonrasında bu gazetelerin okur, TV kanallarının izleyici sayıları azalmamıştır.- Amerika’dan gelen mali krizle ilgili olarak Başbakan’ın ilk tepkisi “inşallah”lı “hamdolsun”lu oldu. Bu tavrının ekonomi dünyasında yarattığı kaygılar üzerine Erdoğan önce bankaları azarladı, son olarak da iş adamlarına “zula”lı bir saldırıda bulundu.Başbakan’ın kavga ettiği iş dünyası örgütlerinin 1.5 milyona yakın üyesi var. Bu her boydan 1.5 milyon müteşebbis, gelen krizden korkmakta ve hükümetin hareketsiz kalmasından tedirgin olmaktadır. Başbakan iş dünyasına saldırdığında aslında 1.5 milyon müteşebbisi yani aileleriyle birlikte 6 milyon kişiyi ve on milyonlarca çalışanı korkuttuğunun herhalde farkında değildir.***Erdoğan şimdi çevresine “oylarımız neden bu kadar hızla düşüyor” diye sorsun.
Medya geçtiğimiz günlerde iki “suç” işledi. Ama bunlar Başbakan’ın iddia ettiği suçlardan değil. Örneğin Başbakan medyanın geçen hafta, Van’daki kendi toplantısını daha küçük, gösterileri daha büyük vermesini eleştirmişti. Burada medyanın tercihi doğrudur. Çünkü asıl haber o gösterilerdi.Medya birinci suçu Hüseyin Üzmez olayında işledi. Suçun, büyük bölümü de televizyonlara ait. Birkaç televizyon kanalı arka arkaya Hüseyin Üzmez’i ekrana çıkardı. Bu şahıs, karşısındaki soru soranlardan daha hazırlıklı olduğu için kendisini rahatlıkla savundu. Hem de öyle savundu ki, zinayla ilgili dini referansları da yalan yanlış olsa bile ekranlarda milyonlarca kişiye anlatma imkânı buldu.* Herkesin söz hakkı olması ile suçlu ve hasta kişilerin ekranlarda abuk sabuk konuşması aynı şey değildir. Hüseyin Üzmez, küçük çocuğa cinsel taciz gibi ağır bir suçtan yargılanıyor. Böyle bir insanlık suçu işlemiş kişiyi ekrana çıkartmak, ona mikrofon uzatmak da gazetecilik değildir. Bu şahıs karşısındaki soru soranları alt etmekle kalmadı elli yıl önce işlediği suçla, gazeteci vurmasıyla da övündü.Yapılanın ne basın özgürlüğüyle, ne haber verme ve haber alma hakkıyla bir ilgisi vardır. Mesleğinin işlevini tam olarak kavramamış olmakla ilgili bir yanlıştan ibarettir.***Medyanın ikinci suçu da Başbakan Erdoğan’ın göstericilere pompalı tüfekle ateş eden şahsı haklı bulmasıyla ilgili.Erdoğan’ın hem etik açıdan hem yönetici zaafı açısından hem de hukuk açısından suç olan sözleri üzerine medyanın ağır bir görev ihmali oldu.* Başbakan “pompalı savunması”yla ilgili sözlerini akşamüstü saatlerinde söyledi. Ertesi günkü 11 gazetenin 7’sinin birinci sayfasında “pompalı” haberi yoktu. Bu 7 gazetenin 5’i AKP’ye yakın olarak bilinen gazetelerdir, diğer ikisi de Radikal ve Cumhuriyet gazeteleridir.“Pompalı” haberini Hürriyet manşetten duyurdu, ama bu sözün anlamını ve nereye gideceğini söylemedi. Vatan ve Taraf da haberi “soğuk” verdi. Milliyet ise haberin üst başlığında “Erdoğan’dan tartışma yaratacak sözler” ifadesini kullanarak “mahcup” bir yönlendirmeye gitti.***Pek imrendiğimiz Batı basınında, hangi ülkede olursa olsun, başbakan böyle bir söz sarfettiğinde, hangi eğilimde olursa olsun bütün medya bu sözün yanlışlığını, yol açabileceği korkunç sonuçları kamuoyuna duyurma ve uyarma görevini yerine getirir.Bizim medyamız bu görevini bir gün gecikmeyle ve zayıf bir şekilde yerine getirmeye çalıştı.Şu anda AKP’ye yakın duran ve kendisini “demokrat” olarak niteleyen yayın organlarında ikinci gün bile herhangi bir eleştiri ya da uyarının yer almaması ise onların suçunu katmerli hale getirdi.* “Ben demokratım” demekle demokrat olunmaz, demokratlığın kuralları yerine getirilerek demokrat olunur. Başbakan’ın pompalı savunmasını görmezden gelenler acaba yarın birileri göstericilere saldırdığında Başbakan’ı ve kendi yarım demokratlıklarını hatırlayacaklar mıdır?
Tayyip Erdoğan, başbakanlığın ne olduğunu bilmediğini, hukukun en temel kavramlarıyla ilişkisi olmadığını son “pompalı” sözüyle gösterdi.Radikal Kürt milliyetçileri ile radikal Türk milliyetçilerinin bu ülke için üzerinde birleştikleri senaryo, bir Türk-Kürt savaşı çıkartmaktır. Kürt milliyetçileri sokakların kan gölüne dönerek kendi ayrılık hedeflerini kolaylaştırmasını, radikal Türk milliyetçileri de bu kan gölünün her türlü demokratik umudu yok etmesini umuyor.* Tayyip Erdoğan ne manzarayı görebiliyor ne de bu ülkenin başbakanı olarak birinci görevinin her durumda kan dökülmesini önlemek olduğunun bilincinde.* Başbakan son Güneydoğu gezileri sırasında ortaya çıkan, DTP örgütlerinin başını çektiği şiddet gösterilerini tahlil etmekten de yoksun.Bu gösterileri “sokaktaki delikanlı ruhu” ile kendi şahsına yönelikmiş gibi algılayan bir kişinin başbakanlık yetkilerini kullanması bile sakıncalıdır.***Tayyip Erdoğan, İstanbul’daki gösteriler sırasında bir kişinin göstericilere pompalı tüfekle ateş açmasını yine aynı “sokak delikanlısı” üslubuyla “sabrın taşması” olarak nitelemiş ve haklı gördüğünü açıkça söylemiştir.Bundan sonra herhangi bir gösteri sırasında sıradan vatandaş mı yoksa “birilerinin hizmetkârı” mı olduğu bilinmeyecek kişiler göstericilerin üzerine ateş açar ve insanlar ölürse bunun sorumlusu bizzat Erdoğan’ın kendisi olacaktır.Demokratik hukuk devletlerinde hiçbir vatandaşın bizzat ceza vermesi asla söz konusu değildir. Herhangi bir nedenle mağdur olan vatandaşın hakkını, canını malını koruma görevi ve yetkisi sadece o devletin güvenlik güçlerine aittir.* Bunu bilmeyen Tayyip Erdoğan bu ülkenin canını en fazla yakacak olan senaryoya bu sözleriyle yol verdiğinin de farkında değil, çünkü “madem ki aynı topluluk onun Güneydoğu gezilerini zehir etmektedir, halkın onlara her şekilde tepki göstermesi mübahtır.” ***Herhangi bir kişinin üzerine ateş açmak her durumda ve koşulda suçtur, bu suçu haklı görmek ve alenen haklı göstermeye çalışmak da suçtur. Tayyip Erdoğan bu suçu işlemiştir.2008 yılında Türkiye’nin başında hukukun temel ilkelerinden habersiz, kendisini “her şeyi yapmaya muktedir” gibi gören, bütün ülkenin başbakanı olmanın sorumluluğunu bilmeyen, ülkeyi “sokak delikanlısı” gibi yönetebileceğini zanneden bir kişinin bulunması hem acıdır hem tehlikelidir.