Büyük Atlas

25 Ekim 2008

Kitabın adı, “Büyük Atlas/Prof. Faik Sabri Duran.” Yayınlayan Kanaat Yayınları, ama içerde Viyana’da basıldığı belirtiliyor. Baskı tarihi yok, fiyatı 20 lira. Milli Eğitim Bakanlığı’nca liseler için kabul edilmiş.O sıralarda “en büyük” atlas buydu, içinde en fazla harita olan, baskısı ve cildi en güzel olan atlas.Kapaktan sonraki sayfada sağ üst köşede bir isim var. Büyük Atlas’ın ilk sahibi adını yazmış, altına eklemiş: “6-B.” Sonra “6-B” başka bir kalemle silinmiş ve “7-A” yazılmış ve bu şekilde devam etmiş: 8-A... 9-B... 10-C... 11 Edebiyat...“11 Edebiyat” çizildikten sonra altına başka bir isim yazılmış. Soyadı aynı, ön ad farklı. O ismin altına da “1-A” yazılmış ve yukarıdaki gibi devam etmiş: 2-A... 3-A... 4-A... 5-Fen-A... 6-Fen-A...Bu Büyük Atlas iki çocuğa tam on üç yıl hizmet vermiş. Artık çok yorgun, cildi iyice yıpranmış, sayfaları dökülmek üzere. Arka kapağa soyadı aynı, ön adı farklı bir üçüncü kişi de kendisini eklemek istemiş. Birisi ön kapağa saçma bir resim çiziktirmiş...***İlk ismin ve “1-A” ibaresinin yazıldığı günün üzerinden 47 yıl geçmiş durumda. Bu 47 yılın 13’ünde iki çocuk büyüten Büyük Atlas bütün yorgunluğuna rağmen yine de yaşıtlarına göre oldukça dik duruyor.Büyük Atlas’ın belki hâlâ yaşamakta olan yüzlercesi vardır. Herhalde onlar da bu Büyük Atlas gibi 13 yıl hizmet vermiş olmanın gururunu taşıyordur. Ve onlara bakanlar da o günlerle bugünleri kıyaslıyordur.***Dünyaya gözünü Viyana’da açan Büyük Atlas İstanbul’a gelip ilk çocuğun eline geçtiği sırada bu ülke fakirdi. Ve Büyük Atlas, kıymetli kâğıdıyla da çok değerliydi. Ama o zamanlar zaten kâğıdın her türlüsü çok değerliydi.Günümüzde çocukların Büyük Atlas ve benzerlerine ihtiyacı yok. Hatta Büyük Atlas’ın haritalarının birçoğunun yanlış olduğu kanıtlandı, o haritalar yeniden çizildi. “Türkiye fiziki” ve “Türkiye idari” haritaları ise değişmedi, hâlâ aynı. Yalnız bugün, İstanbul ve Ankara’nın o sırada içinde gösterildikleri karelere sığması imkânsız. Tabii “Avrupa siyasi” ve “Asya siyasi” haritaları da çok değişti.***On üç yıl hizmetten sonra otuz altı yılını aynı kitaplıkta emekli olarak doldurmak, çöpe gitmemiş olmak bu Büyük Atlas’ın kaderiymiş. İnsanların kaderleri gibi kimileri daha yaşarken bile hiç kimseye faydası olmadan çöpe gidiverir, kimileri ise bizim Büyük Atlas gibi onur ve gururla kitaplığın başköşelerinden birini işgal etmeye devam eder.

Devamını Oku

Odak mı değil mi?

24 Ekim 2008

Anayasa Mahkemesi’nin AKP ile ilgili kararının gerekçesinin özetinden şöyle bir sonuç çıkıyor: AKP laiklik karşıtı faaliyetlerin “biraz” odağıdır...Odak mıdır, değil midir?Eğer odak ise, bugün geçerli Anayasa ve yasalara göre kapatılması gerekirdi. Eğer değilse para cezası neden verilmiştir?Bu karar AKP konusunda ikiye bölünmüş olan toplumun her iki tarafını da memnun edebilecek bir “çözüm” olarak bulunmuştu.AKP karşıtları bu kararla “laiklik karşıtı odak durumunun kanıtlandığı” söylemeye devam ediyor. Haklıdırlar.AKP’liler de bu kararla bazı “münferit” olaylar dışında AKP’nin aslında odak olmadığının belgelendiğini söylüyorlar. Onlar da haklı.***Gerekçeli kararda AKP’nin hükümet olarak Avrupa Birliği yolunda attığı adımlar, bazı yasalarda yapılan “ileri” nitelikteki düzenlemeler de lehte unsurlar olarak ele alınmış.Aslında AKP’nin farklı bir koalisyon niteliğinde olduğunu gerekçeli karar da tespit ediyor. Koalisyon kendisini değişik durumlarda açığa vuruyor. Buradan yola çıkarak AKP’nin “kimlik” sorunu yaşadığını savunanlar da var.***Bu tartışmanın ötesinde AKP’nin “demokrat” kimliğiyle ilgili soru işaretleri de son dönemde birbirini izliyor.AKP demokrasiyi özümsemiş bir parti midir? Bu soruya da yine iki ayrı cevap veriliyordu ama son dönemde kuşku unsurları arttı ve AKP’nin demokratik süreçte desteklenmesi gerektiğini düşünenlerde de ciddi tereddütler ortaya çıktı.Bu tereddütlerin önemli bir kaynağı AKP hükümetinin Avrupa Birliği konusunda tam bir hareketsizliğe girmiş olmasıdır.AKP’ye uzun süre “açık çek” vermiş olan çevrelerdeki tereddütlerin ikinci kaynağı da “Kürt sorunu” konusunda AKP’nin her türlü “sivil inisiyatif”ten uzaklaşarak geleneksel “devlet politikasının” içine çekilmiş olmasıdır.**** AKP irticai faaliyetlerin odağı mıdır değil midir? Bundan sonra gerçek anlamda dikkatli olacak mıdır yoksa sadece taktik bir geri çekilme içinde midir?* AKP demokratik süreci benimsemiş midir, demokratik gelişmeyi sürdürme bilincinde midir yoksa bu sürecin anlamını kavramamış bir “muhafazakâr koalisyon”dan mı ibarettir?Bu soruların cevaplarını önümüzdeki dönemde AKP kendi politika ve eylemleriyle verecek. Cevapların açık olarak gelmesi geciktikçe de bu parti ve kadroları hakkında, yerel seçimde ne kadar oy alırlarsa alsınlar, kuşkular devam edecek, hatta artacaktır.

Devamını Oku

Sulandırma başarısı

24 Ekim 2008

Ergenekon davası daha başlamadan, “sulandırma” faaliyetleri başarıya ulaştı. Şu anda karmaşık ve teknik hukuki konularla kafalar karıştırılmaya devam ediliyor.Bu dava, ülkenin yaşadığı karanlık yılların hesabının verilmesi davasıdır. Bu dava, “ülkeyi kurtarmak” adına askeri darbe ortamı yaratmak için tasarlanan yasa dışı ve silahlı faaliyetlerin davasıdır.Ama herkese konuşturulan konu, mahkeme salonunun küçüklüğü, avukat sayısının kısıtlanması...Dünya basınının izlediği bu davada salon sıkıntısının ortaya çıkması üzerine de düşünülmelidir. Bu davayla ve benzer davalarla ilgili olarak “devlet” cenahından gelen engelleme girişimleri biliniyor. O zaman “salon” konusunun da engellemelerin parçası olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor.Çıkıyor çünkü, bu dava çerçevesinde olduğu bilinen Hrant Dink cinayetinin katil zanlısına kahraman muamelesi yapan “devlet görevlisi” kişiler herhangi bir suçlamaya muhatap edilmedi.Mahkeme salonuyla ilgili bir başka konu daha var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, cezaevi mekânı kapsamında yapılan kimi yargılamalarla ilgili olarak aleniyet ve adil yargılama koşullarının gereğince yerine getirilmediği yolunda aldığı kararlar ortaya konuyor. O zaman yine sormak gerekiyor: Adalet Bakanlığı’nda bu yargılamanın sağlıklı yürütülmesinin şartlarını hazırlamakla yükümlü kişiler, davanın Silivri Cezaevi’nde görülmesine karar verenler AİHM’nin bu yoldaki kararlarını bilmiyorlar mıdır? Yoksa davanın baştan yaralanmasının şartı bilerek mi hazırlanmıştır?***Ergenekon davasını sulandırma faaliyetinde bulunanlar arasında örneğin Yassıada’da avukatlık yapmış eski bir siyasinin bulunması da ilginçtir. Bu siyasinin emanetçiliğini yaptığı Süleyman Demirel 12 Mart 1971’de, darbe şartlarının oluşturulması için solcu gençliğin daha çok kullanıldığı bir ortamda devrilmişti. Ama beterin beteri vardır. Eğer o yılın 9 Mart günü yapılması planlanan darbe gerçekleşseydi belki Demirel de Menderes’in kaderini paylaşacaktı.Süleyman Demirel 12 Eylül 1980’de çok sık şu cümleyi kullanırdı: “Ülkeyi önce ‘halaskâr zabitan’dan kurtarmak lazım...” Halaskâr zabitan “kurtarıcı subaylar” demektir.Demirel tekrar başbakan oldu, cumhurbaşkanı oldu. Emanetçisi de meclis başkanı oldu ikisi de 1960’ı, 1971’i, 1980’i unuttu gitti.***Burası Türkiye’dir, hapisaneden çıkanlar eğer başbakan ya da cumhurbaşkanı olurlarsa, eskiden bar bar bağırıp istedikleri demokrasiyi unuturlar. * Burası Türkiye’dir, sadece mevcut iktidarın karşısında olmak insanların her türlü ilkesini unutmasına yeter.* Burası Türkiye’dir, ülkenin en önemli siyasi davalarından biri böyle sulandırılır, olayın özü unutturulur.* Burası Türkiye’dir, “binlerce kişi öldürdüm” diyenler, bütün ülkenin gözü önünde sokakta dolaşır.* Burası Türkiye’dir, siyasi cinayet kurbanlarının cenazesinde gözyaşı döker gibi yapanlar cenaze çıkışında her şeyi unutur.* Burası Türkiye’dir, yüzlerce faili meçhul cinayet işlenir ve kimse “bunları kim öldürüyor” diye sormaz.* Burası Türkiye’dir, kimin gerçekten demokratik laik bir hukuk devleti, gerçekten “muasır medeniyet” istediği belli değildir.

Devamını Oku

Türbana son nokta

22 Ekim 2008

Gerekçeli kararda konunun esasına girilmesi nedeniyle eleştiriler başladı. Bunlara göre, Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliklerini görüşme yetkisi sadece şekil açısından mümkündür. Bu doğrudur. Ancak Anayasa Mahkemesi bu kararında “Anayasa’nın değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükmündeki “teklif daha edilemez” ifadesine dayanıyor.Bu hükmün amacı “laik düzende gedik açılmasını” engellemektir. Bu açıdan hukukçuların ikiye ayrılmış olmasının da fazla bir önemi yok. Anayasa Mahkemesi kararı, “türbanın yüksek öğrenimde serbest olmasına” ilişkin her girişimin Anayasa’nın değişmez hükümlerini çiğnediği ve “teklif dahi edilemeyeceği” kararını vermiştir.Bu kararla türbanın yüksek öğrenimde serbest kalması ihtimali tümüyle ortadan kaldırılmış oluyor.***Türban meselesinin, serbestlikle çözümlenmesi yolunun tümüyle kapatılmasının sorumlusu AKP ve onun genel başkanının yanlış politikası uzlaşma ortamı yaratmak yerine “zorlama”yı seçmiş olmasıdır.Yüksek öğrenimde türban yıllarca bir sorun olmamıştı. Hiç kimse bazı kız öğrencilerin türbanlı ya da başı kapalı oluşunu sorun olarak görmüyor, herkes birlikte oturuyor, birlikte okuyordu.Sorunu çıkartan, türbanı bir siyasi simge ve siyasi faaliyet alanı olarak kullanan siyasal İslamdır. Erbakan’ın partileri bu meseleyi bir “gençlik örgütlenmesi aracı” olarak kullanmış ve belli ölçüde başarılı olmuştur.Meseleyi bir siyasi mücadele aracı ve alanı olarak kullananlar, farklı görüşte olanların da meseleye siyasi açıdan bakmasına tepki gösteremez. Sen türbanı ve imam hatip okullarını bir siyasi mücadele ve egemenlik alanı olarak kullanacaksın, ama karşıdakine “sen buna toplumsal bir mesele ve hürriyet meselesi olarak bak” diyeceksin... Erbakangiller’in bu “hile” taktiği tutmamıştır.Türban meselesinin artık uzunca bir süre gündeme gelmemesi gerekiyor. Herhalde son zorlamanın mimarları da bunu anlamıştır ve gereğini yapacaklardır.*****Esasa dönüş başlasınErgenekon davasında sanıkların “avukatlığı”na soyunmuş çevreler iki gün boyunca duruşma salonu sıkıntısını bol bol kullandı. Bugün dava gerçekten başlayacak. Mahkeme heyetinin bir görevi de davanın esasını gizlemek isteyenlerin ellerinde bahane bırakmamaktır. Dava sürecinde olayın esasına ne kadar çabuk girilirse kamuoyundaki kuşkular da o kadar çabuk ortadan kalkar.Ergenekon davasının en sağlıklı şekilde yürümesi ve sonuçlanması Türkiye’nin en büyük demokrasi ve yargı sınavlarından biridir. Böyle bir davada hiçbir yanlışa ya da ihmale yer yoktur.

Devamını Oku

Seçim hazırlığı

22 Ekim 2008

Abdullah Öcalan’a kötü muamele edildiği iddiası üzerine birçok şehirde yapılan gösteriler amacına ulaştı, bölge yeniden gerildi.Anlaşılan, amaçlardan biri de Başbakan Erdoğan’a ve herkese “Diyarbakır bizimdir” mesajı vermekti, o da gerçekleşti. Başbakan gösterilerin kapladığı şehir merkezine hem zor ulaştı hem de şehirden çabuk ayrıldı.***Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliniyor. PKK sorunların demokratik yöntemlerle çözülmesini istemiyor, çünkü varlık nedeni ortadan kalkacak.CHP ve MHP de aynı tavırda ve PKK’nın varlık nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla ilgilenmiyorlar.Bu iki parti de ne Güneydoğu’yu ne de Kürt kökenli vatandaşları kendi siyaset alanları içinde görüyor. Bu tavırlarının milyonlarca insanı başka etkilere açık bırakıyor oluşu da umurlarında değil.AKP hükümeti ise daha önceki hükümetlerden farksız bir gel-git içinde davranıyor.***AKP kendi startejisinini ilk hedef olarak yerel seçimde başta Diyarbakır, Kürt vatandaşların yoğun olarak yaşadıkları merkezleri almak üzerine kurdu.Diyarbakır bu açıdan asıl “savaş” alanı ve PKK o yüzden Başbakan’ın şehre gelişi öncesinde bu gövde gösterisini sahneye koydu.AKP’nin Diyarbakır Belediye Başkanlığı’nı kazanması hem DTP hem de PKK açısından önemli bir yenilgi olacaktır ama böylelikle sorunların çözüm yoluna gireceğini düşünmek de büyük bir yanılgıya düşmek demektir. Bölge halkı belki beklediği hizmetler için AKP’ye oy verecektir, ama alacağı hizmetlerin asıl sıkıntıları gidermeyeceğinin bilincindedir.***Ankara, bugünkü ortamın giderilmesi için DTP’nin devreye sokulmasından, DTP yöneticilerinin de gerilimin giderilmesine katkıda bulunmaları için çaba gösterilmesinden korkmaya devam ediyor.Dağa çıkışların azaltılması, dağdakilerin inmesinin sağlanabilmesi için DTP’nin işbirliğine ihtiyaç vardır. Tepkilerin sokaklarda araç yakarak değil, şiddetten uzak siyasi gösterilerle ortaya konulması için de DTP’ye ihtiyaç vardır.PKK’nın “seçim taktiği”nin gerilimi artırmak üzerine kurulu olduğu anlaşıldı. O zaman da siyasetin yapması gereken, bu taktiğin boşa çıkarılması olmak zorundadır. PKK’nın gerilimi artırma politikasının arkasından sürüklenmek sadece bu örgütün ekmeğine yağ sürer.

Devamını Oku

Olayın esasını gizleme çabaları

20 Ekim 2008

Ergenekon davasının ilk günü ortaya çıkan keşmekeş, duruşma salonunun kötü hazırlanmış oluşu, olayın özünü gizlemek isteyenler tarafından kullanılmaya başlandı.Olayın özünü, esasını düşünmeden, görmeden bu davayla ilgili kanaat sahibi olmak zordur. Esası gözden kaçırırsanız da “tuvalette havlu yok”a gelir tıkanırsınız.Olayın esasında şu sorular var ve bu dava o sorulara cevap getirmek zorunda:* Abdi İpekçi neden öldürüldü? Katil olarak yakalanan kişi askeri cezaevinden nasıl ve kimler tarafından kaçırıldı?* 1978’de Kahramanmaraş’ta Alevi kıyımı nasıl ve kimler tarafından tezgâhlandı?* Hamit Fendoğlu’nu, o dönem için çok ileri bir teknoloji olan bombalı mektupla kim, neden öldürdü?Bunlar biraz eskide kalmış sorular olarak görülebilir, ama devamı mahiyetindeki soruları sorarak manzarayı biraz daha aydınlatabiliriz:* PKK’nın kuruluş sürecinde Abdullah Öcalan devletin resmi görevlileriyle hangi ilişkiler içindeydi, bu konuda Uğur Mumcu’nun devletin istihbarat raporlarına dayanarak yazdıkları doğru mudur?* Uğur Mumcu’nun Susurluk çetesiyle ilgili yazılarının ardından öldürülmesinin bu yazılarla bağlantısı var mıdır?* Uğur Mumcu cinayetinde kullanılan patlayıcı o sırada kimlerin elinde bulunuyordu?* Gazi Mahallesi olaylarını kim, hangi amaçla kışkırttı?* Ahmet Taner Kışlalı öldürülmeden önce onlarca yazardan farklı olmayan görüşler savunuyordu, neden ve kimler tarafından öldürüldü?* Daha sonra Hrant Dink cinayeti dolayısıyla adı duyulan bir asker kişinin Ahmet Taner Kışlalı cinayetinin hemen ardından olay mahallinde bulunması ve burayı yıkatıp temizletmesi de tesadüf müdür?* Susurluk çetesi tarafından kumarhane operasyonlarında toplanan paralar nerelerde kullanıldı?* Susurluk çetesi tarafından kaç kişi, kimin kararıyla öldürüldü?n Susurluk çetesinde adı geçen kişilerden bazılarının Ergenekon davası sanığı olması raslantı mıdır?* Ergenekon sanıklarından Muzaffer Tekin, soruşturmanın daha en başındayken neden intihara kalkıştı?**** Ergenekon davasının bazı sanıkları halen “vatan millet” nutukları atar ve yurt dışına çıkış yasaklarını kınarken, önemli sanıklardan ve biri emekli general olan ikisinin hâlâ yurt dışında bulunmalarının açıklaması nedir?* Ergenekon sanıklarında çıkan ve yüzlerce kişi hakkında tutulmuş raporlardan oluşan belgeler bu kişiler tarafından ne amaçla oluşturulmuştur? * Bu bilgiler içinde onlarca, yüzlerce kişinin ev adresinin bulunmasının anlamı nedir?* Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombaların Ergenekon sanıklarına ait mekânlarda bulunan el bombalarıyla aynı seriden olması tesadüf müdür?* Hrant Dink cinayeti nasıl örgütlenmiş, sanıklar nasıl korunmuş, cinayetle ilgili istihbaratlar nasıl gizlenmek istenmiştir?* Hrant Dink’i, öldürülmesinden önce tehdit edenler arasında Ergenekon sanıklarından bazılarının bulunması tesadüf müdür?* Danıştay baskınını gerçekleştiren şahsın Ergenekon’un lideri konumundaki kişilerin çevresinde bulunması tesadüf müdür?* Trabzon cinayeti, Hrant Dink cinayeti, Malatya kıyımı gibi olayların sanıklarının, hatta son ABD Başkonsolosluğu baskınında ölen gençlerin hep aynı gençlik örgütlenmesi içinde oluşu tesadüf müdür?***Bu sorular daha da çoğaltılabilir. Türk toplumunun uygar bir toplum olmasını, siyasi cinayetler döneminin geride bırakılmasını isteyen her Türk vatandaşı bu soruların cevaplarının verilmesini talep etmeli ve cevaplar ortaya çıkana kadar ısrar etmelidir.Olayın esası bu soruların içindedir, mahkeme salonunun küçüklüğünde ya da tuvalette havlu bulunmamasında değil...

Devamını Oku

Bir devri kapatma davası

20 Ekim 2008

Konu “Türkiye’nin kurtuluşu”dur. “Kurtuluş”un gerçekleşmesi için, ülkenin bölünmemesi ve irticanın eline düşmemesi için kafa yoranların bazıları, tek çözümü askeri müdahalelerde gördüler. Aralarında kendilerini sol olarak tanımlayanlar da vardı, milliyetçi olarak tanımlayanlar, hatta komünist olarak tanımlayanlar da vardı.Bunların ortak kanaati demokraside halkın “gerici” siyasetlerin kolayca etkisi altında kalması dolayısıyla hep gericileri desteklemesi ve ülkenin sürekli olarak irtica ve bölünme tehlikesi altında olmasıydı. O zaman çözüm de kendiliğinden ortaya çıkıyordu: Sandıkla uğraşmak yerine en güvenli yolu zorlamak.***Bugün başlayacak olan Ergenekon davasının tarihi özeti budur. Ülkeyi “vatan hainleri”nden, “bölücüler ve bölücüleri destekleyenler”den, “her türlü irtica”dan kurtarmak için çeşitli örgütlenmelere gidildi. Bazıları, irili ufaklı mafyalarla işbirliğine girdi, bazıları ise kendisi mafya oldu.Ülkeyi “irticadan, bölünmeden ve vatan hainlerinin verdiği zarardan” kurtarmak için “her yolun mübah” olduğunu düşünenler yarım yüzyılı aşkın bir süre var oldu.Bu düşüncenin en son şekli “iktidardaki irticaya karşı” solcuların, faşizan milliyetçilerin, hatta “anti-emperyalist” bazı İslamcıların işbirliğiyle mücadele edilmesiydi.Ülkenin kurtuluşu için “her yol mübah”ın hayattaki karşılıklarından birisi de siyasi cinayetlerdi. Abdi İpekçi’den başlayan, Uğur Mumcu’larla devam eden, Hrant Dink’e, Malatya katliamına, Danıştay saldırısına kadar uzanan cinayetler zincirinin bir kenarında Susurluk ortaya çıktı.***Bugün başlayacak olan Ergenekon davası bu uzun ve fazlasıyla kanlı bir sürecin son aşaması olabilir. Bu davada adına Ergenekon denilen örgütlenmenin doğru boyutlarıyla ortaya çıkarılması zorunludur. Bu boyutlar eğer doğru şekilde ortaya çıkarsa ve “devlet” artık “bu işler bitsin” kararı vermişse bir devir gerçekten sona erebilir.Bu devri sona erdirmeye AKP hükümeti zamanında teşebbüs edilmesinin yarattığı kuşkuları da dava sürecinin gidermesi, yargı bağımsızlığının anlamının çok açık olarak ortaya konulması şarttır.Askeri müdahaleler, siyasi cinayetler, halktan ve dünyadan korkma devrinin sona ermesi için bu dava hayati önemdedir. Davanın seyri içinde yeni bir siyasi mücadele alanı bulmaya çalışanlar da olacaktır. Burada da önemli olan davanın özünün kaybedilmemesi, bazı küçük siyasi hesapların bu özü gizlemesine izin verilmemesidir.Böyle bir süreci İspanya, İtalya ve Yunanistan bizim kadar ağır yaşadı.Onlar kendi ülkelerinde bu devirleri sona erdirmeyi başardı. Türkiye de aynı başarıyı göstermek zorundadır.

Devamını Oku

Basın takıntısı

18 Ekim 2008

Tayyip Erdoğan’ın basınla ilgili durumu tam anlamıyla “takıntı” halini aldı. Geçen hafta, Genelkurmay Başkanı’nın sert konuşmasıyla başlayan yeni medya tartışmasında Başbakan’ın hemen basın karşıtı bir konumu seçmesi de bu “takıntı” halinin ağır seyrettiğinin işareti oldu.Erdoğan, Orgeneral Başbuğ’a basın konusunda desteğini açıkladıktan sonra iki kez daha konuştu, her iki konuşmada da sözü döndürdü dolaştırdı, basına getirdi.Aktütün olayından sonra oradaki mezrada yaşayan bir küçük kızın “silah değil kalem istiyoruz” sözlerine gösterdiği tepki, Başbakan’ın takıntı içinde olduğu tanısını adeta perçinlendi. Erdoğan’a göre küçük kızın kamera karşısındaki konuşması, medyanın bir mizanseniydi! (Böyle durumlar için Türkçemizde çok uygun deyimler vardır...) Ve Aktütün’deki küçük kızın sözlerini “kendisine yönelik medya komplosunun” bir parçası olarak görmesi de takıntısının boyutunu gösteriyor.***Erdoğan’ın basın takıntısını gösteren bir başka davranışı da “ağzı olan konuşuyor” tepkisiydi.Ve Başbakan’a göre konuşmaması gerekenler sadece gazeteciler, siyasi yorumcular da değil iş dünyasını temsil eden örgütler, akademisyenler, emekli askerler de konuşmamalı.“Herkes kendine göre bir şeyler atıp tutuyor... Ahkâm kesiyor, bilerek bilmeyerek...” Bu sözleri söyleyenin mantığına göre, yazı yazacak, yorumlayacak, fikir beyan edecek olanların Erdoğan’dan “ehliyet” alması gerekiyor.Tayyip Erdoğan’ın “demokrasi” meselesini sindirmekte sorun yaşadığının kanıtları birbirini izliyor. O zaman sormazlar mı: “Demokrasiyi içine sindirememiş, sindirmekte zorlanan bir siyasi, Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin özgürlük ve demokrasi standartlarına nasıl götürecek?” Bu sorunun devamı da var: “Götürmek istiyor mu, yoksa kendisine fazla güç sağlayan bugünkü topal demokrasiden memnun mu?” ***Tayyip Erdoğan ve partisi, basın özgürlüğü meselesinde sınıfta kaldığını defalarca gösterdi.Peki ya CHP?Deniz Feneri olayında basın özgürlüğünü savunan CHP, Aktütün olayı sonrasında ortaya çıkan tartışmaları görmezden geldi ve CHP yönetiminin de bu anlamda Erdoğan’dan farksız ve çifte standartçı olduğu görüldü.Siyasiler şunu hep unutuyor: Özgür basın ama gerçek özgür basın, onların varlıklarının da en büyük güvencesidir.Aslında bu gerçeği öğreniyorlar, öğreniyorlar da, nedense hep düştükten sonra...

Devamını Oku