OHAL isteği

9 Ekim 2008

Genelkurmay’ın hükümetten istediği yasal düzenlemelerin bazıları uygulamada sorun yaratmayacak nitelikte. Ama bazıları, özellikle “gözaltı” ve “arama”yla ilgili olanlar tehlikeli kullanımlara açık.Bu düzenlemeleri tartışırken hatırlanması gereken şudur: Türkiye’nin güneydoğusu uzun yıllar, bugün istenen düzenlemelerin çok daha ağırlarının geçerli olduğu bir ortamda yaşadı.Sıkıyönetim vardı, olağanüstü hal vardı ve PKK yine eylem yapabiliyordu, yine eleman buluyordu. O yıllar terör örgütünün “büyüdüğü” yıllardır.PKK’nın son saldırılarının amacı örgütün varlığını hatırlatmak, teröre karşı tavır almaya çalışan Kürt siyasetçileri sindirmek olabilir. Örgüt ayakta olduğunu, hem dağın bir ucunda hem şehrin merkezinde en kanlı şiddet eylemleri yapabilecek güçte olduğunu göstermek istiyor olabilir.Eğer PKK’nın amacı buysa, olağanüstü tedbirlere yönelmek tam anlamıyla bu amaca uygun davranmak olacaktır. Olağanüstü tedbirler alındığı zaman, PKK bunu kendi gücünün kanıtı olarak görecek ve gösterecektir.PKK için “ölümcül” durum, şehir desteğinin zayıflaması, dağa çıkan sayısının azalmasıdır. Olağanüstü tedbirlerle bölgede yeni bir “savaş hali” yaratılması ise PKK’nın işine gelecek, böylece şehir desteğini ve militan bulmanın şartlarını kolaylaştıracaktır.***Bugün siyasetin görevi, bölgede ve bütün ülkede “savaş hali” yaratılmasını isteyenlerin ekmeğine yağ sürmek değil, her yerde “barış hali” için koşulları ve imkânları sonuna kadar zorlamaktır.PKK’nın şehir desteğinin azaldığı, dağ kadrolarının zorlandığı dönemler hep “barış hali” için çabaların yoğunlaştığı dönemlerdir.Bu açıdan baktığımız zaman, terörle ilgili “özel zirveler” yapılması, sürekli olarak yeni tedbirlerden konuşulması bile PKK’ya fazla önem vermek olarak görülebilir.Şehir desteğinin azaltılması, şehirdekilerin “hayatımı neden tehlikeye atayım” sorusunu sormasıyla mümkündür.Aynı şey dağa çıkan “ikinci kuşak” için de geçerlidir.Buna karşılık olağanüstü tedbirler, “seferberlik hali” gibi yanlışlar “ortadakiler” açısından karşı tarafın etkisine açılma ortamlarıdır.Türkiye’nin bütün siyasi güçleri “savaş hali” değil, “barış hali” için kafa yormakla yükümlüdür. AKP hükümeti pusulasını kaybetmiş olabilir, ama muhalefet partilerinden gelen akıllar da “sokağın duyguları”na uygun “savaş hali” akıllarıdır.“Barış hali” için ısrarcı olmak, zihinleri bugünkü tıkanmalardan kurtaracak yoldur.

Devamını Oku

Kaybı 13 puan

8 Ekim 2008

A&G araştırma kuruluşunun yaptığı son seçim araştırması, Tayyip Erdoğan’ın gerilim ve kavga politikalarının AKP’ye 13 puan kaybettirdiğini gösteriyor.Yılın başında, toplumda iyimserlik havasının egemen olduğu toplumda artık krizlerin sona erdiği düşünüldüğü sırada AKP’nin oy oranı yüzde 54,2 gibi, kimilerine inanılmaz gelen bir düzeye yükselmişti.Fakat çok geçmeden Erdoğan türban gerilimini başlattı, AKP’nin kapatılması talebiyle dava açıldı, toplum yine gerilim ortamına girdi.Sonuçta AKP kapatılmadı ve belli ölçüde bir rahatlama görüldü. Ama Erdoğan duramadı, yeni bir kavga başlattı. Sonuç: AKP’nin oy oranı, kararsızlar dağıtılmadan yüzde 30’a, kararsızlar hesaba katılmadan da yüzde 41,3’e indi. Bu oran, AKP için 2002 seçiminden bu yana en düşük orandır.***AKP hükümetinin desteğinin bu kadar azalmasına karşılık CHP ve MHP’de büyük artışlar görülüyor. Yılın başında yüzde 18,7’de olan CHP oyu ekimde yüzde 21’e çıkmıştır. MHP de yüzde 15,2’den yüzde 18,6’ya yükselmiştir.AKP’nin inişinde yolsuzluk olaylarının da büyük etkisi olduğu bellidir.Halk, Şaban Dişli’nin korunmasına, Deniz Feneri olayındaki telaşa ve Dengir Mir Mehmet Fırat’ın iş hayatına ilişkin açıklamalarının inandırıcı olmamasına tepkisini gösteriyor.***CHP, özellikle yolsuzluk olaylarında AKP’yi ciddi şekilde hırpaladı, ama bu yine de halk desteği olarak geri dönmedi. AKP’deki ciddi yıpranmaya rağmen CHP, iktidar seçeneği olarak görülmüyor.Terör tırmandığı, şehit cenazeleri çoğaldığı zaman tepkiler yine MHP’ye oy desteğinin artmasına yol açıyor. MHP, terör olayları azaldığı zaman unutuluyor, kan dökülünce hatırlanıyor.***AKP hükümetinin Kemal Derviş döneminden devraldığı ekonomik politikada sona gelinmiştir. ABD ve Avrupa’yı sallayan mali kriz AKP hükümeti için de ilk ciddi ekonomi sınavıdır.Şu anda hükümetin bu krizin bilincinde olduğunu gösteren bir işaret olmadığı gibi Başbakan’ın tutumu da “ hamdolsun”lu ifadelerle “bize bir şey olmaz” demekten ibarettir.Eğer AKP bu krizi yönetemezse seçmen desteğindeki en büyük fireyi verecektir. Ekonomik kriz, işsizlik ve açlık demektir.İşi olmayan, ailesini doyuramayan insanlar kendilerini bu hale düşürenleri affetmez.

Devamını Oku

Dağa çıkışları durdurmak

8 Ekim 2008

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un görevine başlamasının hemen sonrasında yaptığı Güneydoğu gezisindeki görüşmelerinde üzerinde durulan ana konu “dağa çıkışların nasıl durdurulacağı” olmuştu.Bu konu konuşulduğunda da 40 yılı aşkın süredir tekrarlanan mesele, Güneydoğu’nun ekonomik ve toplumsal geri kalmışlığıdır. Terör örgütünün her saldırısının ardından “ekonomik önlemler” den söz edilir. Ama kimse bugüne kadar Güneydoğu bölgesine yönelik kaç ekonomik paket hazırlandığını, bunlardan kaçının “vurgun” larla buharlaştırıldığını kaçının kâğıt üzerinde kaldığını söylemez.Gençlerin PKK etkisine girip, hayatlarını büyük tehlikeye attıklarını bilerek ellerinde silah dağlarda dolaşmalarının “ekonomik” nedenleri hep tekrarlanır. Bu genç insanların gelecek umutları çok zayıftır, yok gibidir, dağa çıkarak hayatlarına kısa süre için de olsa bir anlam katmaya çalışırlar. Dağa çıkıştan itibaren de diğer sorun, yani “dağdan inememe” sorunu başlar. Yaptığı yanlışı fark etmiş olanlar bile dağdan inememektedir. Çünkü aşağıda kendilerini neyin beklediğine dair korkuları büyütülür.***Şu ana kadar uygulanan politikalarla, karmaşık “pişmanlık yasaları” ile ne dağa çıkış önlenebilmiş ne dağdan iniş sağlanabilmiştir.Bu meseleyi de açık şekilde tartışmak, soruna çözüm üretmeye çalışmak yerine Ankara’da bütün konuşanların birer “sivil general” edasıyla askere askeri akıllar vermekte oluşları da dikkat çekicidir.Dağa çıkışları önlemek siyasetin görevidir, dağdan inişleri sağlamak da siyasetin görevidir siyaset görevini yaptığı halde dağdan inmemekte ısrar edenleri etkisiz hale getirmek de askerin görevidir.Siyasiler askere “haydi yürüyün” demeden önce kendi görevlerini ne ölçüde yerine getirdiklerini de açıklamakla yükümlüdür. Örneğin genel başkanı en sert çıkışları yapan CHP’nin Güneydoğu illerinde doğru dürüst örgütü bile yoktur. Kendi görevini yapmamıştır, bir siyasi parti olarak bölge halkını yanlış etkilerden kurtarmakta tam bir başarısızlığa uğramıştır. Kendi görevini yapmadığını gizlemek için de en sert nutuklarla askere “haydi yürüyün” demektedir.Terör örgütü kurulduğu ve ilk eylemlerini yaptığı sırada henüz doğmamış olanlar bugün ellerinde silah dağda dolaşıp kendi yaşıtı askerleri şehit etmeye devam ediyorsa siyaset görevini yapmamış demektir. Siyasetin görevini yapmadığı zaman da askerin görevini yapmakta zorlanmasından daha doğal bir şey yoktur.

Devamını Oku

Yakın geçmişin anlattığı

6 Ekim 2008

Terör her vurduğunda “yasalar yetersiz” diyenler Türk toplumundaki hafıza zayıflığına güveniyorlar.Yasalarda “esasta” herhangi bir eksiklik olmadığını hukukçular anlatıyor. Ayrıca 2005 ve 2006 yıllarında bazı yasa değişiklikleri yapılarak terörle mücadele eden kolluk kuvvetlerinin daha rahat hareket edebilmeleri imkânı da sağlandı.Meseleyi “terörle mücadele edebilmek için özgürlüklerden taviz verilebilir” şeklindeki bir mantık içine oturtmak isteyenler son 25 yılı bir kez daha gözden geçirsin.***Tekrar hatırlatalım. PKK terör örgütü 12 Eylül askeri rejiminin hapishanelerinde doğmuş, ana kadrolarını bu hapishanelerde örgütlemiştir.Terör Türkiye’de sıkıyönetim yürürlükteyken, sıkıyönetim sonrasında da Güneydoğu illerinde olağanüstü hal uygulanan uzun yıllar boyunca devam etmiş ve PKK bu dönemlerde gelişmiş, büyümüş, daha geniş kadro imkânlarına ulaşmıştır.Bu dönemlerde gözaltı süreleri bir haftadan başlıyordu, Devlet Güvenlik Mahkemeleri çalışıyordu, sanıkların sorguda avukat bulundurma hakkı falan yoktu.Şimdi yeni yasal düzenlemeler gerektiğini savunanların öncelikle bu 25 yılda, istedikleri yasal olanaklar fazlasıyla varken neden terörle baş edilemediğini anlatmaları gerekiyor.Bu konuyla ciddi olarak ilgilenmek isteyenler, internet imkânlarını kullanarak ülkenin hangi yıllarda sıkıyönetimle, Güneydoğu illerinin kaç yıl olağanüstü hal ile yönetildiğini öğrenebilirler.Devlet Güvenlik Mahkemelerinin nasıl çalıştığını da öğrenmeleri yararlı olur. Bu arada, insanların sadece Kürt sözcüğünü telaffuz ettiği için bu mahkemelerde yargılandığını da hatırlayacaklardır.Bütün bu uygulamalara rağmen terör sona erdirilememiştir.***PKK terörünün bitirilmeyişinin bir başka gerekçesi olarak da hâlâ sık sık “dış destek”ten söz ediliyor.Dünyada “iç kuvveti” olmayan hiçbir terör örgütü sadece dış destekle varolamamıştır. Sadece dış destekle varolan terör örgütleri dönemsel olarak etkili olmuş, sonra hızla kaybolup gitmiştir. PKK ise 25 yıldır terör faaliyetlerini sürdürüyor. PKK’nın kadrolarında bir kuşak değişmiştir.***Son kıyımın üzerine yine büyük toplantılar, zirveler yapılıyor. Ama bütün bu toplantılar, zirveler meseleye tam teşhis koymaktan çok 25 yıldır söylenen lafları bir kez daha tekrarlamak için yapılıyor. Çünkü teşhisi doğru koymak için bugüne kadar yapılan yanlışları kabul etmek ve halka doğruları söylemek gerekiyor. Bunu yapmak da büyük cesaret ister, Ankara’da bu cesarete sahip bir güç yoktur.

Devamını Oku

Acıyı kullanmak isteyenler

6 Ekim 2008

Terör bütün ülkenin canını her yaktığında ortaya fırlayan belli bir mihrak var. Bu mihrak acının yarattığı duygusal tepkileri sömürerek demokrasiyi tartışmaya açmaya çalışıyor.PKK terör örgütü, 12 Eylül askeri döneminin hapishanelerinde kurulmuş, kadrolarını oluşturmuş, demokrasinin rafa kaldırılmış olmasından azami şekilde faydalanmıştır.Aradan geçen yirmi beş yıllık sürede çok acı yaşandı, ama toplum bu acıların ilacının yine demokrasi içinde olduğunu öğrendi. Demokrasiyi Türk toplumu için “lüks” bulanlarsa ülkeyi hâlâ geriye götürebiliriz umuduyla, her fırsatta ortaya çıktılar.***Terörle belli amaçlara ulaşmak isteyenler için en elverişli ortam demokrasinin bulunmadığı ortamdır. Şu anda demokratik gelişmelerin durdurulmasını, ülkenin daha büyük bir gerilim ortamına girmesini isteyenler, kendilerine ne ad verirlerse versinler, terör örgütünün fiili işbirlikçisi konumundadırlar.Aynı mihraklar, yine acıları sömürerek tepkilerin bir Türk-Kürt çatışmasına yönelmesi için de çalışıyor. Geçtiğimiz günlerde Altınova’da yaşananlar ortada. O olayın ve benzerlerinin yine belirli bir “örgütlü” mihrak tarafından kışkırtıldığının kanıtları da ortada.Bu demokrasi karşıtı mihrak, Türkiye’yi gelişmiş demokratik dünyadan koparma hedefinde PKK ile birleşiyor. Türkiye ileri demokratik toplumlardan uzaklaştığında hem PKK’nın hem de bu mihrakların varlıklarını güçlendirebilecekleri ortam sağlanmış olacaktır.Kan dökülmeye devam ettikçe bu ikisinin beslenmesi, nefretle beslenen çatışma alanlarının yine bunların istediği gibi büyümesi, Türkiye’nin önündeki felaket senaryosudur.***25 yıl boyunca terörün dış dünyada gördüğü doğrudan ya dolaylı desteğin azalması, dünyanın Türkiye’nin sorunlarına farklı bakmasının sağlanması da demokratik reformlarla doğrudan bağlantılıdır.Terör örgütünün yıllar boyu kullandığı malzemeler azaldıkça dünya da meseleye bakışını değiştirmeye başlamıştır.Türkiye terörle mücadelesinde demokratik gelişmelere sırtını dönmediği sürece çok daha güçlü olacaktır. Buna karşılık, demokratik bir Türkiye’yi istemeyenlerin tuzağına düşülürse terör belasından kurtulmamız da çok daha zor olacaktır.

Devamını Oku

Kaşıdıkça yara büyür

5 Ekim 2008

On beş şehit daha. Bu ülkenin insanlarının yüreğini bu kadar kavurmaya kimsenin hakkı yok. Bunca genç insanın kanını dökerek hiçbir yere varılamayacağını artık herkes anlamalı.Terör çok canımızı yaktı. Dün yine yaktı. Bunu fırsat bilenler ise daha da yakmak için kolları sıvamış durumda.PKK daha büyük bir çatışma alanı yaratmak, kanlı tırmanışı bir Türk-Kürt çatışmasına doğru götürmek istiyor olabilir. Ama geleceği görebilenlerin de bu heveslere payanda olanları teşhis etmesi, çabalarını boşa çıkarmaya yönelmesi artık her zamankinden daha fazla önem kazandı.PKK’nın ne yapmak istediği belli. Bir de bu oyuna gelenler, Türk-Kürt çatışması çıkmasını isteyenlerin ekmeğine yağ sürenler var.İlk olay epeyce eski. Bodrum’da bir taciz meselesinin ardından sokağa çıkanlar “Doğulu” peşine düşmüşlerdi. Sonra da İzmir’de bir minibüs tartışması yine “Doğululara” saldırıya dönüştü.Benzeri olaylar yıllar içinde tekrar etti bazısında gerekçe bir bardı, bazısında “kimin yaktığı belli olmayan bir bayrak.” Hep aynı senaryo uygulanıyor. Olay olur olmaz hızlı bir şekilde haberi yayılıyor, herhalde bunun için kahvehane ve derneklerde “özel çalışma” yapılıyor, sonra insanlar ellerine sopaları alıp sokaklara çıkıyor.***İnsanlar kendi kendilerine ellerine sopa alıp sokağa çıkmaz. Bir olaya ne kadar öfkelenirlerse öfkelensinler, tepkilerinin toplu saldırıya dönüştürülmesi “örgütlü” faaliyeti gerektirir.6-7 Eylül 1955 saldırısı da örgütlüydü, Sivas’ta Madımak Oteli’nde insanların canlı canlı yakılması da örgütlüydü son yıllarda tekrarlanan toplu saldırılar da örgütlü faaliyetlerdir.Olayların temelinde tabii ki PKK terörünün yarattığı acılar var. Ama tekrarlanmasına, yetkililerin bu tümüyle “örgütlü” linç girişimlerine yaklaşımı da yol açıyor.Valisi, polisi bu örgütlü linç olaylarını “meşru tepki” gibi görüp öyle gösterdiği zaman, bunları örgütleyenler arkalarında devlet desteği bulduklarını hissediyor ve ceza görmeyeceklerine inanıyorlar.Örneğin, “her şehide karşı bir DTP’li öldürülsün” şeklinde bir önerinin “cezayı gerektirmeyen bir tepki” gibi görülmesi de insanlara “sokağa çıkın öldürün” çağrısı yapılmasından farksız oluyor.Böyle bir şeyi öneren ve “masum” bulanlar bunun Avrupa’daki Nazi işgalcilerinin yöntemi olduğunu da bilmiyor olmalıdır. Naziler direniş hareketlerini kırmak için, ölen her Alman asker ya da subayına karşılık bir grup masum insanı alıp kurşuna diziyordu.***Cumhuriyet tarihinde birçok Kürt isyanı oldu, yine tarihimizde devletin inanılmaz yanlış politikalar uyguladığı da oldu, ama buna rağmen bir “Türk-Kürt çatışması” ortamı yaratılmadı.Şimdi bu çatışmayı yaratmak isteyenler var. İstedikleri Türk-Kürt çatışması başladığında da Türkiye gerçekten “ bölünme” nin eşiğine getirilmiş olacaktır.Strateji, kaşıya kaşıya yarayı büyütmektir. Bunun için uğraşanlar ne kadar çok kan görürlerse o kadar memnun olabilirler, ama “halkın sağduyusu” denilen olgu hiçbir zaman “kan görmek” istemez.Balıkesir Altınova’da geçen hafta yaşananlar bu tür olayların sonuncusu olarak kalmalıdır.Türk-Kürt çatışmalarını bütün ülkeye yayacak bir senaryo peşinde koşanlar da “masum insanî tepki” sahipleri değil, 70 milyonun felaketi için çalışanlardır.Şehit kanlarının boşa dökülmediğini göstermek için bu ülkeyi bir barış toprağı haline getirmek zorundayız.

Devamını Oku

Rapor cezası

3 Ekim 2008

AKP kapatılması için açılan dava Anayasa Mahkemesi’nde görüşülmeye başlarken raportör partinin “kapatılmaması” yönünde fikir açıklamıştı.Raportör Osman Can’ın raporunun içeriği o günkü tartışmalar içinde yer almış, “kapanmasın” diyenler tarafından övülmüş, “kapansın” diyenler tarafından yerilmişti.AKP kapatılmadı ama “dava” bitmiş değil. Bitmediği şundan belli ki Osman Can’ın Çankaya Üniversitesi’ndeki görevine kendisi haberdar edilmeden ve gerekçesiz olarak son verilmiş.Gerekçe bilinmiyor, ama herhangi bir açıklama da yapılmadığına göre bu “işten çıkarma”nın Osman Can’ın dava ile ilgili raporu nedeniyle olduğunu düşünmek doğaldır.***“Dava” bitmiyor, çünkü davanın tarafı olmaya devam eden, kavgadan beslenen taraflar aynı “yobazlıklara” devam ediyor.“Yobazlık” sadece dini katılıkla ilgili bir durum değildir, her türlü fikir fetişizmi de yobazlıktır.Yobazlık, kendi inancından ya da fikrinden başka bir inanç ya da fikre hayat hakkı tanımama durumudur. Hangi türden olursa olsun, yobazın kulağı ve beyni tıkalıdır duyamaz, anlayamaz.Anlaşılan Osman Can da böyle bir yobazlığın kurbanı oldu. Gerçi şiddet görmedi, “nasıl öyle düşünürsün ve yazarsın” diye saldırıya uğramadı ama demek ki susması isteniyor.***Osman Can’ın susmasını isteyenler, “neden” sorusunun cevabı olarak “Görüyorsunuz, Başbakan da gazete okumayın diyor” diye kendilerini savunacaklardır.Haklıdırlar, çünkü her türlü yobazlığı besleyen ve büyüten, ikizi olarak karşısında duran diğer bir yobazlıktır.İki taraf da “kendisine demokrat”tır, kendisi haksızlık yaptığında mutlaka bir gerekçesi vardır, kendisine haksızlık yapıldığı zamansa demokrasi ayaklar altındadır.Mantık böyle olunca da her iki taraf kendi egemenlik alanlarına başkasını sokmamaya çalışır. Sadece devlet kurumları değil, üniversiteler, adı “özerk ve bağımsız” olan kurumlar da bu egemenlik savaşının parçalarıdır. Kendi işlerini yapmalarından çok “hangi tarafta” oldukları önem taşır. Onlar için ünivesitelerin ya da RTÜK’ün işini iyi yapmasından çok kendi “taraf”ında olması önemlidir.*** Eğer bir alanın egemeniysen istersen sakalı bile devlet düşmanlığı diye ilan eder, sakalı olanları işten atarsın.Çünkü yobazlık paranoyaları yaratır, paranoyalar da yobazlığı büyütür.Her türden yobazlar su başlarını tutmaya devam ettikçe boyu da hep cüce kalır demokrasi denilen şeyin.

Devamını Oku

Kültür Bakanı’na hatırlatma

2 Ekim 2008

Ertuğrul Günay’ın siyasi değişimi çok eleştiri konusu oldu. Sosyal demokrat hareketin “sol” kanadından gelip siyaseti AKP’de devam ettirme kararı tabii ki tartışılır, eleştirilir. Ancak Günay’ın kültüre katkıda bulunan bir bakan olmaya çalıştığı tartışılmaz.Dünyanın en önemli kitap fuarında bu yıl Türkiye “konuk ülke.” Fuar sayesinde Türk kültürünün bütün yönleriyle tanıtılması için yürütülen faaliyetlerde herhangi bir ayrımcılık da yapılmadı, Türkiye’nin bütün renkleriyle dünyaya tanıtılması için çalışıldı.***Kültür bakanlarının tarihe geçmesi kolay değildir. Bunun için kalıcı ve anlamlı iz bırakan bir işi başarmaları gerekir.Günay, kitabın önemini bilen, okuyan bir kişi.Hep yakındığımız durumlardan birisi, halkımızın az kitap okuması, hatta çok az gazete ve dergi okumasıdır. Gazete ve dergi fiyatları, dünya ortalamalarının çok altında, o da ayrı bir mesele. Ama kitap konusunda sürekli olarak üretilen bir bahane de kitap fiyatlarının yüksek oluşudur. Ve Kültür Bakanı’nın bu ülkede tam bir okuma seferberliği başlatmasının bir yolu da var.Kitap yazılmasının, yazı yazılmasının, kitap üretilmesinin, gazetelerin dergilerin düşük fiyatlarla satılmaya devam edebilmesinin çok basit bir yolu var.Bu öneri daha önce birçok kültür bakanına iletildi, ama hiçbiri ilgilenmedi. Belki Ertuğrul Günay ilgilenir.*** Her türlü kitapta ve süreli yayında katma değer vergisinin sıfırlanmasının Hazine’ye maliyeti önemli bir miktar değildir. Buna karşılık bütün sektör, muhalif-muvafık, sağcı-solcu farkı olmadan önemli bir kaynak desteği sağlamış olacaktır. Böylece daha çok kitap üretilmesi ve kitap fiyatlarının aşağıya çekilmesi mümkün olacaktır.Telif ödemelerinden alınan vergi de indirilebilir. Bunun anlamı da hayatını yazıyla kazananların yazmaya-okumaya daha çok zaman ayırabilmeleri, kültür üretiminin -kaliteyle birlikte- artmasıdır.Üçüncü kolaylık da asıl işi kitap satmak olan dükkânlara vergi muafiyetleri tanımaktır. Ülkemizde kitapçı sayısının utanılacak kadar az olduğunu herkes biliyor. Böyle bir teşvik kitapçı sayısının artmasını sağlayacaktır.Kültür Bakanı Günay bu üç tedbiri daha ayrıntılı hale getirtip gerçekleştirebilirse, Türkiye’yi kitapla, okumayla barıştıran bakan olarak hatırlanır.

Devamını Oku