Kitabına göre

1 Ekim 2008

Orta Doğu kültüründeki “güvensizlik”in getirdiği önemli bir sonuç “kişiliğin gizlenmesi”dir.Esrarengiz kişilik ve ardında ne olduğu bilinmeyen donuk yüzlerle başkaları üzerinde etkili olmaya çalışılır. Aslında gizlenen beyindir.Siyasi hayat da tümüyle bu kişilik gizlemesi ya da farklı tanıtımı üzerine kuruludur. Bu yüzden gelişmiş toplumlarla azgelişmiş toplumlar “özel hayatın gizliliği” meselesini de farklı anlar.***“Kamuya malolmuş” bir kişinin beynini tanımanın en iyi yollarından biri de okuduğu kitaplara bakmaktır.Geçtiğimiz günlerde Amerika’daki başkanlık yarışının iki adayının okuduğu kitaplar da siyaset bilimcileri için bir araştırma konusu oldu.Hem Obama hem McCain’in hayran olduğu ve bütün kitaplarını okudukları bir yazar var: Hemingway.Her ikisinin de Hemingway’in “idealist” kişilerinin etkisinde kaldıklarının en açık kanıtı, tabii ki dünyanın en güçlü koltuğu için savaşıyor oluşları.McCain’in ikinci yazarı Somerset Maugham’muş. Yazarın daha çok casusluk romanlarını seviyormuş. Maugham kendi kuşağının en safiyane yazarlarından biri sayılabilir. Casusluk romanlarındaki entrikalar da oldukça sadedir.MacCain’in üçüncü tercihi Rudyard Kipling. Bu İngiliz yazar, sömürgeci ruhun öncü örneklerinden biri sayılır.***Obama’nın Hemingway’den sonra en sevdiği yazarlar da şunlarmış: John Steinbeck, Philip Roth, Graham Green, Doctorow.Buradan çıkacak kesin sonuç, Obama’nın Amerikan toplumuyla daha derin bir ilişkisi olduğu, bu toplumun değişimini romanlarla izleyebildiğidir.Tabii ki Obama’nın okuma dağarı, McCain’e göre epeyce üst düzeyde.Bir görüşmede her iki adaya da son okudukları kitaplar sorulmuş. McCain son olarak Robert Kagan’ın “Tarihin Dönüşü ve Rüyaların Sonu” kitabını, Obama ise Fareed Zakaria’nın “Amerika Sonrası Dünya” (The Post-American World) kitabını okumuş.Kagan Amerikalı, muhafazakâr, birçok Cumhuriyetçi yönetimle çalışmış, Bill Clinton’a “Saddam’ı devir” mektubu yazmış bir siyaset bilimci. Fareed Zakaria ise Newsweek dergisinin Yazı İşleri Müdürü ve uluslararası ilişkiler uzmanı.Okudukları kitaplar, sevdikleri yazarlardan yola çıkarak siyasi kişileri tanımaya çalışmak güzel bir “oyun.” Ama bu oyunu bizimkilerin kaçıyla ilgili olarak oynayabiliriz?

Devamını Oku

Neresinden tutsan dökülüyor

30 Eylül 2008

Ankara Çankaya’nın Belediye Başkanı Eryılmaz, gizlice kayda alınan konuşmasında yerel yönetimlerdeki kangreni anlatıyordu.Eryılmaz, bu konuşmasının ortaya çıkmasından sonra doğal olarak değişik tepkilere hedef oldu. Bu tepkilerin en makulü diyelim, “madem ki bu rant yaratma karşılığı nemalanma düzenini daha önceden biliyordun neden açıklamadın” şeklinde olanı.Aslına bakılırsa bu tepki de o kadar makul sayılmaz, çünkü ilgili herkes yerel yönetimlerdeki “rant yarat, nemasını görürsün” düzenini zaten biliyor.Tabii ki bu düzen bütün yerel yönetimlerde geçerli değil, ancak çok yaygın olduğu da kuşku götürmez.***Eryılmaz dün bir açıklama yaparak bütün belediye başkanlarının mal ve servetlerinde, görevleri süresince meydana gelen değişiklikleri açıklamalarını önerdi.Kendisinin açıkça verdiği isim de Ankara Büyükşehir’in AKP’li Başkanı Gökçek.Birinci soru: Ankara Çankaya Belediye Başkanı herhangi bir kişi değildir, İçişleri Bakanlığı bu açıklama üzerine herhangi bir işlem yapacak mıdır?*Birinci cevap: Tabii ki yapmayacaktır, çünkü önümüzdeki yerel seçimde çok büyük olasılıkla Gökçek yine AKP’den aday olacaktır.İkinci soru: Bu çağrı üzerine kaç büyükşehir, il, ilçe ve belde belediye başkanı göreve gelmeden önceki ve sonraki mal varlığını (eş ve çocuklar dahil) açıklar?*İkinci cevap: Bu sayının iki elin parmaklarını geçmesi bile önemli bir gelişme olur.Üçüncü soru: Adını “AK” olarak koymuş AKP kendi partisinin belediye başkanlarının bu açıklamaları yapması için girişimde bulunur mu?*Üçüncü cevap: Hiç zannetmiyorum, Dengir Fırat çıkar, bunun neden yapılamayacağını açıklar.Dördüncü soru: Eryılmaz önümüzdeki seçimde tekrar CHP’nin adayı olur mu?*Dördüncü cevap: Olmaz, çünkü bu kaydı yapan ve açıklayanların CHP’de yönetici olduğuna ilişkin güçlü iddialar var.*** Demek ki “neresinden tutsan dökülüyor” durumuna biraz daha gömülmüş vaziyetteyiz. Yine de siyasette temizlik umudumuzu kaybetmemeye çalışıyoruz, hatta “siyasi etik yasası” bile öneriyoruz.Ne yazık ki “siyasette temizlik, siyasi ahlak ya da etik” umudunu taşıyan “saflar” giderek “en küçük azınlık” durumuna düşecek. Diğerleri de bu en küçük azınlığa “iflah olmaz saflar” gözüyle bakacak ve “rant yarat-nemayı kap” düzeni işlemeye devam edecek.

Devamını Oku

“Affedersin, hayvanat bahçesi...”

29 Eylül 2008

Önemli bir kamu kuruluşunun yetkilisi, önümüzdeki dönemde yapacaklarıyla ilgili bilgi veriyor, yeni konut alanlarında yeşil alanlar, çocuk bahçeleri olacağını anlatıyor, sonra bir an duraklıyor, “affedersiniz, hayvanat bahçesi de olacak” diyor.Özür diliyor çünkü “hayvanat” gibi “kötü” bir kelime kullanmak durumunda kaldı.Hayvanat bahçeleri kurulacağı için hayvanlardan özür diliyor olamayacağına göre...***“Hayvan” kelimesinde bir olumsuzluk olduğunu düşünmek ya da zihnine böyle bir algının işlemiş olması fazla şaşırtıcı da değildir aslında.Aynı durumun en sık görülen örneği “kadın” kelimesinin kullanımında karşımıza çıkar. Bazıları asla “kadın” diyemez, “hanım” der. Bunlar, “kadın” kelimesinin bir olumsuzluk içerdiği fikriyle büyümüş olanlardır. Onlara göre “hanım” denilirse “kadın” daki olumsuzluğun yerini “ev hanımı” kavramı alır ki, böylece ortada hiçbir cinsel vurgu da kalmamış olur.“Ev hanımı” kavramı bir kere saygı gösterilmesi zorunlu olan bir konumu ifade eder kadının çocuk büyüttüğünü, kocasına baktığını hatırlatır ve bu durumda da saygı durumu en yüksek seviyede yer alır.***“Kadın-hanım” ayrımında biraz daha ileri gidildiğinde de “kız” kelimesinin tek başına kullanılması zorlaşıyor ve ortaya “kız-ev kızı” ayrımı çıkıyor. Çağın oldukça gerisinde kalmış ve dini yobazlıkların da en kuvvetli şekilde besledikleri bu “aşağılama” alışkanlıklarından kurtulmak kolay değil.Küçük pencerelerden dünyaya korkuyla bakan bir toplumun ruh halinde “aşağıdakiler” olması kaçınılmazdır. “Aşağıdakiler” le ilgili korkular da aynı ruh halinin tamamlayıcı unsurudur.***Geçen hafta ortaya çıkan “Ramazan Bayramı mı Şeker Bayramı mı” tartışmasında da durum aslında farklı değil.“Şeker” kelimesinin kullanılmasının bir tür “küçültme” içerdiğini düşünmekle, “kadın” diyemeyip “hanım” demek, “hayvan” kelimesinin aşağılama ve kötülük ifade ettiğini düşünmek arasında bir fark yok.Hayvanlar affedersiniz, sizi aşağı gören, “hayvan” demenin bile bir olumsuzluk olduğunu düşünen ilkel bir “insan” anlayışı hâlâ yaşıyor.****** Bayramınız kutlu olsun. İsteyenin Şeker Bayramı, isteyenin Ramazan Bayramı, isteyenin Fıtr Bayramı kutlu olsun. Herkesin bayramı kutlu olsun.

Devamını Oku

Bekleyen belgeler

28 Eylül 2008

AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat, “işleri” dolayısıyla zor duruma düşünce “yandaş medya”da yeni bir ifşaat ortaya çıktı. Bu ifşaat yani konuşma kaydında Ankara Çankaya’nın CHP’li Belediye Başkanı vahim şeyler söylüyordu.Eğer kayıttaki ifadeler doğruysa, demek ki yerel yönetimlerde rant yaratılarak “nemalanma” durumunda “parti farkı” söz konusu değil. Attıkları bir imza, kaldırdıkları bir el ile “birilerinin” çok para kazandığını bilenler, “bana da, bana da” deyip duruyor ve ortaya çıkan rantlara göre kendilerine fayda yarattırıyorlar.Türk siyasetinin merkezî ve yerel düzeydeki kirliliği kimse için yeni bir mesele değil. Ve bu kirlilik siyasi görüş farkı tanımıyor. Yerel yönetimler düzeyinde değişen dengelere göre sürekli parti değiştirmeler oluyor, hatta üç seçimde üç farklı partiden aday olup seçilenler bile görülüyor.***Çankaya Belediye Başkanı’nın telefon kaydı yasal bakımdan tek başına bir kanıt oluşturmaz. Ancak yerel yöneticilerin nemalanmalarıyla ilgili başka kanıtlar da varsa bir anlam taşıyabilir.Ama bunca söylentiye, yerel yönetimlerle ilgili sayısız şaibeli duruma rağmen ortaya somut bir kanıt çıkmamasının nedenleri üzerinde de durmak gerekir. Bakılacak nokta, belediye meclislerinin “çalışma şekli”dir. Örneğin birçok şehrin belediye meclisinde CHP’li üyelerin AKP’li başkan ve grubuyla fazlasıyla “uyumlu” olduklarından çok söz edilmiştir.Tabii ki “fazla uyum” olduğunda da herhangi bir yolsuzluk iddiasının üzerine gitmek, kanıt bulmak oldukça zordur.***Çankaya Belediye Başkanı, açıklanan kaydın montajlandığını ama konuşmaların esas olarak kendisine ait olduğunu söyledi.Bir de konuşmaların uzun zaman önce yapıldığını iddia etti.Bu olaydaki sakatlıklardan biri de Çankaya’nın CHP’li Belediye Başkanı’nın telefonunun dinlenmesidir. Kim, neden dinlemektedir? Ve aradan uzun zaman geçmesine rağmen bu kayıt herhangi bir şekilde “kullanılmamış”, AKP’nin yolsuzluklar meselesinde sıkışması beklenmiştir.Demek ki birileri bu kaydı “zamanı gelince” açıklamak üzerine sakladı. Bu birilerinin kamu görevlisi olup olmadıkları da bilinmiyor. Ama eğer kamu görevlisiyseler ve önemli bir belediyedeki uygulamalarla ilgili bilgileri olduğu halde gizlemişlerse durumları daha da ağırdır.Kayıt ve dinleme olayları çok boyutlu bir “çürüme”nin en somut örnekleridir. Dinlemenin kendisi, gizlenmesi, “zamanı gelince” açıklanması, sadece belli bir yayın grubuna verilmesi... Hepsi büyük bir çürümenin küçük ve farklı yüzleridir. Çürümenin dönüşü olmayan bir kangrene dönüşmemesi için eline neşter alma cesaretini gösteren kimse de yok...

Devamını Oku

Parayı çok sevmişler

28 Eylül 2008

Kim sevmez ki? Parayla insanın hayat şartları düzelir, kendisine güveni gelir, “parası kadar konuşur”, hatta bir reklamda söylendiği gibi “bayılana kadar alışveriş” bile yapabilir.Parayı herkes sever, “sevmiyorum” diyenler de sever ve bazen hayatının bambaşka tutkularla dolu olduğu düşünülen kimilerinin de parayı sevdiğini görmek insanları şaşırtır.***Önemli olan parayı sevmek değil, paranın nasıl ve nereden geldiği.Para için yalan söylediniz mi, söylüyor musunuz? Mesela oldukça değerli bir şirketin yüzde 30 hissesini sadece 300 bin dolara sattığınızı söyleyebiliyor musunuz?Bir parayı ileride yalan söylemek zorunda kalacağınızı bile bile istiyor musunuz? Zamanında milyon dolarlık bir işe girip, sonra yakalandığınızda “40 bin lira ödedim” gibi sözlerle kendinizi gülünç duruma düşürüyor musunuz?***Kaynağı açıklanmakta zorlanılan para insanı zavallı durumuna düşürür. Ve o paranın miktarı da insanların olaya bakışını değiştirmez. “Annem yastığının altına saklamış, öldüğünde buldum” dediğinizde o para için ödediğiniz verginin belgesini gösteremiyorsanız ve aslında anne de hayatında hiç çalışmamış bir kişiyse, çevredekilerin bakışları iyiden iyiye acıtıcı olur.En ulvi idealler için yaşadığını iddia edenler de paranın çekiciliğinden kurtulamıyor.Devleti kurtarmak için kendilerine en “pis” işler verilmiş ve en büyük fedakârlıkla çalışması beklenen kişilerin bir anda “biraz da ben kapayım” duygusuna kapılmalarını “vatan için öldürmek”le “para için öldürme”yi birbirine karıştırmalarını da artık kimse yadırgamıyor.*** Ama “mütedeyyin” görünen kimilerinin para ile fazla haşır neşir oluşları insanları hâlâ şaşırtıyor. En muhafazakâr kesimin önemli isimlerinden birinin mayoyla zengin tatili yapmasına tepki gösterilmişti, ama kimse bu tatil paralarının nasıl ödendiğini sormamıştı.Parayı “onlar” da çok severmiş. Para için yalan söyleyebilirlermiş, “haram” parayı cebe atmakta bir sakınca görmezlermiş.“Bu dünya önemli değil, önemli olan öbür dünya” diye düşünenlerin parayı neden bu kadar çok sevdiklerini açıklamaları çok zor.Açıklayamıyorlar. 20’li yaşlarındaki çocukların nasıl büyük iş adamı olduğunu da açıklayamıyorlar, mütevazı gazeteci geliriyle nasıl milyon dolarlık iş yaptıklarını da açıklayamıyorlar, “ilişkim kalmadı” dedikleri şirketlerin işlerini kovalamalarını da açıklayamıyorlar.Meğer onlar parayı herkesten çok severlermiş.

Devamını Oku

Vazo bir kez kırıldı

26 Eylül 2008

Kılıçdaroğlu-Fırat karşılaşmasının ardından herkes genel olarak kamuoyunun nasıl bir sonuca vardığını merak ediyordu. Anlaşılan Kılıçdaroğlu kazanmış.Bizi böyle bir sonuca ulaştıran, AKP’ye yakın görünen ya da Tayyip Erdoğan’ın sevdiği gazetelerin haberi veriş tarzı ve yorumları.Bir gazete, Fırat’ın “kazandığını” ilan eden bir başlıkla çıkmış, ama AKP’ye yakın diğer büyük gazetelerin haberleri ve yorumlarındaki genel eğilim karşılaşmanın “berabere” bittiği şeklinde. O da, “Fırat ikna edici olmadı, ama ben bunu söyleyemiyorum, yine de durumu kurtarmaya çalışıyorum” anlamına gelir.***AKP’nin ahlak vazosu, çeşitli belediyelerdeki ufak tefek olaylardan bir yara almadı. “Ali Dibo” hikâyeleri bile kıyıda kaldı. Kamuoyu o olaylara “bu kadar çok belediye içinde böyle birkaç olay her zaman olur” gibisinden, hoşgörüyle baktı.Sabah-atv satışı bile, daha önceki benzer olaylardan çok daha ciddi sakıncaları olmasına rağmen kamuoyunun büyük kesimi için biraz da “siyasi oyunlar” çerçevesi içinde “idare edilebilir” sınıfında kaldı.*** Vazodaki ilk ciddi çatlak Şaban Dişli olayıyla ortaya çıktı. Dişli’nin savunmalarının zayıf oluşu çatlağı ilerletti. Ama çatlak asıl Deniz Feneri olayında Tayip Erdoğan’ın gösterdiği infialle büyüdü. Çünkü bu tarz öfke patlamaları her zaman “korktuğu bir şey mi var” sorusunu gündeme getirir. Kamuoyu araştırmaları Erdoğan’ın öfkesini ve saldırılarını böyle okudu.RTÜK başkanı, çelişik savunmalarla kendisini iyice zora düşürüp, bir gazetecinin milyon dolarlık yatırım ortaklığı işini açıklamakta zorlanınca “Başbakan arkamda” sözünü söyleyiverdi. Bu söz, Erdoğan’ı Deniz Feneri olayı içine biraz daha çekti.RTÜK Başkanı, kendi koltuğu için Erdoğan’ı zora sokmuş oldu.***Vazodaki çatlak büyümeye devam ediyor. 2002 yılında oy isterken kullandıkları en önemli şiar “yenilik ve temizlik” olan AKP erkânı bu “beyazlık vazosu”nu kendi eliyle çatlattı.Eğer Erdoğan, Deniz Feneri hırsızlığına başka türlü yaklaşabilseydi, RTÜK Başkanı istifa edebilseydi, Şaban Dişli partiden ihraç edilseydi Erdoğan kendisini iktidara taşıyan vazoyu korumuş, hatta belki biraz daha güçlendirmiş olurdu.Bunu neden göremedi? Ankara’nın havası öyledir, iktidar sahipleri koltuklarını sonsuza dek koruyacaklarını sanırlar, o vazoların ne kadar kırılgan olduğunu göremezler.

Devamını Oku

Zenginleşme aracı olarak iktidar

25 Eylül 2008

Devlet güçlüdür. Her şeyi vardır, çok parası vardır. O gücün başına oturanlar bir seçimle karşı karşıya kalır. Bu dev imkânları çevrenin, yakınların, partililerin zenginleşmesi, gelecek güvenceleri sağlanması için kullanacak mıdır kullanmayacak mıdır?Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ahlak anlayışı paranın gücü tarafından bozuldukça siyasilerin seçimi hep birincisinden yana olmuştur.AKP de seçimini “zenginleşme”den yana kullandı.* Siyasi iktidar sahipleri, iktidarlarını daha da güçlendirmek için devletin imkânlarıyla kendi zenginlerini yaratırlar.Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi öyle yaptı. Devletin imkânlarını ellerinde tutanlar için bunu yapmak, yaparken de yasaların çevresinden dolaşmak hiç de zor değildir.***AKP’nin seçimi de kendisinden öncekilerinki gibi oldu. Mütevazı bir gazeteci bir yatırım şirketinin milyon dolarlık ortağı olur. Yüksek bir göreve gelene kadar mütevazı bir iş hayatı ve hayatı olan bir kişinin küçük şirketi milyonlarca dolara satılır. İktidardaki bir siyasinin adı kullanılarak işler kolaylaştırılır. İktidar sahiplerinin çocuklarının hiçbiri doktor, avukat falan olmaz hemen ticaret hayatına girerler, yasal açıdan sakıncası olmayan şekilde para kazanırlar. Bazıları daha okuldan çıkar çıkmaz milyar dolarlık işler yapan şirketlerin başına geçer. Bunların hiçbirinin yasalar açısından bir sakıncası yoktur.AKP’nin zengin etme ve zengin olma imkânlarını giderek bol bol kullandığının örneklerini artık herkes biliyor. * Ama kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak niteleyen ve dini temaları geniş şekilde kullanan bir siyasi partinin kendisinden önceki iktidarlardan zenginleşme açısından bir farkı olmamasının üzerinde daha fazla durmak gerekir.* AKP hükümetinin Avrupa Birliği meselesini neden uyuttuğunu da aynı bağlamda düşünebiliriz. Avrupa Birliği ülkelerinde Deniz Feneri hırsızlığı gibi bir olaya adı karışanların hiçbiri değil koltuğunda oturmak, insan içine bile çıkamaz. Malıyla ve işiyle ilgili olarak, bırakın yasal sorunlar olmasını, yalan söylemiş bir siyasinin siyasi hayatı orada biter.***2002’de Türk halkı, üç siyasi partiyi, adları yolsuzluklara, haksız zenginleşmelere karıştı diye sandığa gömdü. O gün AKP bir iktidar seçeneği gibi görülmüyordu, ama bütün o partilerin kirliliği bir anda iktidar olmasını sağladı. Bugün seçeneksiz olması yarın da seçeneksiz olacağı anlamına gelmez. “Mütedeyyin” edebiyatıyla en çok meşgul olanların zenginleşme konusunda diğerlerinden farklı olmadığını da halk çok iyi görmeye başladı.

Devamını Oku

Konu “basın düşmanlığı”dır

24 Eylül 2008

Tayyip Erdoğan’ın medyaya yönelik saldırıları tabii ki kendisini gazeteci, bağımsız yazar olarak niteleyen herkesi rahatsız etti.Ama günler geçerken “yandaş medya” bir şaşırtma taktiğiyle Erdoğan’ı kurtarma faaliyetine girişti.“Şaşırtma” taktiği şu cümlede saklı: “Peki basının hiç mi yanlışı, suçu yok?” Bu yaklaşım ilk bakışta, basının varolduğundan beri tartıştığı meselelerin safiyane bir şekilde gündeme getirilmesi gibi görünebilir.Bütün özgür dünyada basın ve tabii özgür basın, hâlâ siyasi ve ekonomik güç merkezleriyle ilişkilerini tartışıyor. Teknolojik gelişmeler ne olursa olsun bu tartışma devam edecektir.Ama bu konuyu bu koşullarda gündeme getirenler, aslında “basın o kadar çok yanlış yaptı ki Erdoğan’ın da sabrı taştı” fikrini benimsetmeye çalışıyorlar.Kimi meslektaşlarımızın bu çabası Erdoğan açısından gerçekten takdire değerdir. Ama sadece bir kurtarma çabasıdır, bunun ötesinde bir hükmü yoktur.***Devletçilikle yönetilen bir ülkede, devlet gücünü ve imkânlarını tümüyle elinde tutan, istediğini abat, istediğini sefil edebilen bir siyasinin, tavrını beğenmediği basına karşı boykot çağrısına varan saldırılara girişmesi, hiç tartışmasız bir demokrasi suçudur. Daha önce de hatırlattık Erdoğan’ın saldırıları hem Ticaret Kanunu hem de Sermaye Piyasası Kanunu açısından suç teşkil etmektedir. Erdoğan’ı kurtarma faaliyeti içinde bulunanlar bunu da görmezden gelmişlerdir.***Tayyip Erdoğan siyasi kariyerinin başından beri basınla ilişkilerini düzenleyememiştir. Kendisine açık destek vermeyen “bağımsız” gazetecilerle hep sorunu olmuştur.Hoşuna gitmeyen soruları soran gazetecileri azarlamaya devam ediyor. Örneğin son azarlamaları “yandaş medya”da yer almadı. Meslektaşlarının azarlanmasını içine sindirmek herhalde “yandaş medya”daki gazeteciler açısından zor olmuştur.Özgürce yazı yazan, fikirlerini en açık şekilde savunan bazılarının da basınla ilgili kanunların sıkılaştırılmasını önermesi son günlerin en trajik durumlarından biridir.***Tayyip Erdoğan demokrasi suçu işlemiştir. Suç işlediğinin farkına vardığına ilişkin herhangi bir işaret de görünmüyor. Bütün basın, “yandaş medya” dahil, Erdoğan’dan gerçek bir tavır değişikliği ve “demokrasi özrü” beklemek hakkına sahiptir.Önce bu mesele halledilecek, muktedir başbakan bir demokrasi eğitiminden geçtiğini gösterecektir. Ondan sonra basının sorunlarını tartışırız.“Yandaş medya”daki birçok meslektaş henüz farkında bile değilken bağımsız basın bu sorunları çok tartışmıştır, onlar için tekrar tartışırız.

Devamını Oku