Deniz Feneri hamurunun suyu Almanya’dan gelmeye devam ediyor. Almanya’dan Türkiye’ye gönderilen büyük paraların aktarımında bir medya grubunun yönetimindeki kişilerin adları mahkeme sürecinde telaffuz edilmeye devam ediyor.Tayip Erdoğan’ın geçen haftalardaki öfkesinin asıl nedeni biraz daha ortaya çıkıyor. Söz konusu medya grubu, Tayyip Erdoğan’ı siyasi hayatının başından beri desteklemiştir. 1994 yerel seçimlerinde CHP, ANAP ve DYP’nin ağır yanlışlarının İstanbul Belediye Başkanlığı’na taşıdığı Erdoğan’ın yanındaki ilk destek hep bu grup olmuştur.AKP’nin iktidara gelişinden itibaren bu medya grubu içinde sorumluluk almış birçok kişinin birçok önemli göreve getirildiğini de herkes hatırlayacaktır...***Erdoğan anlaşılan basit bir denklem kurmuş. Ülkenin 6 büyük medya grubu “aile”nin yönetiminde. Üçüncü büyük grubun daha önceki krizler dolayısıyla hükümete herhangi bir şekilde muhalefet etme imkânı yok. Dördüncü grup olan ve Fethullah Gülen’e yakınlığı bilinen medya grubu da uzun süredir AKP’yi ve Erdoğan’ı destekliyor. 2001 krizinde dağılan bir medya grubunun bir parçası da yine AKP’ye yakın kişilerin sahipliğinde ve yönetiminde.Yanlış anlaşılmasın bütün bu gruplarda dünya görüşü ne olursa olsun, ister AKP’ye çok yakın siyasi görüşlere sahip olsun isterse biraz mesafeli olsun, çok sayıda ciddi gazeteci ve yazar da çalışıyor. Bu grupların tahlili yapılırken fikir namusuna sahip yazı emekçilerini her zaman ayırt etmek gerekir.***Deniz Feneri hırsızlığının, bütün bu medya yapısına baktığımızda Tayyip Erdoğan için, son günlerin çok revaçta deyimiyle bir “kırılma noktası” olduğunu görebiliriz. Kendisini en başından beri desteklemiş olan ve medya dışında da işleri olan bir grubun adının, Deniz Feneri hırsızlığına karışmış olmasını Erdoğan kaldıramamıştır. Bunu kendisi açısından bir “vefa” durumu olarak görenler de olabilir.Ama derneğin mahkeme süreciyle ilgili Almanya’dan gelen son haberleri dikkatle okuyanlar olayın ciddiyetini göreceklerdir. Ve Erdoğan’a yöneltilmiş olan “neden” sorusunu soranların sayısı artacaktır. Erdoğan şimdiden bu soruya mantıklı bir cevap hazırlamaya başlasa kendisi açısından iyi olur.
Tayyip Erdoğan başlıktaki üç ifadeyi kendisini eleştiren köşe yazarlarına uygun görmüş. Neden utanmak, sıkılmak gerektiğini, ar damarlarının neden çatladığını açıklayamıyor.Açıklamak gereği de hissetmiyor, çünkü onun etkilemek, etkisi altında tutmak istediği kesime bu mesajlarının nasıl iletileceğini biliyor.Erdoğan eleştiri dozunu aşan, hakarete varan yazılardan söz ediyor. Ama kullandığı “utanmak... sıkılmak... ar damarı çatlamak” gibi ifadelerin kaba hakaret sınıfından olduğunu da herhalde bilmiyor.Demokrasiyi nasıl anladığı bazı beyanları ve çeşitli icraatlarıyla daha önce de defalarca ortaya çıkmış olan Erdoğan, basın özgürlüğünün ne olduğunu, demokrasiyle yönetilen ülkelerde nasıl işlediğini de pek bilmiyor.***Manipülasyon, dezenformasyon gibi ağır kelimeleri arka arkaya sıralayan Erdoğan basın konusunu çok iyi bildiğini göstermeye çalışıyor. Ama köpürmelerinin arasında dedikodu yaparken bir yerde Aydın Doğan için “bir patron ki kendi yazarlarıyla baş edemiyor” ifadesini kullanıyor. Tabii bu da onun için anlaşılmaz bir durum. Anlaması mümkün değil, çünkü onun dünyasında ister yazar olsun ister başka bir görevde bulunsun, insanlar en büyüğün karşısında birer karıncadan ibarettir. Tayyip Bey, kendi yanındaki, yakınlarının yönettiği basın kuruluşlarına bakarak gazetelerin böyle çalıştığını zannediyor.Daha önceki konuşmalarında “yayınlanmadı” dediği haberlerin hepsinin daha önce çeşitli gazetelerde yayınlanmış olduğu kendisine hatırlatıldığı için bu kez de “kerhen yayınladınız” diyor. “Yayınlanmadı” dediği haberlerin yayınlanmış olduğunu görünce herhalde “mahcup oldu”, kendisine yanlış bilgi veren danışmanlarına kızdı, sonra da bu “kerhen” kelimesi bulundu. Başbakan’ın herhalde bu haberlerin yayınlandığı gazetelerin yönetimlerinde “casusları” var ki “haberlerin kerhen yayınlandığı” türünden bilgilere sahip oluyor.***AKP’yi, hükümetini eleştiren, yolsuzluk haberlerini yayınlayanlar “utanması sıkılması olmayanlar, ar damarı çatlamış” yazarlar olacak, ama Şaban Dişli olayı hakkında ağzını açmayan, Deniz Feneri hırsızlığı hakkında tek satır yazmayan gazetelerin, tek kelime etmeyen televizyonların ve bilumum AKP erkânının utanması sıkılması olacak, ar damarı çatlamamış olacak.Vah vah...Tayyip Bey, gerçekten yanlış takıntılarla, yanlış bilgilerle ve anlaşılan bazı sorunların ağırlığıyla kendisini ve bütün ülkeyi zor durumlara sokuyor. Bu yüzden, şu son konuşmalarında düzeyi nasıl düşürdüğünün de farkına varmıyor.
Tayyip Erdoğan dün, geçen hafta söz verdiği gibi Doğan Grubu’na ve Aydın Doğan’a yönelik saldırıya devam etti.Eski iddiaları yeni olaylarmış gibi tekrarladı, cevabı çoktan verilmiş konuları tekrar gündeme getirdi.Bu konuşmanın üslubu da ne yazık ki, Türkiye’nin Başbakanı’nda olmaması gereken bir üsluptu.Erdoğan’ın sinirli konuşmasının bir başka tarafı da her şeyi çok farklı kavram ve konuları birbirine karıştırmasıydı.Başbakan’ın “özgür ve bağımsız basın” konusunda, gazete sahipliği ve “başka iş” yapma konusunda kafası fazlasıyla karışmış. Şu anda AKP’yi en fazla destekleyen ve “majestenin basını” olarak görünmekten çekinmeyen gruplardan bazılarının da doğrudan AKP’li belediyelerle iş yaptığını, bazılarının daha büyük işler için “kayırıldığını” unutmuş. Eğer unuttuysa, bu konularda konuştuğu zaman dünkü duruma düşer yok, unutmamış da bunları gizlemek için o sözleri kasıtlı olarak söylüyorsa, durumun adı “ayıp” olur.*** Erdoğan’ın basının ne olduğu, özgür ve bağımsız basının ne olduğu konusunda fazla bir fikri olmadığı bundan önceki konuşmaları dolayısıyla ortaya çıkmıştı. Ama dün, Erdoğan bu anlamda kendisini de aştı ve kendisinden menkul kıraathane filozofu edasıyla esti köpürdü.Başbakan herhangi bir konuda, hoşuna gitmeyen herhangi bir şeyin yazılmasını, AKP iktidarının en küçük bir şekilde bile eleştirilmesini istemiyor. Nükleer santrale tepki gösteren çevrecilere tahammül edemeyen bir siyasinin nasıl bir medya istediği de bellidir.Başbakan’ın kendisi, sık sık tekrarladığı “şıracı-bozacı” misaline uygun bir basınla yaşamak istiyor. Bu duygusunu tatmin eden bir basın gücüne sahip. Üstelik bu basın gücünün içindeki bütün grupların sahipleri de iş hayatında AKP iktidarı sırasında “temayüz” etmiş kişilerdir.***Erdoğan’ın, “bütün ülkenin başbakanı” olduğunu unutmuş bir halde yaptığı konuşmalarda kullandığı dedikodu üslubunun en acı örneklerinden birini de dün gördük. Doğan Grubu’nda Erdoğan’a karşı yazan bir gazeteci, “bizim patron iyi cevap veremedi” demişmiş... Bir başbakanın bu “miş” üslubuyla dedikodu yapmasını içe sindirmek kolay değil.Üstelik Erdoğan bunu nereden biliyor, kendisine dedikodu taşıyanlar mı söylemiş, yoksa gazeteciler arasında muhbirleri mi var, yoksa Doğan Grubu’nda çalışan bazı gazetecilerin telefonları mı dinleniyor?Kısaca değindiğimiz her bir husus, feci bir durumu ve konuşmacının ruh halini yansıtıyor.Erdoğan’ın dünkü konuşmasındaki “ayıplar” listesi daha da uzatılabilir. Ama danışmanları ve “yandaş medya”, eğer ona bir faydaları dokunsun istiyorlarsa bu “ayıpları” ve bilgi eksiklerini kendisine münasip bir dille anlatmaya çalışsın.
Tayyip Erdoğan, genel olarak bağımsız basına, özel olarak da Doğan Grubu’na saldırıya geçerken bir “popülarite” hesabı yapmış olmalıdır. Hesabının ana dayanağı da son yıllardaki hemen bütün “kime güveniyorsunuz” araştırmalarında medyanın alt sıralarda yer alması olmalı.Bu araştırmaların hemen tümünde yıllardır birinci sırada “ordu” çıkar. Ama son olarak cumhurbaşkanı seçimi sürecinde de görüldüğü gibi, üst sıralarda yer alanların “popülarite”si, her hareket ya da girişimlerinin onaylandığı anlamına gelmez.Siyasi parti tercihlerinde de zaman zaman “kötülerin en iyisi” mantığı çalışıyor, bu mantığın oluşum sürecini iyi izlemeyenler de her zaman sandıktan çıkan sonuçlara şaşırıyor.Erdoğan, Deniz Feneri haberleri dolayısıyla basına saldırıya geçerken yola “beni daha çok seviyorlar” hesabıyla çıkmış olabilir. Ama sadece 1980’den bugüne kadar siyasi iktidarların basına yönelik saldırılarına baktığımız zaman bile, o hesabın hiçbir zaman tutmadığını kolayca görebiliriz.*** Turgut Özal, siyasi olarak en güçlü döneminde basınla kavgaya girişti. O dönemde bütün gazeteler zorunlu olarak yerli kâğıt kullanıyordu ve Özal bir ara devletin ürettiği yerli kâğıda haftada bir zam yaparak bütün basını “batırma”ya çalıştı.Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller de o aşamalardan geçti. Mesut yılmaz kendi denetiminde bir medya grubu kurulması için bazı girişimlerde bulundu. O girişimlerin sonuçları biliniyor.Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, “AKP’ye yakın medya gücü” yaratmakta Tayyip Erdoğan hepsinden daha başarılı olmuştur.Şu anda ülkenin ikinci büyük medya grubunun yanı sıra üç önemli grup daha iktidar partisi çizgisinde yayın politikaları izliyor.Bu yayın organlarının, örneğin Deniz Feneri rezaletiyle ilgili haberleri görmezden gelmeleri belki kendi okuyucu ve izleyicilerinin bu konulardan bir süre uzak kalmasını sağlar. Ama sonuçta iletişim imkânlarının ve bilgi edinme yollarının olağanüstü çoğaldığı, çeşitlendiği bir dünyada yaşıyoruz. AKP’ye yakın gazeteleri okuyanlar da belki biraz geç olacak ama, sonunda deniz Feneri rezaletini öğrenecek. Şu anda sadece Doğan Grubu’na yöneltilen suçlamaları biliyor olabilirler, ama bu iddialara verilen cevaplar da sonsuza kadar kendilerinden saklanamayacak.***Ergenekon soruşturmasıyla ilgili durum da böyle. Bazı yayın organları bu haberlere uzak durmaya çalıştı, ama sonuçta herkes her şeyi öğrendi.Tayyip Erdoğan’ın hesabındaki yanlışlığın temeli, kendisinden önceki onlarca siyasi gibi, basına bakışındaki sakatlıktır. Bugün kendilerinden bazı şeyler gizlenenlerin, aldatıldıklarını öğrendikleri zamanki tepkilerinin ne olacağını henüz Erdoğan da AKP erkânı da “yakın medya” da bilmiyor.Halkın az bilmesi üzerine kurulan her hesap yanlıştır. İnsanlar öğrenir, öğrendikleri zaman da iktidara yakın medya gücü bir balona dönüşür. 1950-60 arasında böyle oldu, Demirel döneminde böyle oldu, 12 Eylül askeri yönetiminde de böyle oldu. Özal, Çiller ve Yılmaz dönemlerinde de aynı durum yaşandı. Ve bütün yanlış hesaplar da kendisinde büyük güç vehmeden siyasilerin hayal kırıklığıyla sonuçlandı.
AKP yöneticisi Dengir Mir Mehmet Fırat da dün, genel başkanının bıraktığı yerden mahalle dedikodularına devam etti.Daha önce de söylendi: Eğer hedef alınan grubun herhangi bir yasa dışı faaliyeti varsa, gerekeni yaparsınız. Ama bulamıyor da mahalle dedikodusu üslubuyla iddialar ortaya atıyorsanız bu, iftiraya girer, şantaja girer.Erdoğan büyük saldırısının ucunda “bir hafta süre veriyorum” demiş ve hafta sonunda partisinin İstanbul kongrelerinde konuşacağını söylemişti.Yardımcısı Fırat’ın dün aynı üslupla ortaya çıkması, Erdoğan’ın hafta sonuna kadar sabredemeyeceğini gösteriyor.***Başbakan’ın Deniz Feneri hırsızlığı haberlerini bahane ederek Doğan Grubu’na saldırmasının nedenleri de tam anlaşılmış değil.Bir görüşe göre Deniz Feneri hırsızlığına ilişkin soruşturmanın biraz daha derinleşmesi durumunda, doğrudan AKP olmasa bile AKP’ye yakın görünen bazı çevre ve grupların canı yanacaktır.Erdoğan da “en iyi savunma saldırıdır” diye düşünmüş ve saldırıya geçmiştir.Bazı yazarlar tarafından da “psikolojisine” yönelik bir başka yaklaşım dile getirildi. Buna göre Erdoğan zaten geçen yıl cumhurbaşkanı olmak istiyordu Gül’ün Ermenistan gezisi ile hem içerde hem de uluslararası kamuoyunda ilgi görmesinden ve çok geniş bir destek almasından pek hoşlanmadı. Hemen bütün gazeteler ve televizyonlarda, onlarca köşe yazısında Gül’ün Erivan gezisinin övülmesi üzerine bu saldırıyı yaparak “rol çaldı.” Eğer amaç ve güdü böyleyse Erdoğan başarılı olmuştur. Çünkü Erivan gezisinin ertesi günü kamuoyu tümüyle Erdoğan’ın saldırısına dönmüş, gazete manşetlerini bu konu işgal etmeye başlamıştır. ***Bir görüş daha var. Buna göre Erdoğan mart ayında yapılacak yerel seçimler öncesinde böyle bir medya savaşına girişerek kamuoyunun bir kesiminin bütün dikkatini yolsuzluk, hırsızlık haberlerinden uzaklaştırmak istedi. Yerel seçimler yaklaştıkça görevdeki belediye başkanlarının icraatları daha fazla sorgulanmaya başlar, daha önce dikkati çekmemiş olan bazı parasal meseleler ortaya çıkar, başarısız belediye başkanları daha fazla sorgulanır olur. Erdoğan da, önümüzdeki dönemde kendi açtığı bir kavgayı sürdürerek yerel seçimler öncesi havayı değiştirmek istemiş olabilir.Bu görüşlerin, yorumların hepsi doğru olabilir.AKP yöneticisi Fırat’ın mahalle dedikodularını tekrarlayarak savaşa katılması Tayip Erdoğan’ın “kendi medyası”ndan aldığı destekten fazla memnun olmadığını da gösteriyor.Yine de Erdoğan’ın şunu hatırlaması gerekiyor: Geçen yıl arka arkaya yaşanan krizler AKP’ye olan desteği artırmamış azaltmıştır. Ancak ortam biraz sakinleşince AKP eski desteğine kavuşmuştur.
Tayyip Erdoğan’ın “benim o kadar köşe yazarım, silahşörüm yok” sözünün ardından çok daha fazla tepki gelmesi beklenirdi. Gelmedi. AKP’ye “yakın” gazetelerde yazanlar arasında bu sözden alınan, kendi yaptığı işin niteliğini savunan da olmadı. Oysa bu yayın organlarında entelektüel kapasitesi, bilgi birikimi yüksek birçok yazar çalışıyor.Bu gazetelerde her gün önemli siyasal ve toplumsal tahliller de yer alıyor. Ama yazarlar Erdoğan’ın sözleri üzerine susmayı tercih etti.***Fikir bağımsızlığını savunuyorsanız, birilerinin de AKP’ninkine yakın fikirler savunmasını yadırgamamalısınız. Siz böyle düşünürsünüz, başkaları başka türlü düşünür. Siz fikirlerinizi özgürce yazarsınız, onlar da fikirlerini özgürce yazma hakkına sahiptir. İşte burada bir soru: Özgürce yazma hakkına sahip midirler?Bu soruyu sorarsak Türk basınının tümüne bakmamız gerekir. O zaman da şunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Erdoğan’ın saldırdığı medya grubu içinde AKP’nin siyasetlerine yakın duran birçok isim bulunuyor. Tabii ki aralarında tavır farkı var. Bazıları geleneksel merkez sağ ve muhafazakâr düşünce adına AKP’ye yakın duruyor, bazıları ise şu andaki demokratik dengeler içinde AKP’yi desteklemek gerektiğini düşünüyor. Bu yazarlar, kendi fikir yapılarına uygun tavırlar almışlardır.Kendilerini bağımsız hisseden çok sayıda köşe yazarı da bazı durumlarda AKP’nin tavrını savunmuş ya da AKP’ye yapılan haksızlığa karşı çıkmıştır. Yine aynı yazarlar AKP’nin yanlışlarını da kendi düşüncelerine göre yazmıştır. Ve tabii ki hem AKP hem de AKP düşmanları tarafından “hasım” olarak görülmüşlerdir.***AKP’ye yakın medya gruplarına baktığımızdaysa bu partiyi, hükümeti eleştiren bir tavır göremiyoruz. Örneğin bir hanım milletvekilinin her okula ibadethane açılması fikrine bile aşırı kibarca karşı çıkıldığını hatırlıyoruz.Bu gazetelerde yazanların fikirlerine zaman zaman katılmak mümkündür. Ama “benim köşe yazarlarım, silahşörlerim” olarak görülmeye karşı çıkmanın, bu yazı ve fikir emekçileri için hayatını fikriyle, kalemiyle kazanan herkes için önemli bir nirengi noktası olduğunu düşünüyoruz.“Erdoğan’ın köşe yazarı, silahşörü” gibi görülmeyi, AKP’ye yakın gazetelerde yazan çoğu fikir insanının hak etmediğini de açıkça söyleyebiliriz.Bu lafın altında kalmaya devam etmeleri, mesleğimizin üzücü anılarından biri olacaktır.
Gündem ister istemez medyanın yolsuzluk, hırsızlık ve değişik adli meselelere nasıl yaklaşacağı üzerinde yoğunlaştı.Kim kızarsa kızsın, bağımsız bir basın kuruluşu nerede bir haksızlık, hırsızlık, uğursuzluk, yolsuzluk tespit ederse bunu yazar.Yazarken de kimin aleyhine bir durum yaratacağını, kimi üzeceğini ya da kızdıracağını düşünmez.Düşüneceği, bir haksızlığı herkese duyururken başka bir haksızlık yapmamaktır. Gazete gibi üretimi zamana bağlı bir ürünü ortaya çıkarırken yanlış yapılmaz mı, tabii yapılır. Eğer bir yanlış varsa, söz hakkı kullanımında bir eksiklik varsa, bunu yine basın onarır. Yolsuzluk, hırsızlık haberlerinde tabii ki en sağlam kaynak, eğer varsa “resmi” belgelerdir. Gazete bu resmi belgelerde herhangi bir yeni unsur bulursa onu da kamuoyuna duyurma görevini yerine getirir.***Bundan otuz yıl önce dönemin Başbakanı Demirel’in yeğeninin, akrabalık ilişkisinden yararlanarak haksız kazançlar elde ettiği gazeteler, gazeteciler tarafından ortaya çıkarılmıştı. Elde birkaç resmi rapor vardı ama işin sonunu ancak yargı getirebilirdi. Nitekim öyle oldu, yargı işin üzerine gitti ve haksız kazançların nasıl elde edildiğini ortaya çıkardı. Olay başbakanla doğrudan bağlantılıydı, çünkü zanlı öz yeğeniydi. Ama basın da görevini yaptı, yargı da görevini yaptı.Deniz Feneri olayı da çok farklı değildir. Yine iktidar partisine “yakın olma” durumu vardır, bu kez istismar aracı dini duygulardır. Ama bütün bu olaylar aslında birbirinin aynıdır, haksız para edinme faaliyetleridir.***Deniz Feneri olayında Almanya’da yapılan soruşturmanın belgeleri Türk gazeteleri, “bazı” Türk gazeteleri tarafından aktarıldı ve bunun içerdeki uzantısının da belirlenmesi gerektiği vurgulandı.Bu uzantıların boyutu şu anda tam anlamıyla bilinmiyor. Olaya biraz serinkanlı bakıldığında ve “mahalle dedikodusu” üslubunun dışına çıkıldığında yapılacak tek şey var: Yargının görevini yerine getirmesini sağlamak.Basın görevini yapacaktır, yargı kendi görevini yapacaktır, yönettiği toplumun temizliğine özen gösteren siyasi de kendi görevini yapacaktır.Bu görevler birbirine karıştığında sorunlar içinden çıkılmaz hale gelebilir. Yargının da siyasinin de kendi işlerini tam olarak yapıp yapmadığını izlemek basının görevleri arasındadır.Bu yazı biraz özet bir gazetecilik dersi gibi oldu. Ama basının ne olması gerektiği konusunda fazla fikir sahibi olmayanların gürültü çıkardığı ortamlarda “temel ders” lerin tekrar aktarılması gerekebiliyor.
Bu sayısı az olan köşe yazarları Tayyip Erdoğan’ın köşe yazarları. Kendisi aynen öyle söyledi: “Senin maaşlı köşe yazarların var, silahşörlerin var. Benim o kadar köşe yazarım, silahşörüm yok.” Bu cümle Erdoğan’ın Doğan Grubu’na karşı, Deniz Feneri hırsızlığı haberlerini gerekçe göstererek açtığı savaşın mantığını gösteriyor.Tayyip Bey bir savaşa girmiş ama onun köşe yazarı sayısı daha azmış... Bu, sadece Doğan Grubu gazetelerinde çalışan gazetecilere, köşe yazarlarına değil, AKP’ye yakın gazetelerde yazanlara da ağır bir hakarettir.Basın özgürlüğü... Bağımsız basın... Özgür basın... Fikir özgürlüğü... Köşe yazarının fikirlerini özgürce savunabilmesi... Farklı fikirlerin uygarca tartışılması... Bunların hiçbiri Erdoğan için bir anlam ifade etmiyor. O, köşe yazarlarını saymış, “kendisine ait olanların” daha az olduğuna karar vermiş.Erdoğan “köşe yazarı” nın arkasına “silahşor” kelimesini de ekliyor. Onun için köşe yazarı silahşor demekmiş. Tayyip Bey’in köşe yazarlığını yapan, aslında kendisine ait olan “silahşör” sayısı da azmış...***Deniz Feneri hırsızlığı ile ilgili haberlere gelirsek... Bu konuda “Tayyip Erdoğan’a ait olmayan” basında çok sayıda haber yayınlandı. Haberlerin bazıları fenerin ucunun Başbakanlığa kadar ulaşabileceği iddialarını içeriyor. Bunların doğruluğu soruşturmanın devamında ortaya çıkacaktır.“Tayyip Erdoğan’a ait olan basın” gibi “siyasi iktidardan bağımsız basın” da Ergenekon soruşturması ve davasıyla ilgili en küçük iddiayı bile haber yaptı. Ki bazıları da meslek etiği açısından eleştirilebilir.Konu Ergenekon olunca her bilgi kırıntısının haber olması doğaldır, konu Deniz Feneri hırsızlığı olunca “birilerini” rahatsız edecek haber yapılamaz... Başbakan’ın ve çevresinin “habercilik” ve “gazetecilik” le ilgili mantığı bu kadar basittir. Bu kadar basit olduğu için de köşe yazarlarını silahşor olarak görüyor ve “bana ait olanlar-olmayanlar” ayrımına gidiyor.***Başbakan’ın “mahalle dedikodusu” üslubuyla basın savaşına girişmesinin Tansu Çiller’in son dönemini andırdığını dün yazmıştık. Ama dünkü konuşması Erdoğan’ın bu üslubu en alt düzeyde devam ettireceğini gösteriyor.“Sana bir hafta süre...” dedi... Bu bir hafta süre içinde o da bir şeyler açıklasın... Deniz Feneri hırsızlarının çalıp Türkiye’ye gönderdiği paraların nerede olduğunu açıklasın... Şaban Dişli’nin 1 milyon dolarını açıklasın... Sabah-atv grubunun satışını açıklasın... Gaziantep’teki arsa vurgununu açıklasın... Tayyip Bey’in söylediği gibi “bu hamurlar da daha çok su kaldırır...” “Sana bir hafta süre...” diye başlayan, “mahalle” düzeyindeki bir tehdit ve şantaj üslübu değil Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na, hiç kimseye yakışmaz, yakışmamalıdır.