Bundan 10 yıl önce bile ancak hayal olabilecek bir olay gerçekleşti, bir zenci, resmen ABD’nin başkan adayı oldu.11 Eylül travmasını yaşamış Amerikan toplumunun, bu travmanın sonuçlarından kurtulma ve bir değişim yaşama talepleri Obama’nın dünyanın en güçlü koltuğuna oturmasıyla tamamlanacak.Tabii “oturacağı” kesin değil. Amerikan toplumu üzerinde etkili olabilecek herhangi bir gelişme ibrelerin tekrar “Bush’un politikalarının devamı” nın tercih edilmesine de dönebilir. Ama seçim sonucu ne olursa olsun, Obama’nın adaylığı bile bütün dünyayı etkileyecek bir devrim sayılmalıdır.60’lı hatta 70’li yıllarda ırkçılığın etkisi altında yaşayan Amerikan toplumunun bugün bir zenci başkan adayı belirlemesi, bu ülkenin kuruluşundan itibaren yaşanan bir zorunlu hastalığın geride bırakıldığının en somut göstergesidir.***Amerikan toplumu da bütün toplumlar gibi savaş istemiyor, daha iyi yaşamak istiyor, çocuklarına güvenli bir dünya bırakmak istiyor.11 Eylül’ün ardından Bush yönetiminin seçtiği “savaş” politikaları o günün koşulları içinde toplumdan destek bulmuştu. Ama zaman geçtikçe radikal İslâm’la mücadelenin bu politikalarla mümkün olmadığı hem Irak’ta hem de Afganistan’da görüldü.Savaşlar ekonominin belli kesimlerine canlılık getirebilir, ama sonuçta kaçınılmaz olarak toplumun bütününde hem maddi hem de manevi açılardan olumsuz etkilere yol açar.Obama’nın başkan adaylığı Amerikan toplumunun savaşçı politikaların olumsuz etkilerini yaşayarak gördüğünü de gösteriyor.***Barack Obama’nın, adaylığı kesinleştikten sonra yaptığı konuşma da aslında Amerikan toplumunun beklentilerine cevaplar veriyordu.Obama bu konuşmasında birkaç taahhütte bulundu.Birincisi, radikal İslamla mücadele için yeni yöntemler bulunacağıydı. Bu, ABD’nin Bush yönetimindeki “dünya jandarması” konumunun değişeceği anlamına geliyor. Eğer gerçekleşirse, Obama’nın sözünü ettiği bu “tarz” değişikliği, bütün dünyadaki krizlere dönük daha yapıcı politikaları da tetikleyecektir.Obama, zenci olması dolayısıyla “zencici” politika izlemeyeceğinin güvencesini de verdi. Bunun yanı sıra ekonomi politikalarının alt sınıfları kollayacak şekilde değiştirileceğini de söyledi.***Amerikan toplumunun yaşamaya başladığı bu devrimin etkileri kaçınılmaz olarak bütün dünyaya yansıyacaktır.Bize de yansıyacaktır, hem de çok kuvvetle yansıyacaktır. Irak ve Kuzey Irak olarak yansıyacaktır, Ermenistan olarak yansıyacaktır, Kürt meselesi olarak yansıyacaktır, hatta Avrupa Birliği üzerinden “demokrasi” olarak yansıyacaktır.Biz ise her zamanki alışkanlığımızla Amerika’da başlayan devrimin dünya ve bizim üzerimizdeki etkilerini tartışmak yerine kendi kısır ve küçük dünyamıza kapanmış şekilde hayatımıza devam ediyoruz. Sonra da olup bitenler karşısında şaşırıyoruz.Bütün devrimler, gerçekleri göremeyenleri, gelişmeleri anlamayanları şaşırtır.
Gürcistan krizi başladığı sırada Batılı bir analisit Türkiye’nin “çapraz ateş” altında kalması ihtimalinden söz etmişti.Bu öngörü çok hızlı gerçekleşti ve şu anda Türkiye tam anlamıyla çapraz ateş altında.Rusya, Türkiye’yi Karadeniz’e geçiş izni verdiği NATO gemileriyle ilgili olarak uyarırken, Türk ihraç ürünlerine gizli bir ambargo da uygulamaya başladı.Ve Rusya’nın Türkiye’ye baskı uygulamak için sahip olduğu çok önemli bir başka imkânı daha var, o da enerji...Umut bağlanmış birçok önemli enerji hattı projesinin gerçekleştirilmesinin Rusya’nın onayına bağlı olması yanısıra şu anda da Türkiye, enerji alanında Rusya’ya bağımlı.***ABD ve Avrupa Birliği ile Rusya’nın restleşmeye devam ettiği bir ortamda AKP hükümetinin “büyük oyuncu olma hevesi” hayalden de öte bir durumdur.Uluslararası arenada büyük oyuncu olabilmek için elde “büyük kozlar” bulunması gerekir.Oysa Türkiye şu anda büyük kozlara değil, büyük “açık”lara sahiptir.Rusya pazarına yapılan ihracatın fiilen durdurulmasının arkasından bir enerji “baskısı”nın gelmesini de beklemek gerekir.***Türkiye’nin bu krizdeki sıkıntısı sadece maddi değildir, aynı zamanda “siyasi” iki mesele de Türkiye’yi zorluyor.Bunlardan biri Kuzey Irak’taki Kürdistan diğeri de Kıbrıs’tır. Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesinin gerekçesi, Gürcistan’dan ayrılma kararı almış olan iki özerk bölgenin hakkının savunulmasıdır.Türkiye, Kosova’nın ayrılmasını ve bağımsızlığını destekledi ve tanıdı. Buna karşılık Güney Osetya ve Abhazya konusunda aynı tavrı almadı, Gürcistan’ın politikasına daha yakın durdu.Kıbrıs’ta Türklerin ayrılma ve bağımsızlık hakkını savunurken Kuzey Irak’taki Kürtlerin kendi iradeleriyle bağımsız bir devlet kurma haklarına karşı çıkıldığında, çapraz ateşin siyasi temelleri kendiliğinden atılmış oluyor.***Uluslararası arenada oyunlar çok daha büyük ölçeklerde oynanırken AKP hükümetinin, bunca ekonomik ve siyasi “söküğü” unutup büyük oyunculuk hevesine kapılmasının hiçbir mantığı yoktur.Şu anda amaç ancak bu çapraz ateşten kendini kurtarmak ve büyüyen krizin dışında kalmak olabilir.
PKK’nın Türkiye’nin Kürt vatandaşları üzerindeki etkisi ya da “tahakkümü” bütün karşı hamasete rağmen bir gerçektir. Bu etkiyi sağlayan unsurlar arasında hem en uzun isyanın getirdiği prestij var hem terörle sağlanan korkutma, sindirme...PKK’nın, Öcalan’ın politikalarının tersine davranan ya da konuşan Kürtlerin birçoğu öldürülmüş ya da sindirilmiştir.Daha önce kurulmuş ve kapatılmış partilerde olduğu gibi DTP’de de açık bir PKK “etkisi” vardır. PKK’lı olmayıp DTP’de siyaset yapmak isteyenlerin yolları kesilmiştir.Bu siyasi parti, bütün ülkenin partisi olmak yerine etnik siyaset yapan bir parti, “demokrat” bir parti olmak yerine “yukarının güdümündeki” bir parti olmuştur.Düzlem ne olursa olsun, görmeye niyeti olanlar gerçekleri görür. PKK’nın tahakkümü altında gerçekleri söylemek, Kürtler için kolay değildir.***Bir süredir DTP’de PKK tahakkümünden kurtulma ve “silaha karşı” tavır alma girişimleri görülüyor. Partinin Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün son olarak “silahla siyaset”e açıkça ve tereddütsüz karşı çıkması, çok kullanılan deyimle, bir “kırılma noktası” olabilir.Silahın ve terörle siyasetin bu ülkenin gündeminden çıkması için uğraşanların iki taraflı baskılar altında, bazen de “vatan haini” suçlamalarına muhatap olarak seslerini fazla yükseltememiş olmaları, yakın geçmişin gerçeklerindendir.Terörist isyanın başlamasının üzerinden çeyrek yüzyıl geçti ve bu süre, ülke tarihindeki gerçek anlamıyla “kayıp yıllar” dönemlerinin en önemlilerinden biri oldu.Silahla demokratik talepte bulunma, “davayı” dünyaya duyurma dönemleri artık çok geride kaldı. Bütün dünyada demokratik talepleri dile getirmenin tek yolu demokratik yöntemler. Ahmet Türk’ün silahlı siyasete bu kadar açık karşı çıkmasının ardında kuşkusuz aynı görüşte olanların seslerini yükseltmeye başlamış olmaları da bulunuyor.Türkiye’nin Kürt halkı PKK’yı ve terörü net olarak reddettiği anda bütün ülkede demokrasi bir sınıf daha yukarı çıkacaktır. Şehit olmadığı zaman duygusal tepkilerin sömürülmesi de mümkün olamayacak, demokrasiyi yontma bahaneleri azalacaktır.***DTP’de Ahmet Türk’ün çıkışının mutlaka arkası gelmeli ve bu siyasi parti, PKK ile arasındaki ipleri tümüyle koparma yoluna girmelidir.DTP bu işlevinin bilinciyle siyaset yaptığında bütün Kürtlerin terörün zararlarını açıkça tartışmaları da mümkün olacak ve onlar da başka bir “hayat” olduğunu görebileceklerdir.PKK’nın ilk terör eylemi sırasında doğanlar şu anda çoluk çocuk sahibi kişiler. Hayatlarının en güzel döneminde böyle yaşatılmalarının hesabını sormaya bir an önce başlamaları gerekiyor ki çocukları da aynı şeyleri yaşamasın.
AKP için açılan kapatma davasının ardından farklı nedenlerle çokları “oh” çekti. Demokrasi açısından bakan da, ekonomik istikrar gözlüğüyle bakanlar da sonuçtan memnun kaldı.Karara olumlu bakanların önemli kesimi, AKP’nin tepesi ve örgütüyle bu gerilimden bir ders çıkaracağı, daha “demokrat” bir siyasete yöneleceği beklentisindeydi.Birkaç farklı olayı arka arkaya sıraladığımızda AKP ve çevresinin henüz durumun fazla bilincinde olmadığı kuşkusuna kapılmak mümkün.***Örneğin bir hanım milletvekili çıktı, gençleri eğlence hayatından uzaklaştıracak ve ilkokuldan başlayarak dini vecibelere yönelmelerini sağlayacak bir öneri getirdi. Her eğitim kurumuna her inanç için ibadethane gibi bir cin fikrin mucidi olan bu hanıma Tayyip Bey bile kızmış, ama gizli gizli kızmış... Kamuoyu önüne çıkıp bu mantığın halkı biraz daha bölecek, birbirinin yaşantısına müdahale etme ortamını genişletecek olan gerçekten “bölücü” ve “dini kullanan” bir mantık olduğunu söylemedi. Tayyip Bey de söylemedi, AKP çevresindeki liberal çevreler de. Önemsiz bir olay muamelesi yaparak görmezden geldiler.***Son birkaç günde yine eski hamam eski tas olayları görülmeye başladı. Bunlardan biri, İstanbul Belediyesi’nin lokanta işletme ve “halka açık içkisiz lokanta zinciri” girişimidir. Belediyenin böyle bir tarz lokanta işletmeciliğine neden girdiğini açıklamak oldukça zordur.Bir başka örnek de Ankara’da bir esnafın gece içki sattığı için dayak yemesi olayıdır. Bu olayın görüntüleri ortaya çıktığında da şöyle bir kuşkunun uyanmaması mümkün değil: Yakın bir gelecekte elleri sopalı “kamu görevlileri” geceleri dolaşarak içki satılan ve içilen yerlerde terör estirmeye mi başlayacak?*** Tayyip Bey’in nükleer santral konusunda çevrecilere yönelik sözlü saldırısının ardından “kamu kuvvetleri”nin çevrecilere “saldırıya” geçmesinde de yalakalıktan öte bir durum vardır. Çevreyle ilgili olarak Başbakan’dan farklı görüş savunanlara kamu gücüyle saldırmanın arkasını düşünmek bile istemeyiz.AKP’nin tepesinin ve tabanının unuttuğu bir nokta var. Siyasi parti kapatmalarıyla ilgili yasal bir değişiklik halen yapılmış değildir ve Yargıtay Başsavcısı yarın yeni bir dosyayla Anayasa Mahkemesi’ne gidebilir.Şaban Dişli olayında “etik” bir tepki gösteremeyen AKP’nin belediyenin “içkisiz lotantalar zinciri” girişimini açıklaması, büfeci döven elleri sopalı kamu görevlilerini savunması da mümkün değildir.AKP’nin demokrat ve liberal bir merkez sağ parti olacağı umudu halen var. Ama herhalde her geçen gün onların da bu umutları zayıflıyor.
AKP “demokrat” bir parti midir? Değildir. “Demokrat” bir siyasi partide Şaban Dişli olayı gibi bir olayı partililer hemen tartışma konusu yapar, partinin “temiz”liği için uğraşır.AKP “demokrat” bir parti olmadığını sürekli olarak liderinin ağzından da tekrar ediyor. Lider, kendi “çevre” anlayışıyla çevrecilere saldırdı, polis de çevrecilere saldırdı. Lider diyemedi ki “arkadaşlar ben onlarla çevrenin nasıl korunacağı üzerine tartışıyorum, ben farklı görüşteyim diye onlara saldırmanız ayıptır...” *** AKP “demokrat” bir parti değildir de CHP “demokrat” bir parti midir? O da değildir. Demokrat olmadığı, Genel Başkan’ın karşısına aday çıkması ihtimalini yok eden tüzüğünden ve uygulamalarından bellidir. Ve bu “demokrat olmama” durumu günlük hayatta da bir anda ortaya çıkıverir.Partinin bir ileri geleni bir toplantıda kendisinin adını anons etmeyen sunucuya saldırır, yardakçıları da adama vurur.Demokrasinin yerleşmesi, ilerlemesi ve ülkenin “muasır medeniyeti” yaşaması için güvence olması gereken iki büyük siyasi parti de, varlık nedenleri demokrasi olmasına rağmen “demokrat” değildir.O kadar milletvekili, o kadar parti yöneticisi, o kadar belediye başkanı bulunan kocaman partilerde herkesin bu kadar aynı fikirde olması doğal değildir. Son günlerden birkaç örneği tekrarladık, biraz daha gerilere gidersek, bu örnekler Ergenekon iddianamesi boyutlarına ulaşabilir.*** AKP’yi “bu dönemde” destekleyen “liberaller” de ne kadar demokrattır? AKP’yi her eleştirenin “ulusalcı” olduğuna, türban konusunda farklı düşünmenin “demokrasi karşıtlığı” olduğuna inanır ve bunda ısrar ederseniz, demokratlığınız tartışmalı hale gelir.AKP’nin karşısında yer alan kesimin demokratlığı da tartışmalıdır. Onlar da kendileri gibi düşünmeyen herkesin “AKP yardakçısı” olduğuna, “satın alınmış” olduğuna inandığı için onlarla da sağlıklı bir tartışma mümkün olmuyor.İktidar partisi ve ana muhalefet partisi “demokrat” değilse o ülkede demokrasinin ayakları zaten budanmış demektir.Demokrasi yollarını demokrat olmayan siyasi partilerle, siyasi hareketlerle açmaya çalışmak da ülkemizin en büyük “ekstrem tenakuzu” olmaya devam ediyor.Demokrasi için çalışan bir “demokrat parti”nin yokluğu önümüzdeki dönemde çok daha fazla hissedilecektir.
Çok kötü bir anımız var. Gürcistan olayının ardından hemen onu hatırlamamız da çok doğaldır.Goeben ve Breslau adlı Alman gemileri boğazlardan geçip Karadeniz’e çıkmış, Sivastopol’u bombalamış ve çöküş sürecindeki Osmanlı, kendisini Birinci Dünya Savaşı’nın göbeğinde bulmuştu.Bu olay bir kaza değildi, yönetimdeki İttihat ve Terakki’nin önde gelenleri Osmanlı’yı zaten Almanya’nın yanında savaşa sokmak istiyordu...Son günlerde de NATO ülkelerine ait gemiler Boğazlar’ı geçip Karadeniz’e çıkıyor. 1936 tarihli Montrö (Montreux) Sözleşmesi Karadeniz’e limanı olan ve olmayan ülkelerin gemilerinin boğazlardan geçiş kurallarını düzenlemiştir.Şu ana kadar bu kurallar çiğnenmiş değildir.***Gürcistan’ın Güney Osetya operasyonuna Rusya’nın verdiği ağır karşılıkla birlikte dünya ciddi bir gerilim daha yaşamaya başladı.Bu gerilimin bir yanında Rusya diğer yanında da Gürcistan’ı koruyan Batı ve NATO bulunuyor.NATO üyesi Türkiye de gerilimin giderilmesi için bazı girişimlerde bulundu, taraflarla temas etti ve bir “Kafkas Paktı” projesi ortaya attı.ABD yönetimi ise böyle bir projeden haberleri olmadığını söyledi.Türkiye için, ABD ile Rusya’nın karşı karşıya geldiği her durumda “son derece ustalıkla oynamak” zorunluluğu vardır. Çünkü Türkiye hem NATO üyesidir, ABD’nin “stratejik müttefiki”dir ve hem de Rusya, kuzeydeki büyük komşudur ve öyle kalacaktır.Dış politikada, her alana aynı anda hamle yapmak belki hamleleri yapanın kendisini “büyük oyuncu” gibi görmesine yol açar. Ancak “büyük oyuncu” olmak da her zaman olumlu sonuçlar vermez.AKP hükümeti Gürcistan krizinde de “büyük oyuncu” gibi davranıyor. Uluslararası platformda büyük oyuncu olabilmek için bazı “rahatlıklar”a da sahip olmak gerekir.***Karadeniz’e çıkan NATO ve ABD gemileri konusunda Rusya halen bekleme konumunda. Ancak Rusya, Montrö’ye uygun bir uygulama olsa bile bu gemilerin kendi güvenliği için tehdit oluşturduğunu savunarak geçişlerin durdurulmasını da talep edebilir.Böyle bir durumda Türkiye çok sıkışık bir pozisyonda kalacak ve krizin içinden sıyrılma başarısını gösteremezse iki tarafla da sıkıntı yaşayacaktır.Dış politikada fazla atak davranmanın her zamanki tehlikelerinden biri, elini uzatırken kolunu kaptırmaktır. AKP hükümeti ise, daha önce de çeşitli örneklerini gördüğümüz gibi, “büyük oyuncu” olmaya çok hevesli. Bu heves üzerinde biraz daha dikkatle durulması faydalı olacaktır.Fazla heves, olmadık belaların habercisidir.
Olimpiyatlar gibi büyük spor organizasyonları öncesinde yetkili ve sorumlu zevatın nutukları hep aynıdır. Milli duyguları kaşıyan, ne kadar önemli olduğumuzu hatırlatan, “bize yakışacak” sonuçları erkenden müjdeleyen her türlü laf edilir.Bir sonraki aşama ise hep başarısızlığın gerekçelerini anlatma aşamasıdır.Vazgeçilmez gerekçe her zaman “spora az yatırım yapıyoruz” dur ve bu laf çeşitli şekillerde tekrar edilir.İkinci gerekçe de yine vazgeçilmezlerden biridir, “şanssızlıklar” arka arkaya sıralanır.Bu arada bütçede spora ayrılan pay ile ilgili rakamlar da bolca konuşulur. Birkaç kritik gün böylece geçirilir ve sonra yine her şey eski haline döner.***Olimpiyatlar aslında uzun süredir ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin spor alanında sınandığı bir platform. Gelişmişler ve gelişmişler sınıfına yeni katılmış ülkeler madalya yarışında başı çeker, birkaç azgelişmiş ülke de bazı spor dallarında özel başarılar gösterir.Türkiye’nin “özel” başarı alanı hep güreş olmuştur. Sonra Turgut Özal’ın Naim Süleymanoğlu’nu Bulgaristan’dan “satın almasıyla” birlikte halterde aşama kaydettik, ardından yine bazı “devşirme” faaliyetleriyle atletizmde de sesimizi duyurduk.Fakat Pekin Olimpiyatları’nda güreşi de kaybettiğimizi anladık. Transfer atletlerimiz ise beklenen başarıları kazanmış gibi oldu, biraz ferahladık.Bu olimpiyat oyunlarının tümüne baktığımızda bir tek şey görüyoruz: Gelişmiş ülkeler arasında değiliz.Futbolla yatıp kalkıyoruz ama gelişmiş ülkelerde futbol oynayabilen gençlerimizin sayısı üçü beşi geçmiyor. Bu, dünya futbol piyasasında da yerimizin fazlasıyla geride olduğunu gösteriyor. Milli futbol takımımızın son Avrupa Şampiyonası’nda kazandığı başarıya kendimiz de inanamadık.***Bütün dallarıyla spor, uzun süredir gençlerin mucize yarattıkları bir alan değil. Yönetim, planlama ve yatırım olmadan her başarının en azından geçici kalacağı bir büyük alanda köy delikanlılarının sırtlarını sıvazlamakla başarılı olmak imkânsız.Birileri artık spor reformunu da gündeme alsın. Olimpiyatlar öncesindeki çocuk kandırma nutukları bırakılsın, anlamsız gerekçelerle “koltuk koruma” faaliyetleri de sona ersin.Sporun bütün dallarının zevkini, bu kavramın içerdiği insani gelişmeye uygun olarak çıkarabilelim.
Başbakan Erdoğan, Rize’de çevrecilere kızmış ve demiş ki: “Dünyanın her yerinde çevreciler var, bu insanlar boş vakitlerinde bu işi yapıyorlar...” Aslında Erdoğan “boş vakitlerinde boş işlerle uğraşıyorlar” demek istiyor olabilir. Herhalde “ne güzel, boş vakitlerinde insanlığa faydalı işlerle meşgul oluyorlar” demek istememiştir. Öyle demek isteseydi daha açık söyleyebilir, çevreye duyarlı insanlara çabalarından dolayı, başkalarını da uyardıklarından dolayı teşekkür ederdi.***Erdoğan, Sinop’da nükleer santral kurulmasına karşı yürüyüş yapanlara kızıyor.Nükleer santrale bütün dünyada tepki gösteriliyor. Birçok ülkede nükleer santral yapımı durduruldu, bazılarında sökümler bile başladı.İnsanlık, dünya için önemli tehlikeler yarattığı tecrübelerle sabit olan nükleer enerjinin yerine geçebilecek değişik ve “temiz” enerji kaynaklarını ve teknolojilerini aramaya devam ediyor.Güneş ve rüzgâr enerjisini kullanma konusunda çok ciddi çalışmalar olduğunu izliyoruz.Erdoğan “boş vakitlerde bu işi yapıyorlar” derken çevreye duyarlı olanları aşağılıyor. Tarzında kendisini çok başarılı sayanların, kendileri kadar başarılı olamamış olanlara yönelik aşağılama tavrını görmemek mümkün değil.***Boş vakitlerinde çevre sorunlarıyla ilgilenen, başkalarını da bilgilendirmeye ve ilgilendirmeye çalışanlara ancak saygı duyulur.Ama Erdoğan diyor ki: “50-60 kişi birlikte yürüyorlar, yanlarına medyayı da alıyorlar, sanki Türkiye yürüyormuş gibi davranıyorlar...” Demek istiyor ki “Alt tarafı 50-60 kişiler, önemli değiller...” Herhangi bir sorunla ilgili olarak yürüyen tek bir kişinin bile fikrinin dinlenmesi gerektiğini bilen bilir. Ama Erdoğan için çevreye duyarlılık sağlamak üzere yürüyenlerin sayısının az olması bir aşağılama konusu oluyor. Oysa beklenir ki ülkenin en tepesindeki yönetici, vatandaşlarının çevre sorunlarına çok daha duyarlı olmasını istesin.***Erdoğan’ın araya sıkıştırdığı “medya” lafı da aşağılamanın bir başka unsuru. “Hain medya” bu çevreci eylemlerini öyle bir yansıtıyor ki, bunlar çok önemliymiş gibi görünüyor... Böyle demek istiyor Erdoğan.“Hain medya” iyi ki çevrecilerin tepkilerine önem veriyor, bu sayede belki Başbakanlık koltuğunda oturan kişi de çevrenin ne kadar önemli olduğu konusunda biraz etkilenir, çevreciliğin sadece ağaç dikmek olmadığını öğrenir.