Sadece 7 yıl

13 Ağustos 2008

AKP 7 yıl önce kuruldu. Sadece 7 yıl. AKP kuruluşunun birinci yılında iktidar oldu, 6 yıldır da iktidar.Bu süre içinde 2 genel seçim, 1 yerel seçim, 1 Cumhurbaşkanı seçimi yaşandı. Bu süre içinde Silahlı Kuvvetler’i iktidara müdahale etmeye zorlayan faaliyetler de yaşandı.Bütün seçimler olabilecek en gergin ortamlarda yapıldı. Anayasa Mahkemesi bu 7 yıl içinde 3 önemli karar aldı. Her üç kararın siyasete büyük etkisi oldu.* Bu 7 yıl içinde Irak savaşını, işgalini en yakından izledik, etkilerini yaşadık. Güneydoğumuz yanıyordu, şimdi Kuzeydoğumuz da yanmaya başladı.* Geçen 7 yılın ilkinde çok ağır bir ekonomik kriz yaşadık. Sonra ekonomide toparlanma dönemi geldi. Şimdi yine dünyadaki krizin bize yansımalarını beklemeye devam ediyoruz.* Bu 7 yılın 6 yılını aynı siyasi partinin iktidarı altında yaşadık. Başka bir siyasi partinin iktidarı olsaydı en azından bu 6 yıl daha az yorucu geçer miydi?Bu sorunun cevabını bilmek mümkün değil. Ama en azından 7 yıl önce iktidarda bulunan koalisyonun ülkeyi “duvara çarptırdığını” biliyoruz.H H H AKP’nin kuruluşundan itibaren siyasi, toplumsal ve ekonomik hayatta endişe içinde olmadığımız kaç gün olmuştur?* Bir gün hatırlıyoruz endişe bir yana, geleceğe en fazla umutla baktığımız 17 Aralık 2004 gününü... O gün Avrupa Birliği Türkiye’nin tam üyelik talebini kabul etti ve 3 Ekim 2005te müzakerelerin başlamasına karar verdi.* 17 Aralık 2004 günü ülkenin çok büyük bir bölümü, dünya liginde en az bir adım daha yukarı çıkabileceğimize inandı. Bu kararın alınmasını sağlayan AKP iktidarı, aradan geçen 4 yıl içinde hızla o günkü umutları söndüren bir atalet içine girdi.**** Türkiye 7 yıl öncesine göre daha iyi bir durumda mı yoksa daha kötü bir durumda mı?Bu sorunun cevabı, sadece AKP’nin laiklikle ilişkisine yoğunlaşmış olanlar için hâlâ “olumsuz”dur.* Bu 6 yılı, en azından demokrasi bir kez daha kesintiye uğramadan atlatmış olmamıza bakarak değerlendirmek de mümkündür.* 7 yıl önce kurulan, 6 yıl önce iktidar olan AKP de, AKP’ye oy verenler de, AKP’den korkan ve CHP’ye oy verenler de bu kısacık dönemde yaşadıklarımızı bir kez daha gözden geçirmelidir.* Sadece 7 yaşında olan AKP, siyasi kültürünü biraz daha yukarıya çekmek istiyorsa bu 7 yılda yaşanan her şeyi defalarca gözden geçirmeli ve yangınlarla çevrelenmiş bir ülkenin nasıl bu yangınlardan en az etkilenerek gelişmiş ülkeler sınıfına yükseleceğini bir kez daha düşünmelidir.

Devamını Oku

Siyasi ahlak neymiş

13 Ağustos 2008

AKP’li milletvekili Şaban Dişli’yle ilgili haberi ve bu kişinin savunmasını okuyanlar, eğer Dişli’yi ve AKP’yi çok sevmiyorlarsa ulaşacakları sonuç bellidir.Olayın rezalet olduğuna kuşku yok. AKP’li milletvekilinin yaptığı, kendi açıklamasına göre “eski ortağına kredi sağlamak” amacıyla bile olsa, rezalettir.AKP hükümet partisidir, Dişli bu partinin adı bilinen milletvekillerinden biridir. Dişli’nin yaptığı en basitinden bir “nüfuz suiistimali”dir. Bu, “iktidarı kullanma” durumunun ceza yasalarında karşılığı olmayabilir, ama “temiz toplum”dan söz eden herkes için bu olay yine “temiz siyaset”in istenip istenmediğinin kıstaslarından biri olarak kayda geçecektir.İktidar partisi milletvekillerinin, hatta zaman zaman diğer partilerden milletvekillerinin “iş takibi” yaptıkları birçok örnekle kanıtlanmıştır. Bu, en başından “siyasi ahlak”ı yerle bir eden bir durumdur.***“Siyasi ahlak” kendi kendine var olmaz, siyasetin içindekiler, onları denetleyen bütün kurumlar ve en başta bütün vatandaşlar siyasi ahlakın takipçileri olurlarsa bir aşama kaydetme imkânı doğar.Son 25 yılımız “siyasi ahlak” konuşmakla geçti. Bu 25 yıl içinde “siyasi ahlak”ı yerlerde süründüren birçok olay yaşadık, bu olayların kahramanları şöyle ya da böyle tekrar ayak üstüne dikilmeyi, hatta siyasete devam etmeyi bile başardılar.AKP 2002 yılında ilk seçim başarısını, geniş bir kitleyi “bunların tam tersi” olduğuna ikna ederek kazandı. Son 6 yıl içinde de AKP kadroları içinden azımsanmayacak sayıda “bal tutan parmağını yalar”cılar çıktı. Bunların bir bölümü “uyutuldu”, bazı olaylarda da ilgili kişiler sessizce kenara çekildi.*** Dişli olayının herhangi bir benzeri, hatta daha hafifi, herhangi bir ileri demokraside ortaya çıksa iki şey olur: Ya söz konusu şahıs hemen görevini bırakır evine gider ya da partinin tepesi o şahsı çağırır ve evine gitmesini söyler. Üçüncü bir ihtimal yoktur.Türkiye’de siyaset buna benzer olaylarla çok kirlendi, siyaset kurumu halkın gözünde iyice yıprandı. Bunu düzeltecek olan sadece siyasilerdir.Dişli olayı bütün bu açılardan önem taşıyor. Toplumun, siyaset kurumunun ve iktidar partisinin bu olaya vereceği tepki siyasetin geleceğini de belirleyecektir.Söz konusu kişinin milletvekili dokunulmazlığının arkasına gizlenip korunması ise ancak hastalığın ne kadar ağır derecede olduğunu gösterir.

Devamını Oku

Medeniyet ve seviyesi

11 Ağustos 2008

Dünyanın bizi nasıl gördüğüne, hakkımızda ne düşündüğüne pek meraklıyızdır.Kendimizle ilgili yargılarımız her zaman ve her koşulda, gerçekleri gizlemek üzerine kurulu olduğundan “yabancılar”ın bizi nasıl gördüğüyle ilgiliyizdir ama birileri gerçekleri söylediği zaman da kızarız.Bu ülke yüzyıldan fazladır bir “medeniyet mücadelesi” yürütüyor ve o mücadelede bir arpa boyu yol gittik. Biraz ilerlemeye koyulduğumuzda o en geri kültür bir yerlerden ortaya çıkıyor ve yolu tıkıyor.Medeniyet dediğimiz insan odaklı, insanın refahını ve bu dünyada iyi yaşamasını hedefleyen, iyi yaşamak derken de sadece yiyip içmek değil, beynin ve insanı diğer varlıklardan farklı kılan özelliklerin beslenmesi, geliştirilmesi üzerinde duran bir kültüre hâlâ ulaşabilmiş değiliz.Ulaşamadığımız için Tuzla’daki tersanelerde işçiler ölmeye devam ediyor, ulaşamadığımız için şehitler vermeye devam ediyoruz, ulaşamadığımız için kaçak Kuran kursunda küçük kız çocuğu ölen baba her şeyi kaderle açıklıyor ve bu kaderden memnuniyetini belirtiyor.***Türkiye’yi yönetenler Tuzla tersanelerinde işçi ölümlerinin, terörün devam etmesinin, kaçak Kuran kursunda küçücük kızların ölmesinin bir “medeniyet” eksikliğini işaret ettiğinin bilincinde olmadıkları sürece medeniyete giden yollar tıkalı kalacaktır.Tuzla tersanesinde insanların güven içinde çalışmasını sağlayamıyorsanız, insanların terör kurbanı olmasının koşullarını yok edemiyorsanız, kaçak kurslara küçük kız çocuklarının neden gönderilmemesi gerektiğini anlatamıyorsanız tam tersine, kaçak kurslara verilecek cezayı düşürerek bunlara yol veriyorsanız, ülkenin “medeniyet” seviyesini aşağıda tutuyorsunuz demektir.Tuzla’daki işçi kıyımı da, teröre kurban vermeye devam ediyor oluşumuz da bu ülkenin kötü yönetilmesinin sonuçlarıdır.Hayatın bütün alanlarını işgal etmeye çalışan köy-kasaba kültüründe insan hayatının fazla önemi yoktur. Bu kültürde “kader” denilir geçilir ve bu kültür ülkenin bütün kalelerini ele geçirdiği için de Tuzla’da işçiler, Doğu’da askerler, kaçak kurslarda çocuklar ölmeye devam eder.Medeniyet seviyemizin gerçekte ne olduğunu bütün bunlara bakarak görebiliriz, ama görmemek için direniyoruz, çünkü köy-kasaba kültüründe önemli bir unsur da “beyinsel körlük”tür.

Devamını Oku

Odağın karşısı

11 Ağustos 2008

AKP’nin “irticai faaliyetlerin odağı” olduğu kararının ardından “kapatılmalıydı” diyenlerin oranının yüzde 35 olduğu, güvenilir araştırmalarda ortaya çıktı.“Kapatılmamalıydı” diyen yüzde 50’nin içinde halen AKP’de duran yüzde 45’in üzerinde bir oy bulunuyor. Onların yanına meseleye demokrasi açısından yaklaşanların da eklendiğini söylemek mümkün.Bu sayıların arkasına bakıldığı zaman bir başka gerçek ortaya çıkıyor: AKP’den korkanlar, bu partinin “irticai faaliyetlerin odağı olduğuna” inanan yüzde 35, bütün korkusuna rağmen siyasete aktif olarak katılmıyor.***AKP büyük bir kitle desteğini sağlarken, elindeki yerel yönetimleri “çalıştırma” başarısını göstermiştir.O “çalışma”nın içinde alt kesime yönelik “sosyal ve ekonomik destekler” de bulunmaktadır.Biraz daha geriye bakanlar, bu tür politikaların özellikle İtalya ve Fransa’da “solcu” yerel yönetimler tarafından oldukça geniş ve etkili biçimde uygulandığını da göreceklerdir.AKP’ye karşı siyasi başarı bugün sadece “biz daha iyisini yaparız, üstelik demokraside herhangi bir tıkanmaya da yol açmayız”ı iyi anlatmaktan geçiyor.Buradaki sorun, AKP’den en fazla çekinen “okumuş kesim”in doğrudan politikaya girmeye gösterdiği ilgisizliktir.Bu kesim, gerekçelerini bazen “politika kirli bir meslektir” gibi aşağılamalara, bazen de “benim işim gücüm var, nasıl uğraşayım” gibi basit hayat mantığına dayandırır.“Kirlenmiş bir meslek” temizlenecekse bunu dışardan birileri değil o ülkenin sorunlarına, geleceğine ilgi duyan vatandaşlar yapacaktır.***AKP örgütlerinin çalışmalarını gıpta ile izleyenlerin ve anlatanların kendilerine yakın gördükleri bir partiye gidip çalışmamalarının sonucu ortadadır. Tabii bu arada kendisini iktidar adayı olarak görmeyen ya da sadece bir “ara rejim” durumunda iktidar olmaya umut bağlamış olanların parti örgütlerini çalıştırmaya niyetli olmamaları da başka bir gerçektir.“AKP kapatılmalıydı” diyenler AKP’nin gerçekten kapanmasının sandıkta olacağını, bunun da ciddi politikalar üretmekle ve politikaya katılmak, partilerde çalışmakla olacağını görürler ve gereğini yaparlarsa önemli bir değişim süreci yaşanabilir. Bu olmazsa ne olur? Önümüzdeki yerel seçimlerden yine galip çıkacak olan AKP, bir sonraki genel seçim galibiyetini de şimdiden ilan etmiş olur.

Devamını Oku

Edibe Hanım’ın lahana turşusu

9 Ağustos 2008

Edibe Hanım, ki kendisi AKP’li bir milletvekili ve partinin başı açık yüzlerinden biridir, Türk gençliğinin ahlakının korunması meselesine kafayı takmış.Edibe Hanım, hazırladığı, sonra da “Almanca’dan çevirttim” dediği bir yasa taslağı hazırlamış. Bu taslaktan anlaşılıyor ki AKP’nin başı açık yüzlerinden biri olan Edibe Hanım Türkiye’deki ve dünyadaki birçok şeyin, hatta TC yasalarının da farkında değilmiş.Edibe Hanım, çocukları korumak için gazete ve dergilerde “cinsellik ve şiddet” içeren haberler bulunmasını istemiyor. Kesinlikle haklıdır. Gerçi Edibe Hanım’ın “zararlı cinsellik” ile ilgili fikrini bilmiyoruz ama bu konuda kullanılan “zararlı” sıfatının oldukça geniş bir alanı kapsadığından emin olabiliriz.Emine Hanım Türkiye’de yürürlükte bir “muzır yasası” olduğunu bilmiyormuş. Pornografik yayınlar zaten kapalı satılıyor, zaten çocuklara satılması yasak... Ayrıca zaten içkili yerlere 18 yaşından küçüklerin yanlarında ailelerinden bir büyük olmadan girmesi de yasak.***Edibe Hanım bu meselelere katkılar getirmek istiyor. Katkılarından biri eğlence yerlerinin, çocuklar geç saatlere kalmasın diye erkenden kapatılması. Bunun ne anlama geldiğinin farkında değil.İkinci katkısı da pornografik yayın alanların kimlik göstermeleri ve bayi tarafından kayıt altına alınıp devlete bildirilmeleri.Edibe Hanım, toplumun ahlakını sağlama almak için böyle bir fişleme tedbiri düşünmüş, suç olmayan bir fiil için insanların fişlenmesini ve takibini öngörmüş, tebrikler. Edibe Hanım’ı koruyanlar da Almanya’da böyle olduğunu iddia ettiler, bakalım onlar lafı nasıl çevirecek.Edibe Hanım toplumun ve gençliğin ahlakını korumak için yola çıkmış ama kendi partisinin civarında bulunan bazı şahısların birden fazla kadınla yaşadığını, biri dışındakilerin imam nikâhlı olduğunu unutmuş. Bu evlerde üç anneyle yaşayan çocukların ruh sağlığı hakkında bir fikre de sahip değil ki, böyle konularla ilgilenmiyor.Edibe Hanım, gençliği doğru yolda tutmak için her seviyede, evet her seviyede eğitim kurumunda, her din için ibadethane kurulmasını istiyor.Tabii ki bu ülkede her seviyedeki eğitim kurumunun yüzde 99’unda sadece Müslüman çocuklar okuyor.Yabancıların ve başka dinlerden çocukların bulunduğu okullarda da demek ki kilise ve havra açılacak. Herhalde bunlar için de her okul kadrosuna imam, rahip ve haham alacak. Peki bir çocuk da kalkıp “ben Budistim ” derse, ona da bir tapınak açılamayacağına göre müdür bey iki tokat çakıp onu evine gönderecek...***Tayyip Bey ve erkânının “perhize başlayalım mı”, “nereden başlayalım” diye kara kara düşündükleri bir sırada Edibe Hanım’ın lahana turşusuyla kendini ortaya atması büyük cesaret işidir. Edibe Hanım’a tebrikler.

Devamını Oku

AKP’ye karşı “çatı”

8 Ağustos 2008

Yaklaşan yerel seçimlerde AKP’nin yine birinci parti olması karşısında, elinde tuttuğu yerel yönetim sayısını azaltmaya yönelik bir öneri MHP’den geldi.Buna göre “AKP karşıtı” partiler bir “çatı” oluşturup seçime öyle girecek. Fakat bir siyasi “ittifak” söz konusu olmayacak.Anlaşılan o ki bu öneri basit bir “fedakârlık” mantığına dayanacak. Tek tek bütün seçim bölgelerinde AKP dışında en yüksek oy oranına sahip olan parti dışındaki partiler çekilecek ve AKP karşıtı adayı destekleyecek.***Bu formül bir açıdan bakıldığında AKP’yi zorlayacak gibi görünebilir. Ancak uygulanması karşısındaki temel bir engel, bizim alaturka particilik ruhunda yatıyor. Her partinin örgütü o bölgede kendini daha güçlü gösterecek oyunlara girişecek, dolayısıyla birçok bölgede “kim daha güçlü” sorusuna kolay cevap bulunamayacak.***“Çatı” formülünde ikinci sıkıntı DTP’nin çoğunluk olduğu bölgelerde ortaya çıkacak. Bu bölgelere yönelik çeşitli araştırma ve gözlemler AKP’nin DTP’yi zorlayabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla bu bölgelerde “çatı” formülü ancak AKP oylarını azaltmaya ve DTP’yi rahatlatmaya yol açabilir.*** “Çatı” formülündeki üçüncü sorun da CHP ile MHP’nin kendi seçmenlerini birbirlerine oy vermeye nasıl çağıracağı.CHP’nin kendini “sol” olarak gören önemli bir seçmen tabanının MHP’ye oy vermesi mümkün olmaz. Aynı şekilde MHP’nin radikal kesimleri de CHP’ye oy verilmesini istemez, isteyemez.Sonuçta “çatı” zorunlu olarak MHP ile diğer küçük sağ partilerden oluşmak durumunda kalabilir. ANAP, DP ve FP’nin birkaç belediye daha almaları üzerine kurulacak bu “çatı” da MHP daha avantajlı olacaktır.Sonuçta da sözü edilen bir “çatı” değil, sağ partilerin bir seçim ittifakı olacaktır.Bu formülle AKP’den birkaç belediye koparmak mümkündür.***Ancak olayın bir başka yönü daha var. Bu “çatı” formülü üzerinde fazla gürültü koparılır da AKP’ye fazla bir zayiat verdirmek mümkün olamazsa, AKP “hepsi bir araya geldiler yine yendik” diye bağırma hakkını kullanacaktır.AKP gerçekten çok partili dönemin en şanslı iktidarıdır, çünkü önceki iktidarların hiçbiri, karşısında bu kadar zayıf bir muhalefet bulmamıştı.

Devamını Oku

Mecburen oy verenler

8 Ağustos 2008

A&G araştırma kuruluşunun Habertürk televizyonu için yaptığı kamuoyu araştırmasının üzerinde birkaç açıdan durmak gerekiyor.Araştırmanın “bugün seçim olsa sorusunun” cevabı, gelişmeleri yakından izleyenler için şaşırtıcı değil ama kendini taraf hissettiğinden gerçekleri görmeyenler için bayağı şaşırtıcı olabilir.Kararsızlar dağıtıldıktan sonra durum şu:AKP yüzde 47.6CHP yüzde 17.8MHP yüzde 13.6Ve bu tablonun özeti: AKP son seçimdeki oy oranına tekrar yükselmiş, CHP ile MHP oy kaybetmiştir.Bu araştırmanın Anayasa Mahkemesi kararının açıklanmasından ve Ergenekon ile ilgili çok fazla bilgi ve iddianın ortaya dökülmesinden sonra yapılmış olması toplumun nabzıyla ilgili çok şey gösteriyor.Araştırmada oy belirtenlere, oyunu “gönüllü” olarak verip vermediği soruluyor.Ortaya çıkan sonuç CHP açısından biraz “dramatik”tir. MHP seçmeninin yüzde 86’sı, AKP seçmeninin yüzde 81’i “gönülden” oy verirken, CHP için bu oran yüzde 60’tır.CHP’ye oy veren her 10 seçmenden 4’ü başka bir ciddi seçenek olması durumunda oraya kaymaya hazırdır. Bunu başka bir açıdan okursak, CHP’nin “taban seçmeni” yüzde 10 barajı dolayındadır, geriye kalanı “AKP karşısında başka muhalefet seçeneği olmaması”nın sağladığı oylardır.*** CHP’yi politika üretmediği, sadece “laf oturtma”yla ve Anayasa Mahkemesi üzerinden politika yaptığı, muhalefetini AKP’nin icraatlarını “geciktirmek” üzerine kurmuş olduğu için eleştirdiğimizde gelen tepkilerin sahipleri bu araştırmanın üzerine biraz daha düşünmelidir.CHP, Cumhurbaşkanı seçiminde 367 engellemesine gitmiştir, Ergenekon soruşturmasında sanık avukatlarından daha heyecanlı avukatlık yapmıştır Anayasa Mahkemesi AKP’nin türban değişikliklerini çevirmiş, iktidar partisi kapatmanın eşiğinden dönmüş ve AKP oy oranını tekrar yüzde 47’nin üzerine çıkarırken CHP biraz daha aşağıya inmiştir.CHP’liler önümüzdeki yerel seçimlere bu durumu tahlil etmeden giderlerse alacakları sonuç yine kimseyi şaşırtmayacaktır.***Bu araştırmada AKP için de çok önemli bir bölüm var. “AKP irticai faaliyetlerin odağı mıdır” sorusuna seçmenin yüzde 36’sı evet, yüzde 50’si hayır diye cevap vermiştir. Toplumdaki bölünmeyi ve yüzde 36 gibi büyük bir kesimin kaygılarını gideremeyen bir siyasi partinin ülkeye ödeteceği faturaları herkes anlatıp duruyor. Henüz AKP erkânında bu durumu kavramış olduklarına ilişkin fazla bir belirti görünmüyor. Belki bu rakamları bu kadar somut olarak gördüklerinde biraz daha düşünürler.

Devamını Oku

Zihniyet değişmiyor

6 Ağustos 2008

Aynı meseleler tekrar tekrar karşımıza çıktığında, bazen insanın içinde bir umut ışığı doğuyor. Belki Ankara’dakiler bundan önce olanlardan ders çıkarır ve kendilerinden öncekilerin yanlışını tekrarlamazlar diye...Ama bu umut ışığı çok çabuk sönüyor, çünkü Ankara’nın egemen zihniyetinde esas olan kendisinden öncekinin yanlışını devam ettirmek. Hatta kendisinden öncekinin yanlışını ne kadar çok eleştirmiş olursa olsun, dümenin başına kendisi geçtiği anda geçmiş mazi, yenmiş kuzu oluveriyor.Ankara’dakiler arasından biri de çıkıp demiyor ki: Benden öncekiler bu meselede hep yanlış yaptı, biz de onları eleştirdik, şimdi ben öyle bir tavır alayım ki benden sonrakilere de örnek olsun, bu mesele her gündeme geldiğinde benim adım anılsın ve iyi örnek olarak gösterilsin...***Son mesele rektör atamaları. Cumhurbaşkanı Gül de kendisinden önceki Cumhurbaşkanı’ndan farklı davranmadı. Nasıl bir önceki Cumhurbaşkanı atamalarda belli bir siyasi duruşu esas unsur olarak gördüyse Gül de aynı şekilde davrandı. Dolayısıyla bundan sonraki Cumhurbaşkanı da büyük olasılıkla kendisinden öncekileri izleyecek ve yanlış yanlış üstüne binecek, kimse üniversitenin bu tavırlardan gördüğü zararı umursamayacaktır.Abdullah Gül ile Ahmet Necdet Sezer’in rektör atamalarında aynı kıstası, ters yönlerde de olsa aynen kullanmaları aslında ikisinin de meseleye bakışında temel bir fark olmadığını gösteriyor. Onlar için mesele, üniversitelerin daha iyi idare edilmesi, üniversitelerin niteliğini artıracak yönetimlerin tercih edilmesi değildir. Her ikisi de tercihlerini “bana mı yakın düşmana mı yakın” kıstasıyla kullanmışlardır.Rektör seçiminin ve atama sisteminin sakıncalarını herkes yıllardır anlatıyor. Bu sistemin, üniversiteleri “sıkı düzen” içinde tutmayı amaçladığını da herkes biliyor. Ama kimse bu sistemi değiştirmiyor, çünkü dümenin başına kendisi geçtiği zaman bu güç odağını elinden kaçırmak istemiyor.Ankara’nın egemen zihniyeti bu kadar basittir. Bu yüzden 1982 Anayasası değişmemiştir. Bu yüzden YÖK yerinde durmaktadır. Bu yüzden siyasi partiler yasası değişmemektedir. Bu yüzden milletvekili dokunulmazlık sistemini muhalefetteyken eleştirenler iktidar oldukları anda unutuvermektedir.***Bu liste uzar gider. Ama listenin her unsuru bir iktidar ve güç kaynağını sıkı sıkı elinde tutmak isteyenler için önemlidir.Cumhurbaşkanı Gül, en azından rektör atamalarında bir yenilik yapsa ve sistemin değişmesi gerektiğini gösterebilseydi... Olur muydu? Olamazdı, çünkü onun “tarafı”, böyle bir iktidar olanağını kullanmadı diye kendisine çok kızardı.Ankara’nın egemen zihniyeti, her iktidar ve güç imkânını sonuna kadar kendi tarafını memnun edecek şekilde kullanmak üzerine inşa edildiği için Gül de söylediklerinin değil, asıl zihniyetin gereğini yaptı. Son konuşmalarında Gül, Türkiye’nin Avrupa Birliği standartlarında bir demokrasi olması gerektiğini anlatıyordu.Orası Ankara. Orada her türlü iktidarın peşinde koşulur, söylediklerinin tersini yapmak da mübah görülür.

Devamını Oku