Birkaç gündür birçok gazetede Ergenekon yapılanmasının Susurluk örgütlenmesiyle ilişkileri bulunduğuna dair haberler yer aldı. Öyle çok ayrıntı veriliyor ki olayları iyi izlemeyenler için bunlardan bir “ana tablo” çıkarmak güçleşiyor.Bu haberlerden anlaşıldığına göre bugün Ergenekon yapılanması içinde yer aldığı iddia edilen birçok isim 80’li yılların sonunda ve 90’lı yıllarda sonradan “Susurluk” adıyla anılacak örgütlenmenin gerçekleştirdiği eylemlerle de bağlantılıdır.Yine son birkaç gündür yayınlanan haberlere göre Uğur Mumcu cinayetinde yine bu Susurlukçuların izleri çıkıyor.Ergenekon sanıklarında ele geçirilen bazı belgeler, Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle ilgili “fazla yakın” bir izleme durumundan söz ediyor. Aynı kişilerin 15 yıl sonra Hrant Dink cinayetiyle ilgili “yakın izleme” durumları da dikkat çekiyor.***Ergenekon iddianamesiyle ilgili olarak, kimse iddianamenin tamamını okumadan önce çok şey söylendi. İddianame metninin içinde ya da eklerinde yer alan bazı bilgi ve belgeler de yeni yeni fark ediliyor.Bazı kesimler Ergenekon soruşturmasında ilk gözaltılar başladığı sırada sürekli olarak “komplo” iddialarında bulundu. Giderek daha fazla bilgi ortaya çıktıkça “komplo” dan söz edenler de azalmaya başladı.Hatta bir gün önceki Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazısında hâlâ iddianamenin tümüyle hayal olduğunu söyleyen cümle ile aynı sayfada tam karşı köşede Ergenekon sanıklarından birinde ele geçen belgelerde binlere kişinin “fişlendiği” haberi yer alıyordu. Bir emekli subayın evinde binlerce kişinin siyasi görüşüne kadar uzanan bilgiler içeren dosyalar çıkmasının herhalde bir açıklaması olmalıdır.***Yeni bilgiler açıklandıkça Susurluk dosyasının yeniden açılması gereği de ortaya çıkıyor.İlk adım olarak, o dönemde Meclis’te kurulan komisyonun hazırladığı raporun gizlenen bölümleri de kamuoyunun bilgisine ve savcıların dikkatine sunulmalıdır.Uğur Mumcu cinayetinin aydınlatılması, bu ülkenin geçmişindeki bazı karanlıklarla, dökülen kanlarla hesaplaşmasının önemli duraklarından biri olacaktır.Ergenekon davasının sağlıklı ilerlemesi giderek daha fazla önem kazanıyor. Susurluk ve Uğur Mumcu cinayeti dosyalarının ya da dosyasının yeniden açılması Türk adaletinin görevi olmuştur.
Kapatma davası sonucunun, AKP içindeki “radikal” kesimleri aynı noktaya döndürdüğüne dair işaretler yoğunlaşmaya başladı.Bu kesimler, AKP yönetimini türban konusunda “zorlama” girişimlerine tekrar başlamışlardır.Türbanı anayasa değişikliği ile çözme girişimi, AKP’nin yanlış politikaları nedeniyle başarısız olmuştur. Anayasa Mahkemesi’nin kararı bir “içtihat” olarak “kamuda serbestlik” ihtimalini yok etmiştir.***Türban sorununun yüksek öğretimle ilgili “çözümü”nün formülü uzun süredir belli. Üniversitede türbanın serbest kalmasını isteyenler üniversite öncesi eğitim kurumlarında ve kamuda her türlü dini ve siyasi simgenin kullanılmasıyla ilgili tedbirleri de alacak ve üniversitedeki türban serbestliğinin kamu ve ilk ve ortaöğretimde zorlanmayacağının güvencelerini getireceklerdir.Bunca çatışmadan sonra üniversitede türbanın serbest olmasının yaratacağı sorunlar bellidir. Siyasi İslamın etkisindeki gençlerin kendi simgeleriyle ortaya çıkmalarının diğer öğrenci grupları üzerindeki etkileri ve muhtemel sıkıntılar üzerinde çok duruldu. Bunları tekrar etmenin gereği yok. Ama yüksek öğretim kurumlarında ortaya çıkacak “mahalle baskısı”nın yansıma ve tepkilerinin de önceden bilinmesi gerekir. Üniversitede türbanın serbest bırakılmasını isteyenler herhalde bunları göz önüne alıyorlardır.Ancak kamuda türbanın serbest olmasının mümkün olmadığını da kabul etmek zorundadırlar. Türbanlı doktorun, türbanlı öğretmenin, türbanlı polisin “kamu görevi” yaparken kendi inançlarına göre tavırlar alması, bu görevlerin yerine getirilmesinde “dini referanslar”ın etkili olması demektir. Bunun kabul edilmesi, hiç tartışmasız, “laiklik” ilkesinin delinmesidir.***AKP içindeki radikal kesimin, siyasi krizin bütün unsurları ortadayken türban zorlamasına kalkışmasının tek sonucu, şu andaki krizin biraz daha derinleşmesi olacaktır.Toplumdaki farklı kesimlerin birbiriyle ilgili “güven” sorunu çözülmeden türban meselesi tekrar gündeme getirilmemelidir.Eğer AKP yönetimi bu yanlışa tekrar yönelirse, yaşanan bu krizden hiç ders çıkarmamış olduğu anlaşılacaktır.
Köy-kasaba kültüründe insan hayatının değeri farklı algılanır. “Kader” kavramıyla insan hayatına gerçekte verilen değerin ne kadar zayıf olduğu gizlenmektedir.Son birkaç günde olanlar, insan hayatının, bırakın “hayat kalitesi”ni, hayatın kendisinin ne kadar değersiz olduğunu gösteriyor.Kendilerine bir dava savunucusu süsü vermiş olan yaratıklar çoluk çocuk öldürüyor, öldürürken seyrediyor.Kaçak bir binada küçük kız çocukları kaçak Kuran kursu için toplanıyor ve ölüyorlar.Başkentin en büyük hastanelerinin birinde on beş günde yeni doğan 27 bebek ölüyor, neden öldüklerini kimse açıklayamıyor.“Kader” kelimesiyle insan hayatını değersiz kılan bir kültürün diğer canlılarla ve tabiatla ilişkisi de daha farklı olamaz.Bir yavru ayıyı çivili sopalarla dövüp öldürmeye çalışanlar da aynı kültürün insanlarıdır.Tarla açmak için, araziye el koymak için ormanları yakanlar da aynı kültürün insanlarıdır.Tuzla’da 101’inci işçinin ölümünü seyredenler, hâlâ ülkenin en büyük kentinin en büyük iş alanlarından birinde insanların hayatlarını tehlikeye atmadan çalışmasını sağlayacak tedbirleri almayanlar da aynı kültürün insanlarıdır.***Bunların hiçbiri “kader” değildir, bunların hepsi insan hayatının değerini bilmeyenlerin yaptığı katliamlardır.İnsan katliamı, hayvan katliamı, tabiat katliamı...Küçük kızları çürük çarık bir binaya doldurarak “dini eğitim” vermeye kalkanların, bomba koyarak çocukları öldürenlerden fazla bir farkı yoktur. Her iki durumdakiler de insan hayatını bir “büyük emel” uğruna feda edilebilir gören bir ruh halinin esirleridir.Töre cinayetlerinde “töre”yi ya da “namus”u hafifletici neden sayan anlayış da aynı ruh haliyle varolabilen bir kültürün parçasıdır.Türkiye’de çatışma yanlış alanlarda, yanlış platformlarda sürdüğü için asıl çatışma, “devrim”e asıl ihtiyaç bulunan alan hep arkada, hep gizli kalıyor.İnsanı en büyük değer olarak görmekle öyle görmemek arasındaki büyük ayrım, şu anda bu toplumdaki asıl çelişki alanıdır. Bu alanda “düzenleme” olmadığı, toplumun geniş kesimi “insanın değeri” üzerine kurulu bir hayat anlayışı içinde yaşamadığı sürece de ne düşünce özgürlüğünü anlatma imkânı vardır ne de bebek ve çocuk ölümlerinin “kader” olmadığını...
Son günlerin kargaşası içinde sürekli olarak tekrarlanan bir kavram var: Uzlaşalım. Neden uzlaşalım ki... Uzlaşmak aynı fikir üzerinde birleşmek anlamına kullanıldığına göre, “uzlaşmış” bir toplumda herkes aynı fikirde olacaktır ki, bunun adı da demokrasi olmaz.Uzlaşmak ancak bir arada yaşamanın ortak kuralları üzerinde anlaşmak şeklinde olabilir. Bunlar da anayasa ve temel yasalardır. Anayasa ve temel yasalar üzerinde uzlaşma sağlanmışsa, tartışma ve kavgaların bu kurallar üzerinden yapılacağı kabul edilmiş demektir.Bunların dışında uzlaşma alanları da olabilir, ancak bu alanlarda uzlaşma sağlanması da farklı tavır, görüş ve konum sahibi olanların taviz vermeleriyle mümkün olabilir. Taviz verenler kendi görüş ve tavırlarından vazgeçmiş olmazlar, sadece bir arada yaşamak için orta noktayı kabul etmiş olurlar.Hayat tarzları tümüyle farklı olanların uzlaşması mümkün değildir. Ancak farklı kesimler ancak birbirlerinin hayat tarzlarına müdahale etmeme konusunda bir “toplumsal sözleşme” yaparlar ve kendi hayatlarını yaşamaya devam ederler. Tarafların birbirine “hile” yapmayacağının güvencesi de insanlar değil, yasalardır.*** Taraflar yasaların herkese eşit uygulandığından emin olamadıklarında “güvensizlik” ortamına girilir. Yani bizim şu anda bulunduğumuz duruma...Uzlaşma olmasın, ama ülke içinde yaşayanlar birbirine güvensin herkes herkesin ancak kurallar içinde, yasalar çerçevesinde oynayabileceğine inansın.Olabilecek tek uzlaşma, herkesin kendi özgürlüklerine, başkasının özgürlüklerine müdahale etmeksizin sahip olabilmesinin sadece demokratik bir toplumda mümkün olabileceği inancıdır.Bunun dışında bir uzlaşma olmasın, zaten olması da mümkün değildir. Farklı hayat görüşleri, farklı dünya görüşleri, farklı kimlikler bir arada yaşasın ki, toplumsal doku daha da zenginleşsin.Sağlanması gereken tek uzlaşma, bir arada yaşama iradesinin varlığının korunması ve “hukuk devleti” içinde birbirine güvenme iradesinin temini üzerine olmalıdır.*****Güngören katliamıİçişleri Bakanı’nın dün yaptığı açıklamaya göre, Güngören katliamı PKK’ya çıkıyor. PKK olayın hemen ardından katliamla bir ilgisi olmadığını açıklamıştı. O zaman ya PKK merkezi yalan söylemekte ya da kendi örgütlerine, hücrelerine hâkim olamamaktadır. Her iki durum da bu örgütün büyük sıkıntı içinde olduğunu gösterir.Böyle bir katliam PKK’nin temsil ettiğini iddia ettiği “dava” ya herhangi bir katkıda bulunamaz, sadece “Türk-Kürt gerilimi” nin tırmanmasına katkıda bulunabilir.PKK hâlâ göremiyor mu terör tırmandıkça temsil ettiklerini iddia ettikleri insanlar da büyük faturalar ödüyor.
Yazılara gelen okuyucu tepkileri toplumun iki kesiminde öfkelerin nasıl en kabarık halinde olduğunu görebilmek için önemli bir örnekleme oluşturuyor.Aynı yazıya biri “AKP yalakası” diye tepki veriyor, bir başkası “AKP’yi kapatamadınız, türbanın da her alanda serbest kalmasına engel olamayacaksınız” diye cevap veriyor.Aynı yazının, aynı yazıda anlatılan görüşlerin bu kadar farklı ve uç tepkilere yol açması, öfke sahiplerinin herhangi bir şekilde “karşıdakini dinleme” niyetinde olmadıklarını gösteriyor.Bu öfkeler aşağı çekilmedikçe, öfke sahiplerine akıl yolları anlatılmadıkça bugünkü gergin ortamda yaşamaya devam edeceğiz.***Öfkeleri indirecek, karşıdakini dinlememe alışkanlığını dinlemeye, hatta anlamaya dönüştürecek olanlar tabii ki en başta siyasilerdir. Siyasilerle birlikte “kamuoyu oluşturanlar” olarak nitelenen ve en başında medyanın bulunduğu kesimler geliyor.Siyasiler gergin ortamı yumuşatma, daha ciddi gündemle halkı aydınlatma görevini yerine getirdiklerinde, onları medyanın ve kamuoyunu etkileyen diğer kesimlerin de izlemesi kaçınılmazdır.Siyasiler gündemi doğru belirlediklerinde, bu gündemler çevresinde geniş uzlaşmalar aramaya çalıştıklarında, etkisi de bütün ülkede görülecektir.***Türkiye’nin, sadece iktidar partisinin ya da diğer partilerin değil, bütün Türkiye’nin çağdaş bir anayasa yapma görevi vardır. 26 yıl önce askeri yönetimin dayattığı anayasanın ve ona dayanan toplumsal modelin dar geleceği daha en başından beri biliniyor.AKP’nin bir açıdan cesur bir adımla bir “ön taslak” hazırlatmış olması, günün koşulları içinde yine bir çatışma, savaş alanı yaratmaktan öteye bir sonuca yol açmamıştı.İktidar partisinin bir yanda siyasi acemiliğinin diğer taraftan “zor” sorunları da bu çalışma içinde eriterek halletmeye kalkışmasının bu adımın sonuçlanmamasında büyük etkisi olduğu bellidir. Ama diğer siyasi partiler de bu çabayı küçük hesaplardan arındırarak gerçek bir anayasa çalışması haline getirmeye çabalamamıştır.Herkes, bütün kesimler, geçen çatışma ve gerilim döneminden kimsenin “galip” çıkmadığını, durumun herkes için bir “Pirus zaferi” olduğunu görürse yeni ve yapıcı siyasetler oluşturmak mümkün olabilir. Bütün bunlar için de asıl araçlar hâlâ iktidar partisinin elindedir ve sadece Türkiye değil, dünya da “o kişiye” bakmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin AKP kararı ne utanç vericidir ne de övünülecek bir karardır. Bir mahkeme kararıdır. Bütün mahkeme kararlarının ardından olduğu gibi bu kararın ardından da kimileri memnun olacak kimileri olmayacaktır. Ama mahkeme bir karar verdi, görevi bitti.Temeldeki sorun hukuki değildir, siyasidir. Siyasetin ve demokrasinin Türkiye’deki algılanış biçimiyle, anlaşılma şekliyle ilgilidir. Bu algılama zayıflığı nedeniyle bir davada “hukukun üstünlüğü” diye bağıranlar bir başka davada “hukuk darbesi” diye bağırabiliyor ve bunlar sık sık yer değiştiriyor.***Hukuk siyasi ve toplumsal sorunları çözemez, bu sorunların çözümü için uğraşılırken kural dışına çıkanları hizaya sokar.Hukuki kararlarla, yüksek yargı kararlarıyla siyasi sorunların çözüleceğini sanmak fazlaca cahillik kokan bir durumdur.Anayasa Mahkemesi Türkiye’nin içinden geçtiği temel sorunların çözümünün “kurallar içinde” aranması yolunda bir karar vermiştir. Bu kararı herkes kendine göre yorumlayabilir, neyse ki demokrasimiz buna uygun bir ilerleme gösterdi.***Türkiye’nin bölünmüşlüğü bu karardan önce olduğu gibi bu karardan sonra da devam ediyor. Bölünmenin kaynağı AKP’nin ülkeyi geri ve dini referanslara dayalı bir toplum modeline götüreceği kuşkusu, hatta korkusudur.AKP son iktidar döneminde, özellikle de Başbakan’ın ağzından bu korkuları besleyecek çok fazla icraatta bulundu. Toplum vicdanı mahkeme gibi çalışmaz, delilleri tek tek incelemez, manzaranın toplamına bakar ve bir karara varır. Toplumun geniş bir kesiminin AKP ile ilgili kararı hâlâ “olumsuz”dur. Olumluya çevirme imkânı da sadece AKP’nin elindedir.***Tayyip Erdoğan’ın son bir yılı toplumdaki kaygı ve korkuları besleyecek konuşmalar ve türban girişimiyle geçti. Kendisinin bizzat beslediği, canlandırdığı kaygı ve korkuları gidermek yine en başta onun sorumluluğudur. Bu konuda hiçbir bahanesi olamaz. Çok partili dönemin en büyük halk desteğine ve Meclis çoğunluğuna sahip hükümetinin başındadır. Gerçekte iktidarı zorlamayan, ama laf oturtmalarla sinirlendirmek üzerine kurulu zayıf bir muhalefet şansına da sahiptir. Üstelik elinde toplumsal hedef olarak Avrupa Birliği “standartları” gibi güçlü bir dayanak bulunmaktadır.Hükümet sözcülerinden biri dün “yeni üslup”tan söz etti. Yeni üslüp, hem zarf hem mazruf olarak bir tutarlılık taşırsa, eğreti bir yasak savmadan öteye geçerse bir anlam taşıyabilir.
Komplo teorilerini sevenler, Anayasa Mahkemesi’nin “AKP’yi kapatmama” kararı üzerine çok üretim yapacaklardır. Amerika denecek, Avrupa denecek, büyük güçler denecek, küçük baskılardan söz edilecek. Bunların hiçbirinin önemi kalmadı.Anayasa Mahkemesi, verdiği kararla “mevcut siyasi düzenin devamı”nı sağladı. Yani AKP hükümetine en rahat yönetme imkânı sağlanmış oldu.Artık tartışılması gereken, AKP’nin bundan sonraki politikalarıdır.***Dün sona eren kriz AKP’ye bazı gerçekleri öğretmiş olmalıdır.* Bunlardan birincisi türban gibi toplumu geren, bölen konulara çok daha dikkatli ve hiç kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde yaklaşma zorunluluğudur.* İkinci önemli ders, siyasi partiler kanunu ve parti kapatma rejiminde değişiklik yapılması ve bunun için Avrupa Birliği standartlarına uyulması gereğidir.* Üçüncü ders ise en kapsamlı olanıdır: AKP iktidarının ilk döneminde Avrupa Birliği reformları, demokratik reformlar için önemli adımlar atılmış, ancak ikinci dönemde bu yürüyüşün durması, kısır iç meseleler arasında sıkışılması iç sıkıntıları büyütmüştür. AKP bütün bunları görebilir, buna uygun politikalar geliştirebilirse dava bir işe yaramış olacaktır.Başbakan’ın dün akşamki konuşmasında bu yönde olumlu işaretler bulunuyordu.***Erdoğan ve AKP erkânının bu krizden ders almaması ihtimali de vardır. AKP iktidarının son döneminde yaşananlar Erdoğan’da bu eğilimin varlığını, “arkamda yüzde 47’lik halk desteği var ben ne dersem o olur” hissiyatının kolayca ortaya çıkabileceğini gösterdi.“Velev ki siyasi simge olsun” sözüyle başlayan krizin temelinde Erdoğan’ın “milli irade” anlayışının yanlışlığı yatıyor. Ülke, o yanlış anlayış yüzünden bu krizi yaşamış, ciddi zaman kaybetmiş, rejim sıkıntıları bile gündeme gelmiştir.***Anayasa Mahkemesi kararının ardından yakın dönemle ilgili ciddi özeleştiri yapması gereken sadece AKP değildir. CHP, MHP ve DTP’nin de bu sıkıntılı dönemden alması gereken dersler vardır. Bunların en başında da siyasetin, siyasi mücadelenin düzeyini düşürmemek ve siyasetin sadece en ileri demokratik sistem içinde yapılması için çaba göstermek geliyor.Anayasa Mahkemesi kararı üzerine yapılacak spekülasyonlar ancak anlamsız gerilim alanları yaratır.*Bu karardan memnun olmayanların da yapacağı bellidir, siyasi partilere girerler, yeni parti kurarlar ve sandıktan çıkmış olan AKP’yi sandıkta yenmeye çalışırlar.
Güngören katliamı bir kez daha Türkiye’ye kurulan en büyük tuzağı hatırlattı. Bu tuzak ülkeyi bir “Türk-Kürt savaşı”na çekmektir.Bu, Türkiye’nin bölünmesi, en kanlı şekilde bölünmesi senaryosunun giriş bölümüdür.Milliyetçi Kürt örgütünün 25 yıldır sürdürdüğü terörist kalkışmada 30 bini aşkın insanın hayatını kaybetmesine, ülkeye hem maddi hem manevi çok ağır faturalar ödetilmesine rağmen “Türk-Kürt savaşı senaryosu”na yol açılamamıştır. Radikal milliyetçi Türk örgütlerinin de zaman zaman kışkırtmalara girmelerine rağmen en kanlı senaryo gerçekleşmemiştir. Bunun tarihi ve sosyolojik nedenleri vardır.Ancak bazı mihrakların hâlâ bu senaryo üzerine oynadıkları da son bombalı katliamla ortaya çıkmıştır.***Böyle bir katliamın halkın tümünde yarattığı öfke ve tepkiyi önce “sokağa çıkarmak” sonra daha sert hareketlere yöneltmek isteyenler var.Bu olay, Türkiye’nin en büyük ikinci siyasi partisini yönetenlerin bile oyuna gelebileceğini de gösterdi. CHP Genel Başkanı katliamın arkasından halkın sokağa çıkmasını ve “milliyetçi tepki” gösterilmesini istedi.Tepkiyi, ayrıca “milliyetçi” bir ruhla sokağa çıktığında belli sınırlar içinde tutmayı herhalde Deniz Baykal başaracak değildir. Ama o, bu sorumsuzluğun ilk adımını attı.Ardından dün de Başbakan’ın “terörün adresi” konusundaki sözlerini eleştirirken “teröre tepki gösterilmesini istemiyor” sözünü sarfetti. Buna halk arasında “mum dikmek” denir.Türk siyasi hayatı bu tür kaba ve sorumsuz laf oturtma sistemleri dolayısıyla çok gerilemiştir.Siyaseti yalnızca laf oturtarak yapanlar, o lafların sırasında nerelere gidebileceğini görmeyenlerdir. CHP Genel Başkanı Baykal da artık o aşamaya gelmiş görünüyor.***Güngören katliamı üzerine milliyetçi üsluplarla insanların duygusal tepkilerini en üst seviyeye çıkarmak ve böylece sokağa tepkiselliğin hâkim olmasını sağlamak fazla zor değildir. Zor olan, tepkinin çok daha büyük kıyımlara yol açabilecek hale gelmesini önlemektir. Türkiye Sivas’ta, Malatya’da, Kahramanmaraş’ta bu senaryonun daha küçük versiyonlarını yaşadı. Çok yakın zamanda yine benzer girişimler oldu, radikal milliyetçi grupların yönlendirdiği sokağın çığırından çıkması güç bela önlendi.Asıl senaryonun Türk-Kürt savaşı çıkararak Türkiye’nin kanlı bölünmesi olduğunu görmeyenler artık gözlerini açsın ve bu senaryoları boşa çıkarmaya katkıda bulunsun. Yoksa Filiz’lerin, Furkan’ların, Şeyma’ların sayısı katlana katlana artar ve en çok korktuğumuz durumun eşiğine geliriz.