Cumhuriyet tarihinin en önemli siyasi davası bugün iddianamenin açıklanmasıyla fiilen başlamış olacak. Aslında asker kişilerin siyasete güç kullanarak ve yetkilerini aşarak müdahale etmeleriyle ilgili ilk dava bu değil.27 Mayıs 1960’dan sonraki iki askeri darbe girişiminin lideri olan Albay Talat Aydemir önce ordudan ihraç, ikinci darbe girişiminin ardından da yargılanarak yardımcısı yüzbaşı ile birlikte idam edilmişti.12 Eylül 1971 öncesinde Silahlı Kuvvetler’in ikinci, üçüncü üst kademe komutanlarının da içinde oldukları iddia edilen darbe girişimi de bir şekilde önlenmiş, bununla ilgili davada emekli albaylar, gazeteciler, yazarlar yer almıştı. Bu dava sanıkların beraatiyle sonuçlanmıştı. O davanın sanıklarından olan ve ağır işkence gören İlhan Selçuk da Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı, ağır ceza mahkemesine çıktı, yurt dışı yasağı konularak serbest bırakıldı.***Ergenekon davası, aslında örgüt davası olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu davanın temelinde “cumhuriyet mi demokrasi mi” tartışması bulunuyor.Halkın 1946’dan bu yana cumhuriyetin kazanımlarını yıpratma ihtimali olan muhafazakâr partilere oy vermesi, “cumhuriyeti kurtarma” fikrinin canlı kalmasını sağladı.Cumhuriyeti demokrasi içinde korumaktan umudunu kesenler için askeri müdahaleler hep bir son sığınma alanı oldu. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin ardından demokratik ve ilerici bir anayasa yapılması, sol hareketlerin bu ihtilalin ardından güç kazanıp toplumu etkilemeleri de aslında askeri darbelere en fazla karşı olması gereken sol çevrelerin de bu fikirlerin etkisi altında kalmasına yol açtı. Bugün de kendisini sol olarak niteleyen çevrelerde “cumhuriyet için demokrasiden feragat etme” fikrinin yarattığı kavram kargaşasının etkileri devam ediyor.“Boş ver demokrasiyi, yeter ki vatanımız şeriatın eline düşmesin, bölünmesin” fikrinin kolaycılığının ucunda da, görünen o ki Ergenekon davası bulunuyor.Siyasi iktidardan kuşku duyduğumuz, ama onu sandıkta yenemediğimiz zaman askeri “göreve çağırmak” demokrasiye olan inançsızlığın beslediği türden bir “kurtarıcılık”tır.***Demokrasinin bütün kurumlarıyla yerleşmediği, muhafazakâr ve sağ partilerin sürekli olarak “dini” temalar ve cemaatlerle en azından dirsek temasında bulunduğu bir ortamda yaşamak da elbette demokrasiyle ilgili kuşkuları besliyor. AKP hükümetleri bu kuşkuları giderme yolunda çok güçlü imkânlara ve desteklere sahipken bunu yapamamıştır.Ergenekon davasıyla “hem cumhuriyet hem demokrasi” fikrinin ve inancının güçlenmesini sağlamak görevi herkese, hem sağdakilere hem soldakilere, hem AKP’ye hem CHP’ye düşüyor.Bugün AKP’nin “sahte demokrat”, “takıyyeci” olduğuna, “gizli bir gündemle ülkeyi geriye götürmek istediğine” inananlar örgütlenecek, siyasete girecek, AKP ve devamı olan siyasetleri “sandıkta yenmek” için çalışacaktır. Bu, “hem cumhuriyeti hem demokrasi”yi istemenin ve ikisinin bir arada olabileceğine inanmış olmanın işaret ettiği yoldur.
Televizyon ekranlarında saatlerce konuşuluyor. Gazetelerde çarşaf çarşaf yazılıyor. Aynı şeyler tekrar tekrar söyleniyor.Toplum olarak hep birlikte aynı çılgınlığı yaşıyor gibiyiz. Ergenekon soruşturması bütün bilinçaltı birikimlerimizin ortaya saçılmasına vesile oldu gibi.Bütün o söylenenleri ekranlarda söylemek dergilerde yazmak, bugünkü yasalarımıza göre “suç” teşkil ediyor. “Hazırlık soruşturmasının gizliliği” diye bir kural var ki, hiç kimse buna aldırış etmiyor. Soruşturmadan yansıyan her bilgi kırıntısı açıklanıyor, üzerine yorumlar yapılıyor.Yorumların bir bölümü Ergenekon soruşturmasının AKP’nin komplosu olduğu inancına dayalı. Bir başka bölümüyse soruşturmanın “askerin geriletilmesi” gibi bir sonucu olacağı umudunu taşıyor.Bir üçüncü kesim var, onlar da Ergenekon soruşturmasının küçük siyasi hesaplaşmaların ötesinde bir anlam taşımasını, etkileri olmasını umut edenler.Demokrasiye bundan böyle hiçbir gerekçeyle “ara” verilmesin... Her şey demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine tam olarak uyularak yapılsın... Bu ülkenin siyasetinden, toplumsal çatışmalarından silah ve şiddet tümüyle yok olsun... Devletin şu ya da bu gücüne dayanarak toplumu şu ya da bu amaçla sömüren çeteleşmelerden tümüyle kurtulalım...***Ergenekon davasıyla birlikte “temiz toplum” ile ilgili umutların yeşerdiğini görüyoruz.Batı toplumları bu yapılanmalardan 70’li yıllarda “temizlendi”. Batı ülkelerinde temizliği yapanlar ve sonuna kadar gidenler hep “sol” iktidarlar oldu. Bizde “sol” siyasetler ya da kendini “sol” zanneden siyasetler böyle bir temizlik konusunda herhangi bir adım atmadı. 70’lerde Ecevit bu işlerin peşini bıraktı, 80’lerde siyasi cinayetler devam ederken siyasi iktidarlar gözlerini kapamayı tercih etti. 90’larda koalisyonlarla iktidar olan sol partilerden hiçbiri parmağını kımıldatmadı.Ergenekon davası ile birlikte bunca sol iktidarın yapamadığını siyasi İslam kökenli bir parti yapabilecek mi? Temizliğe böyle bir partinin girişmiş olması, her türlü çeteleşmeye, darbeye bütün varlıklarıyla karşı olanları ya da olması gerekenleri bile kuşkulandırıyor.Bu çelişkili duygular içinde bugünkü “toplu çılgınlık” durumuna hep birlikte girdik. Bundan nasıl çıkarız? O da belli: Ergenekon davasının doğru yürümesiyle, yeni soru işaretlerinden kaçınılmasıyla ve toplumun hangi kesiminde olursa olsun bütün kuşku bulutlarının dağıtılmasına azami özen gösterilmesiyle...
Başlık şu: “Ergenekon kokuyor.” Sabah Gazetesi’nin dünkü manşetinde bu iki kelime vardı. Bu iki kelime, Ergenekon soruşturmasının başından bu yana ortaya atılan iddiaların belki de en vahimidir.Sabah Gazetesi herhalde şöyle ya da böyle inandı ki, bu iddiayı manşetine çekti.Eğer bu iddia doğruysa, gerçek durumun şu ana kadar ortaya atılmış senaryolardan çok daha ciddi olduğunu düşünüp, ülkemiz adına korkabiliriz.Ama eğer doğru değilse, yine Ergenekon soruşturmasıyla ilgili en ağır “dezenformasyon” girişimi ile karşı karşıya olduğumuzu düşünürüz, ki bu da birinci ihtimalden daha az ciddi değildir.***Ergenekon soruşturmasının “yerli yerine” oturtulması en başından beri iki taraflı girişimler yüzünden mümkün olamıyor.Bu girişimlerin en “masum” gibi görüneni de şu sorularda gizli: “Koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri iki emekli orgeneralin peşine takılır mı ya da iki emekli orgeneral darbe yapabilir mi veya ellerinde ordu varken darbe yapmayanlar emekliyken nasıl yapabilecek?” Tabii ki bu üç sorunun cevabı da olumsuzdur. Ama temel iddia, görevliyken, diğer üst düzey komutanları ikna edemedikleri için düşüncelerini eyleme geçiremeyen bir grubun “ülkeyi irtica ve bölünme tehlikesinden kurtarmanın tek yolu olarak askeri müdahaleyi gördükleri için” bu müdahalenin ortamını hazırlama faaliyetleri içine girdikleridir. Yine şu ana kadar yansıyan iddialara göre grubun faaliyetleri içinde silahlı terör eylemleri de bulunuyor.Bu konuda yorum yapacak olanların öncelikle bu temel iddiadan yola çıkmaları gerekiyor. İddiaların içinde yer alacak terör eylemlerinin hangileri olduğu da iddianame açıklandığında öğrenilecek.***Ergenekon iddianamesinin mahkeme tarafından kabulünden önce açıklanması da “hukukçu” tepkilere neden oluyor. Ancak ortada bu kadar çok iddia, senaryo, spekülasyon dolaşırken en azından “resmi bir metin” üzerine düşünmek ve tartışmak ortamın biraz daha temizlenmesini sağlayabilir.Ergenekon iddianamesi iki gün sonra açıklandığında tartışmaların biraz daha sağlıklı bir düzleme çekilmesi mümkün olabilecektir.
Halen AKP’de yöneticiliği devam eden Abdüllatif Şener’in AKP’ye seçenek olabilecek, merkez-merkez sağ konumunda bir parti için çalıştığı kesinleşti.Şener de “milli görüş” ve Erbakan çizgisinden gelen bir siyasetçi. Erbakan’ın partisinde, siyasal İslama daha yakın bir konumda siyaset yaptı, sonra Erdoğan, Gül, Arınç ile birlikte Erbakan’ın terk eden kadro içinde yer aldı.Şener’in bir süredir, AKP hükümetine yönelik eleştirilerde bulunduğu biliniyor. Ancak bu eleştirilerin niteliği ve Şener’in AKP politikalarına seçenek olarak getirmeyi düşündüğü siyasal çizgiye ilişkin fazla bir açıklık bulunmuyor.***Son kamuoyu araştırmalarında AKP’nin oyunun kararsızlarla eşit oranda, yüzde 30’da bulunmasının bu yeni parti girişimini teşvik ettiği düşünülebilir.A-G’nin son araştırmasında kararsızlar yüzde 30.3 ile birinci görünmekte, ikinci AKP’nin yüzde 29.7 oy oranı bulunmaktadır. Bu araştırmada CHP yüzde 12.8, MHP de yüzde 11.9 görünmektedir.2002 seçimleri öncesindeki araştırmaları hatırlatan bu oranların aslında gerçek durumu fazlaca yansıtmaması ihtimali de vardır. Nedeni de araştırma kuruluşunun yanılgısı değildir. Daha sağda konumlanmış bir seçmen kesiminin “bulutlu havalarda” oyunun açık etmemeyi tercih etmesidir. Bu, bilinen ve sık görülmüş bir durumdur.Kapatılmanın eşiğindeki bir partiye oy vereceğini söylemek bazı kesimler için doğal bir “cesaret” gösterme tavrıdır. Bu açıdan baktığımız zaman da AKP’nin yüzde 30 olayında dolaşan “net” oy oranını daha yüksek bir potansiyelin işareti olarak görebiliriz.***Merkez sağda, liberal demokrasiden siyasal İslama kadar geniş bir alanı kapsamaya çalışan AKP, bu kadar geniş bir yelpazede oynamanın getirdiği sıkıntıları yaşadı. Ancak merkezde ve merkez sağda alternatif olabilecek bir siyaset hâlâ görünmüyor.Abdüllatif Şener’in böyle bir parti oluşturabilmesi için AKP’nin yanlışlarını çok daha açık olarak anlatması birinci şarttır. Bunu öncelikle siyasi kadrolar değerlendirecek, tabii ki şu anda AKP’nin içinde bulunan gruplar da buna göre tavır alacaklardır.AKP’nin oy tabanının yüzde 30 olduğu bir ortamda bu partiden kopmak için çok fazla etkenin devreye girmesi gerekir. AKP’nin yerine kurulacak olan parti de Erdoğan’sız olsa bile yüzde 20’nin üzerinde bir oy tabanına sahip görünüyor. Çok sayıda AKP’linin böyle bir altyapıyı terk edip de Şener’in peşinden gidebileceğini ummak biraz hayal görmektir.Ama Şener eğer şu anda AKP’nin içinde bulunan güçlü bir “cemaati” yanına almak niyetindeyse kurulacak parti de bir “cemaat partisi” olur ki, bu da siyasal yapının onarımını sağlamayacağı gibi daha da hastalıklı hale gelmesi sonucuna yol açar.Şener “neden” ve “nasıl” bir parti düşündüğünü henüz açık olarak söylemedi, herhalde AKP’nin kapatılmasının ardından bunları söyler.
Amerikan Konsolosluğu saldırısı dün en önemli haberin üzerini örttü. Fikret Bila’nın konuştuğu eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök “darbe girişimi” olduğunu doğrulamıştı.Milliyet’in manşetinde yer alan haberin başlığı şöyleydi: “Darbe girişimi var da demem yok da demem.” Eğer “yok” olsaydı, böyle önemli mevkide bulunmuş bir kişinin, yargıya müdahale etmemek adına söyleyeceği cümle şuydu: “Benim bilgime ulaşmış bir girişim yoktur.” Ama Hilmi Özkök öyle söylemiyor “var da demem yok da demem” diyerek darbe girişimi ya da girişimlerini doğrulamış oluyor.Tabii ki şu an için bu “darbe girişimi ya da girişimlerinin” kâğıt üzerinde yapılmış zihin idmanlarının ötesine geçip geçmediğini bilmiyoruz. Bunu aydınlatacak olan, Ergenekon davasıdır. Şu ana kadar yapılan yayınlardan öğrenildiğine göre iddianamede çeşitli terör olayları örgütle bağlantılanmaktadır.***Hilmi Özkök geçen hafta üç kez konuştu. İlk söyledikleri, yorum imkânı vermeyecek kadar “müphem” di. İkinci konuşmasında “darbe girişimi olmadığı” izlenimi daha ağır basıyordu. Ama üçüncü konuşmasındaki “Var da demem yok da demem” sözü, çok açık bir doğrulama oldu.Kendisiyle birlikte görev yapmış iki emekli orgeneral tutuklu olduğu sırada Özkök’ün böyle bir söz sarf etmesinin tartışılır bir yanı yoktur.Dava başlamadan önce “fazlasıyla taraf olanlar” Özkök’ün sözleri üzerine, iyi düşünmelidir.En azından sivri ve kafa karıştırıcı spekülasyonların bu sözle birlikte son bulması beklenir.***Ergenekon soruşturmasını “laiklerin tasfiyesine yönelik bir komplo” olarak görenlerin, darbe girişimleriyle ilgili iddiaların ilk kez kamuoyuna ulaşmasına yol açan günlüklerin yazarı olduğu iddia edilen emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e “kişisel” saldırılarda bulunmaları da yakışıksız olmuştur.Bu gibi saldırılar ve örneğin sanık emekli generallerden birinin arşivinde bugünkü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’la ilgili “kişisel” bilgiler bulunması da Silahlı Kuvvetler’in üst kademesinde önemli görüş farkları olduğunun kanıtı olarak görülebilir.Emekli orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur tutukludur, onların komutanı olarak görev yapmış olan emekli Orgeneral Hilmi Özkök de “var da demem yok da demem” diyerek çok açık bir işaret vermiştir.ABD İstanbul Başkonsolosluğu önündeki polis noktasına yapılan kanlı saldırı Özkök’ün sözlerini unutturmamalıdır.
Tayyip Erdoğan, İspanya gezisi sırasında “velev ki siyasi simge olsun” dediği anda çömleği tamiri en güç şekilde kırdığının herhalde farkında değildi.O sözden itibaren, AKP’nin de kırılan çömleğin parçalarından biri olacağını görmemek için ya siyasi deneyim eksikliği çok ciddi boyutta olmalıdır veya sözün sahibi “ya herru ya merru” demektedir.“Ya herru ya merru” aşamasına gelinmesi demek, kendini taraf hissetiğin bir “savaş”ın içinde bütün kuvvetlerinle yer almaya hazır olmak demektir.*** Şu anda savaş en yanlış alanda, en yanlış araçlarla, kıyasıya devam ediyor. Savaşın alanlarından biri olarak da Ergenekon soruşturması seçilmiştir.Soruşturmanın bir savaş alanı ya da aracı olarak kullanılma girişimleri olayın başka yönlere çekilmesine zemin hazırlıyor.Ergenekon soruşturmasının en titiz ve sağlıklı şekilde yürütülmesi, dava sürecinde hiçbir pürüz yaşanmaması, Türkiye’nin “askeri darbeler ve müdahaleler ülkesi” olmaktan çıkması için şarttır.Eğer Tayyip Erdoğan türban savaşını açmasaydı, AKP’ye kapatma davası açılmasaydı Ergenekon davası çok daha soğukkanlı olarak izlenebilir, bugünkü duygusal tepkilerden kurtulmak mümkün olurdu.*** Tayyip Erdoğan çömleği kırarken, Türkiye’nin çağdaş ve özgürlükçü bir anayasaya ulaşması umutlarını da kırmıştır.Ama çömlek bir kez kırılmıştır ve siyasilere düşen görev bu çömleğin yerine neyin konulacağını belirlemek ve onun da kırılmaması için gerekli önlemleri almaktır.AKP’nin en büyük oy desteğine sahip olduğu bir sırada bizzat Tayyip Erdoğan’ın eliyle kapanma aşamasına gelmesinden en çok ders alması gerekenler yine AKP’nin yöneticileridir.Bu kadro kuşkusuz bir ay sonra yeni bir parti için harekete geçecektir. Yeni partinin kurulma şekli, şu andaki “savaş ruhu”na uyar ve parti bazı “intikam” duygularıyla ortaya çıkarsa savaş devam edecektir. Kimse bundan kuşku duymasın.*** AKP’nin kapanma eşiğine gelmesinin temelinde Erdoğan ve kadrosunun yanlış politikaları olduğunu görmeden, siyasi yapının yeniden inşası hem güç hem fazla sıkıntılı olacaktır.AKP, önemli bir kesimin hakkındaki kuşku ve kaygılarını genişleten yollara saptığı andan itibaren Türkiye kaygan bir zemine girdi. Bu zeminden çıkmasını sağlayacak siyasi basiret ise henüz Ankara’nın ufkunda görünmüyor.
AKP ile ilgili kapatma davasının bir ay içinde sonuçlanacağını Anayasa Mahkemesi’nin ikinci yetkilisi söyledi. Bir ay sonra ne olacak?Büyük olasılıkla bir ay sonra Türkiye hükümetsiz kalacak. Bu bir tahmindir ama Anayasa Mahkemesi’nin son türban kararı ve Ergenekon operasyonunun yarattığı gerilimin giderek daha da güçlendirdiği bir öngörüdür.Anayasa Mahkemesi eğer AKP’yi kapatmazsa, “laiklerin tasfiyesi” sürecinde AKP ile işbirliği halinde olmakla suçlanacaktır.Buna karşılık AKP’deki hava, kapatmaya göre hazırlık yapıldığı, kapatılmama ihtimalinin göz önüne bile alınmadığı izlenimini veriyor.AKP’nin yerine kurulacak olan yeni partide Tayyip Erdoğan ve başka önde gelen partililerin bulunmaması ihtimali de yüksektir. Bu yüzden, halen AKP yöneticisi olan eski bakan Abdüllatif Şener yeni parti kuracağını açıklamıştır.***Şener’in partisinin “ana malzemesi” AKP’den gelecektir, belki partilerinden umut kesmiş bazı DP’li, DYP’li ve ANAP’lılar da bu partide bir çıkış arama girişiminde bulunacak.AKP’den gelecek “ana malzeme”nin boyutunun ve gücünün ne olacağını şu anda söylemek zor. Bu, Erdoğan’ın bu süreci nasıl yöneteceğiyle doğrudan bağlantılı. Eğer Erdoğan ve kadrosu AKP’nin bölünmeden yeni partiye aktarılmasını başarırsa Şener’in de ana ya da destek, oradan gelecek bir malzemeden yararlanma imkânı kalmaz.Bir ay sonra, AKP’siz ve hükümetsiz bir ortamda seçim dışında bir yol kalmayacağı da ortada.Eğer AKP’siz Meclis’ten erken seçim kararı çıkarsa, Tayyip Erdoğan ve başka AKP’lilerin tekrar bağımsız olarak Meclis’e dönmeleri ihtimali bulunmuyor.Bunların hepsi ve ihtimallerin tümü, yeni siyasi belirsizliklerin devam etmesi anlamına gelecektir. Erken seçim olursa yerel seçim de zorunlu olarak öne alınacaktır. Yeni AKP bütünlüğünü koruyarak bu seçime girmeyi başaramazsa siyasi belirsizlikte en tepe noktalara ulaşılacaktır.***Ergenekon soruşturmasının heyecanı bir haftadır AKP’nin kapatılmasıyla ilgili fikir idmanlarını unutturdu. AKP davası ile Ergenekon davası “manevi” olarak aynı olayın iki yüzü niteliğindedir. Bu iki davadaki gelişmeler de sürekli olarak kamu vicdanında birbirine bağlanarak ele alınacaktır.Ama bir ay sonra kaptansız, dümensiz ve başıboş bir gemi halinde sağa sola savrulan bir Türkiye’nin nasıl “toparlanacağı”nı da birilerinin düşünmesi gerekiyor.
Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı ve yargıçların dün akşam saatlerinde aldıkları tutuklama ve salma kararlarıyla ilgili olarak da çok şey söylenecek.Her salınma kararını bir “taraf” öne çıkaracak ve soruşturmanın çürüklüğünün kanıtı olarak gösterecek. Her tutuklama kararını da diğer “taraf” öne çıkaracak ve davanın sağlamlığının delili olarak gösterecek.Şu ana kadar “taraflar” savcılık işini savcıya, yargıçlık görevini yargıca, avukatlık işini de avukatlara bırakmadan büyük bir heyecanla “kendi davaları” nı yürüttüler.İki “taraf” da bazı şehirlerde kendi kanaatlerini vurguladıkları gösteriler yaptılar.Bu soruşturmanın son derece sağlıklı yürümesinin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz.Eğer bu dava sağlıklı ve hukukun bütün ilkelerine uygun olarak yürümezse, kendisini laikliğe bağlı hissedenlerle Türkiye’ye demokrasiyi fazla görenler arasındaki fark ortaya çıkmayacak. Eğer bu dava sağlıklı yürümezse, laikliğin önemini vurgulamak için kurulmuş sivil toplum örgütleri ve bu davaya yürekten bağlı olanlarla demokrasiyi askıya almaya hazırlanan örgütlenmeler arasındaki fark da ortaya çıkmayacak.***Bu davaya, bütün günlük heyecanların yarattığı duygusal tepkilerin ötesinde bakması gerekenler, “her şeyin” aydınlanmasını istemesi gerekenler, en başta “laikliğin en sağlam şekilde gerçek demokrasi içinde korunacağı”na inananlar olmalıdır.Ergenekon davasının en sağlıklı şekilde yürütüleceğine olan inanç kaybolduğu takdirde Türkiye yine gerçek olmayan ayrışma ve bölünmeler üzerine gerginliğini koruyacaktır.İki emekli orgeneralin “ülkede kargaşa yaratma ve demokrasiyi rafa kaldırtma amaçlı terör örgütü kurmak” iddiasıyla gözaltına alınmış olmasının ciddiyetini hiçbir duygusal tepkinin zedelemesine izin verilmemelidir.Hükümet sözcülerinin “savcı” edasını çabuk terk etmesi, AKP yanlısı gazetelerin “savaş tonu” ve “senaryo üretimi”ni durdurması şu an için olumlu bir gelişme gibi görülebilir.Aynı tarzı CHP Genel Başkanı Baykal ve CHP sözcülerinin de benimsemesi, şu andaki gerginliği biraz daha indirebilir ve soruşturmanın kendi mecrası içinde yürümesine katkıda bulunabilir.Ergenekon, cumhuriyet döneminin en önemli siyasi davalarından biridir ve kendi türünde “ilk”tir.Bu davaya hiçbir açıdan leke sürülmemesinin en temel koşulu da senaryo üretiminin durması, ayrıntılı bilgiler için iddianamenin beklenmesi ve herkesin savcı, yargıç ve avukatların yakasını bırakmasıdır.