Sadede gelelim

27 Haziran 2008

Futbolla dolu bir ay bitti, uzakta tutmaya çalıştığımız konulara yeniden dönmek zorundayız. Keşke bu hafta sonunu da futbolla geçirseydik, gerçeklerden bir hafta daha uzak durabilseydik...Futbolla meşgul olduğumuz günlerde Taraf Gazetesi’nin yayınladığı bazı haberlerin kamuoyunda büyük bir yankısı olmadı. Bunlardan en önemlisi, Genelkurmay’daki bazı çalışmalarda bir tür siyasi parti gibi faaliyet planları yapıldığına ilişkindi.Genelkurmay’ın açıklamasında bu haber bir açıdan doğrulandı, ama üst düzeyde onay olmadığı için başkanlığı bağlamayacağı belirtildi. Bu konuyla ilgili olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’tan da Taraf Gazetesi’yle ilgili olarak “sermayesine bakın” uyarısı geldi.*** Silahlı Kuvvetler’in kamuoyunu, kamu kurumlarını etkileme ve toplumu yönlendirme faaliyetlerinde bulunmasını, bir “devlet partisi” gibi çalışmasını hiç kimsenin onaylaması mümkün değildir.Ama yakın tarihimize bakarsak, hem cumhuriyetçi hem demokrat hem laik hem ilerlemeci bir siyasi gücün bulunmadığı bir ortamda Silahlı Kuvvetler’in bu boşluğu doldurma çabası içinde olmasına şaşmak da mümkün değildir.Siyaset ülkeyi yönetme yeteneğini, toplumu yönlendirme becerisini her kaybettiğinde, kısacası her görevini yapmadığında Silahlı Kuvvetler “durumdan vazife çıkarma” alışkanlığının gereğini yerine getirmektedir.“Durumdan vazife çıkarma”nın gereğinin iktidara “doğrudan müdahale” olduğunu savunanlar da ne yazık ki halen var. Bu kesim kendi siyasi beceriksizliğini, ufuksuzluğunu, yeteneksizliğini, düşünce kısırlığını kapatmak için Silahlı Kuvvetler üzerinden güç elde etme oyunundan hâlâ vazgeçmiş değil.***Silahlı Kuvvetler’le ilgili çeşitli haberler yapan Taraf Gazetesi’nin, açıklandığının dışında bir sermaye ya da “örgütsel” ilişkisi olup olmadığını ya da Taraf’ın bir “savaş aracı” olup olmadığını tabii ki bilemeyiz. Bildiğimiz şudur ki Taraf’ın yayınladığı haberler doğrulanmıştır ve ortada bir gazetecilik başarısı vardır. Gazete, önemli konularda kamuoyunu bilgilendirme görevini yerine getirmiştir.Eğer Taraf Gazetesi ya da herhangi başka bir gazete bir “savaş aracı” olarak nitelenirse yayınladığı haberlerin ağırlığı da kaybolur, etkinliği de azalır.Merkezi ve merkez solu bomboş olan bir siyaset alanında hastalıklardan kurtulmak ve demokratik kurumları yerleştirmek kolay değildir. Topal demokraside kavramlar karışmaya devam edecektir.

Devamını Oku

Batı’nın kaygısı

25 Haziran 2008

Amerikan yönetiminin AKP’nin kapatılması davasıyla ilgili çıkışları, aslında alışık olduğumuz çifte standardın dışına çıkmıyor. Başka partiler kapatılırken bundan haberi bile olmayan Amerikan yönetiminin AKP’nin kapatılması davasıyla ilgili olarak en üst düzeye kadar tavır almasının derin nedenleri olmalı.Amerikan yönetimleri, Soğuk Savaş döneminde komünizmi çökertmek için “Yeşil Kuşak” teorisine uygun olarak Sovyetler Birliği içindeki ve çevresindeki İslamcı hareketleri desteklemişti. Radikal İslamcı hareketin bugün ulaştığı boyutlar karşısında da “ılımlı İslam”ı ortaya attılar.“Ilımlı İslam” belki radikal İslam’ın etkili olduğu ülkeler için bir model olabilir ama sonuçta “günü kurtarma” çabasından öteye bir anlam ifade etmez.Türkiye için “ılımlı İslam” modelleri üretmek, her bakımdan “geriye gidiş” anlamı taşır. Bunu Washington’un bilgisayarları belki kavrayamaz ama Türk insanı iyi bilmektedir. Washington’un bilgisayarlarının düz hesap mantığı içinde “demokrasi olmuyorsa bari radikal İslam olmasın da ılımlı İslam olsun” tercihine ulaşması ancak Türkiye’yi ve İslam dünyasını bilmeyenler için mantıklı bir tercihi ifade edebilir. ***Avrupa Birliği çerçevesinde ve diğer Avrupa organlarında da AKP için açılan kapatma davası ile ilgili olarak değişik tonlarda da olsa “tepki” niteliğinde çıkışlar devam ediyor.Avrupa’nın “alıştığı” demokratik yapı içinde bir siyasi partinin kapatılması, hele bu parti her iki vatandaştan birinin oyunu almışsa, pek havsalaya sığacak bir durum değildir.Ancak Avrupa siyasilerinden gelen çıkışlar içinde, Türkiye’ye bir “ılımlı İslam” modeli biçme üslubu da görülüyor.Türkiye’nin “demokratik laik” yapısının önemini Avrupalı siyasiler daha fazla fark etmiş görünüyor. Ancak onlar da “laiklik nasıl korunacak” sorusuna cevap bulmakta zorlanıyor. Ve laikliğin demokrasiden ödün vermek pahasına korunması meselesini anlayamamaları da çok doğal. Aslında tuhaf olan, bizim hâlâ bu gibi ikilemler içinde kalıyor oluşumuz.***Demokrasiyi “içselleştirme” de bayağı eksiklerimiz var. Ama bu herkes için geçerli. Hele 85 yılda cumhuriyet sayesinde sağlanan ilerlemeyi “dini referanslar” üzerinden tartışmaya devam edenler için daha da geçerli.ABD ve Avrupa Birliği, eğer Türkiye’ye yardım etmek, Türk halkının ileri düzeyde yaşamasına katkıda bulunmak istiyorsa bütün pusulaları “hem demokratik hem laik” yöne çevirmek zorundadır. Bunun dışında her türlü model biçme girişimi bize yeni zorluklar yaratmaktan öteye geçemez.

Devamını Oku

Travma sürüyor

24 Haziran 2008

Atatürk devriminin Türk toplumunda yarattığı “travma”nın sürdüğü, AKP’nin üst yöneticilerinden birinin, bizzat Dengir Mir Mehmet Fırat’ın sözleriyle kanıtlanmıştır.Tabii Atatürk devrimi “Türk toplumu”nda olmadı, devrim, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntısı üzerine bir “Türk toplumu” ve “Türk devleti” kurmak için yapıldı.Atatürk devriminin niteliklerini, devrim sürecinde yaşanan gel-gitleri tartışmak elbette herkesin hakkıdır. Tarihçiler ve bu konu üzerine düşünenler de çalışmalarına devam ediyor. Atatürk devrimi sürecinde yaşanan bazı durumların eleştirilmesi doğaldır. Ancak eleştirirken, o günün koşullarını dikkate almak zorunludur.***Atatürk devrimi, “dini referanslarla yaşayan” bir toplumda gerçekleşmiştir. Böyle bir “aydınlanma devrimi”nin travma yaratması da kaçınılmazdır.Ancak o günlere bugünden bakıldığında “seçeneğin” ne olduğunu düşünmek de zorunludur. Seçenek, dönemin büyük güçleri arasında parçalanmış ve çağdaş dünyada yer alması mümkün olmayan bir küçük “sömürge” idi.Bu kısa özetten sonra AKP yöneticisi Fırat’a gelirsek, bugün o “travma”nın yaşanmasının nedenleri üzerinde durmak gerekiyor.Türk toplumunun modernleşme sürecinde “dışarda kaldığı” ya da “dışarda bırakıldığı” inancıyla Atatürk’e tepki duyanlar arasında Kürtler başta gelir.Kürt milliyetçileri, Lozan’dan başlayarak “ortaklık” konumundan çıkarıldıkları, itildikleri, isyanların ardından yaşananların Türkiye’deki Kürt toplumuna haksızlık olduğu görüşündedir ve bu yüzden Atatürk’e yönelik tepkileri sürmektedir.Dini örgütlenmelerin Atatürk’e tepki duyması da son derece doğaldır. Çünkü Atatürk devrimleri bunların toplumdaki etkinliklerini kırmayı hedeflemiş, Türk toplumunun modernleşmesine karşı dirençlerini kırmak için o günün koşullarında gerekeni yapmıştır.Bu kesim hâlâ cumhuriyetin birinci döneminde kaybettiklerini geri alma mücadelesini sürdürmektedir.***Kürt toplumunun “önderi” niteliğindeki kişilerin ise dönüp dolaşıp Atatürk’e gelmeleri pek doğal değil.Bugünkü dünyada, bugünkü demokrasi anlayışı içinde Kürt milliyetçilerinin dini referanslara dayanan topluluklarla aynı paralelde düşünmeye devam etmesi, bunların “demokrasi anlayışı” ile ilgili kuşkular yaratıyor.AKP’li Fırat ve benzeri biçimde kafası karışmış olanlar, bugün Türk toplumunun asıl ihtiyacı olan demokrasiye katkıda bulunmak yerine ucuz formüllerle hareket ederlerse sadece demokrasiye ihanet etmiş olurlar. Dertleri demokratik bir Türkiye değilse... O zaman doğru yoldadırlar.

Devamını Oku

İyi ki futbol var

22 Haziran 2008

Avrupa Şampiyonası sayesinde futbolun eğlenceli havasına öyle bir kapıldık ki hayatımızı karartan bir dolu sorunumuzu unutuverdik.Türbanla başlayan Ankara savaşlarını unuttuk.AKP’nin kapatılması davasını unuttuk.AKP kapatıldığı zaman neler olabileceği üzerine konuşmayı bir kenara bıraktık.Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatının sona erip ermeyeceğini, ermesi halinde neler olabileceğini de tartışmıyoruz.Erdoğan’ın siyasetten tasfiye olması durumunda AKP’nin ya da yeni kurulacak AKP’nin başına kimin geçebileceği de şu aralar pek umurumuzda değil.*** Ekonomik krizin büyümesi, hükümetin seçim ekonomisi uygulaması durumunda başımıza gelecekleri de kafamızdan attık.Bir erken seçime gidilirse CHP’nin oylarının yüzde 20’yi aşıp aşmayacağıyla CHP’liler bile ilgilenmiyor.Genelkurmay’daki “siyasi” faaliyetlerle ilgili haberlere ve bu haberlere ilişkin yalanlamalara şöyle bir göz atıp geçiyoruz.Başbakanlık örtülü ödeneğinin harcanma şeklindeki sakatlık ve hukuk açısından ortaya çıkan kuşkulu durumlarla ilgili haber de beynimizde hak ettiği yeri pek bulamadı.Kapatılma davası süren Demokratik Toplum Partisi ek süre aldı ve o mesele de eylüle kaldı, artık o zaman düşünürüz...*** Amerika Birleşik Devletleri Bush yönetiminin ikinci kişisi Bayan Rice’ın ağzından AKP’ye büyük destek vermiş, bunun üzerine de fazla kafa yormaya değmez, zaten Amerikalılar böyle şeyleri hep yapar.Avrupa Birliği’nin bazı yetkilileri de “AKP kapatılmasın” gibisinden laflar etmiş, onlar da önemli değil, en doğrusunu biz, zamanı geldiğinde düşünürüz. O “zaman” gelene kadar da öylece dururuz.Kazanılan maçların kutlamalarına kan bulaştıran aşağılıkları bile neredeyse görmezden geliyoruz. Bu insanlık dışı durumların nasıl önleneceği hakkında da şu anda herhangi bir fikir sahibi olmamız mümkün değil. Keyfimizi asla bozmayalım.Tuzla tersanesindeki protesto eylemine çok az sayıda işçinin katılmış olması da şu anda bizi düşündürmüyor. Tuzla’daki kıyıma yetkili zevatın bir türlü el koymamasının nedenlerini de artık daha sonra düşünürüz.*** Neyse ki futbol var; hayatımızı karartan, yüreğimizi daraltan, beynimizi bulandıran bütün sorunları düşünmeyi erteledik.Keşke şampiyona daha uzun sürseydi de daha da erteleyebilseydik.İyi ki futbol var; keyfimiz biraz yerine geliyor, sayesinde gerçek dünyayı unutabiliyoruz.

Devamını Oku

Fatih Terim’i affettim

21 Haziran 2008

ViyanaÇek Cumhuriyeti maçını tribünden izleyenleri kıskanmamak elde değildi. Ama önceki gece Viyana’da tribünde olmanın tadına doymak da mümkün değildi.Maçın sonuna doğru Rüştü’ye yönelen her topta insanın yüreği ağzına geliyordu. Son golün çılgınlığı herhalde uzun yıllar yürekleri titretecek.Rüştü üçüncü penaltıyı kurtardığı andan itibaren milyonlarca kişi aynı heyecanın içinde farklı duygusal patlamalar yaşamıştır.Ben kendi adıma “Fatih Terim’i affettim” diye düşündüm.* Kendi egosunu büyüterek futbol gibi bir şenlik oyununu savaş gibi ele almasını affettim.* Spor yazarlarına hakaretler etmesini, bir meslektaşımızın yanlış bir davranışı üzerine herkesi suçlamasını affettim.* Her türlü eleştiriye hoşgörüsüzlüğünü, kendisini övmeyenleri düşman gibi görmesini affettim.* Yaptığı işi abartmasını, kendisini dev aynalarında görmesini, insanları aşağılamasını da affettim.* Anlayışlı, olgun bir kişi gibi davranırken birdenbire “mahalle” ağzıyla polemiklere girişmesini affettim.* Türkçeyi, “manken” kızların kullandığı “konsantremiz bozuldu”, “şok oldum” gibi ifadelerle bozuk şekilde konuşmasını, böylece gençlere kötü örnek olmasını da affettim.* Başkalarının önerilerini dinlememekteki ısrarının yanı sıra, hiçbir eleştiriyi kabul etmeden hiçbir şey olmamış, hiçbir yanlış yapmamış gibi yüksekten atmasını da affettim.* Fatih Terim’i affetmek hakkını kendimde gördüm çünkü başarısız olduğu zaman ona saldıran, başarılı olduğu zamansa her türlü eleştirisini unutup, onu olağanüstü övgülere boğanlardan değilim.***Viyana’da önceki gece 119’uncu dakikada Rüştü’nün yerden kalkamayan arkadaşlarını “haydi gidin” diye kaldırmasını, Hamit’in kolu kanadı kırılmış gibi duran arkadaşlarını itekleyerek canlandırmasını gördüğüm, 121’inci dakikadaki golle 70 milyonla birlikte havalara fırladığım, Rüştü’nün üçüncü penaltıyı kurtarışını izlediğim için Fatih Terim’i affettim.Fatih Terim ya da başkaları “sen kim oluyorsun” diyebilir, ben bu sevinci tatmış bir Türküm, ultra milliyetçi değilim, siyasi fikirlerimin tam ters tarafta olduğunu bilenler bilir. O yüzden Fatih Terim’i affetme hakkına şiddetle sahibim.Fatih Terim’i affettim.

Devamını Oku

Boşluk solda

19 Haziran 2008

AKP’nin kapatılması sonrasına ilişkin siyasi hesaplar yapılırken yine merkezde ya da merkez sağda “boşluk” meselesi ortaya çıktı.Siyasal İslam kökenli olan ama merkez politikalarını bir dönem için uygulamayı başaran AKP’nin tıkanmasının ve daha sağa gitmesinin merkezde boşluk yarattığı görülüyor. Bu boşluğun geleceğini esas olarak AKP’nin dava sonrası durumu, yerine kurulacak partinin politikaları belirleyecektir.Ama Türk siyasi sahnesinde daha büyük ve gerçek bir boşluk var olmaya devam ediyor. Türk siyasetinde sol, boş değil bomboş...CHP’nin sosyal demokrat politikalar üretmekten tümüyle vazgeçmesi, zaman zaman radikal sağ ile paralel muhafazakâr tavırlara yönelmesi ve iktidar olma ufkunu tümüyle gömmesi solu bomboş bıraktı.*** CHP Genel Başkanı, CHP’nin solculuğunu eleştirenlere bakışını, “gitsinler kendi partilerini kursunlar” şeklindeki veciz bir ifadeyle ortaya koydu.Bu, CHP merkezinin çizdiği rota dışında kalan ve kendini sol ya da sosyal demokrat olarak gören toplumsal güç ve çevrelerin partiye yaklaştırılmayacağını bir kez daha gösterdi.* CHP’nin tüzüğü, parti yönetimi için “demokratik” bir yarışı imkânsız kılıyor.* CHP yönetimi bugünkü koşullarda ne tür sosyal politikalar üretilebileceği konusunda herhangi bir fikir çalışması istemiyor.* CHP dışındaki bazı sol çevrelerin örgütlenme girişimlerinde, yeni bir partinin altyapısını hazırlama çalışmalarında da henüz önemli bir aşama sağlanmış değil.AKP’nin tıkanmasıyla merkez ve merkez sağın yeniden inşası faaliyetleri başlarken, soldaki ölü toprağı serilmiş tarla manzarasında bir değişiklik yok.*** Soldaki boşluk doldurulmadan Türk demokrasisindeki topallığını gidermek zordur. AKP’nin 6 yıllık iktidar dönemi solsuz demokrasinin yakalanabileceği bütün hastalıkları ortaya koydu.Merkez için düşünülen “çatı partisi” fikrinin sol için de geçerli olmaması için hiçbir neden yok.Ama çok önemli bir eksiklik var. Sol için düşünen, kaygılanan, Türk demokrasisinin geleceğine katkıda bulunmak isteyen çevrelerin biri ya da birkaçı bayrağı eline alıp yola çıkmaya cesaret edemiyor.Bundan önceki başarısız girişimler sadece yanlışlardan ders çıkarmaya yaradığında ve solun en temelden inşasını göze alanlar ortaya çıktığında Türk demokrasisi topallığından kurtulabilecektir.

Devamını Oku

Suçlu aranıyor

18 Haziran 2008

Ekonomiyle ilgili her değerlendirmede, genel krizin Türkiye’ye yansımasından söz edilirken sürekli olarak “siyasi istikrarsızlık” unsuru öne çıkartılıyor.Tabii ki doğru, Türkiye’de yatırım yapmış olanlar, hatta sıcak para oyunlarıyla kolay kazanç elde edenler için “siyasi istikrar” önem taşıyor.Siyasi istikrar olmadığında bürokrasi karar almakta zorlanır, işler yürümez, kimse risk almaz.AKP sözcüleri de, kapatma davasıyla ilgili olarak benzer şeyler söylüyor ve bu davayla ortaya çıkacak olan yeni sıkıntıların ve iktidar boşluğunun yeni ekonomik sorunlara yol açacağını ileri sürüyorlar. Doğrudur. Ama AKP hükümeti meseleyi tartışırken çuvaldızı kendisine batırmak zorundadır.***Son siyasi krizin başlangıcı Cumhurbaşkanı seçimidir ve AKP üst yönetiminin bu seçime ilişkin “taktiği” uzlaşma imkânlarını kullanmamak, “çatışarak kazanmak” olmuştur.Yeni bir çağdaş anayasa konusunda toplumdaki genel beklentiye de karşılık vermeyen ve anayasa meselesini de bir çatışma alanı haline dönüştüren, yine AKP olmuştur.Bu gerilimlerin etkileri sürerken türbanla ilgili “zorlama” da yine AKP’den geldi.“Bundan sonra ne olur” sorusuna cevap ararken AKP’nin yakın geçmişte yaptığı bu büyük siyasi yanlışları görmek gerekiyor.AKP’nin de bunları açıkça görmesi gerekiyor, aksi halde yeni dönemde de aynı yanlışları yapabilir, siyasi krizi daha da derinleştirebilecek tavırlar alabilirler.***AKP’nin içinde de benzeri muhasebelerin yapıldığı biliniyor, ama asla kamuoyu önünde açık konuşulmuyor. Bunun nedenlerinden biri ve belki en önemlisi “Tayyip Bey’i kızdırmamak” kaygısı olabilir. Ama Türkiye’nin siyasi geleceği ile “Tayyip Bey’in kızması” arasındaki önem farkı çok büyüktür ve geleceğe ilişkin kaygısı olanlar, yeni bir siyasi “inşaata” katkıda bulunmak isteyenler “Tayyip Bey’i kızdırmaktan” çekinmemek zorundadır.Cumhurbaşkanı seçimi sırasındaki Tayyip Erdoğan’la 22 Temmuz gecesinin Tayyip Erdoğan’ı arasındaki değişikliğin “psikolojik” nedenleri olduğunu savunanlar da çoktur.Ankara kulislerinde Erdoğan’ın aslında Cumhurbaşkanı olmak istediği, ancak Gül’ü seçtirmek zorunda kaldığı için “pusulayı şaşırdığı” yoğun şekilde konuşuluyor.Gerçeklerle ilişkisini kaybeden siyasi kişiler yollarının sonuna gelmiş olanlardır. AKP, kapatılma davasında karar ne olursa olsun yeni bir yola çıkacaktır. Bu yolda da yapılan o son yanlışlara asla yer yoktur. Aynı yanlışların tekrarlanmasının faturası çok daha ağır olur.

Devamını Oku

Laikliği tartışan savunma

17 Haziran 2008

AKP’nin Anayasa Mahkemesi’ne verdiği savunmanın metni üç başlık altında toplanıyor ama esas olarak iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm tümüyle siyasi-ideolojik nitelikte ve ana konusu laiklik tartışması. İkinci bölümde ise Başsavcı’nın iddianamede delil olarak sunduğu olgulara cevap veriliyor.Savunma hakkındaki “siyasi mi, hukuki mi” tartışması iki gündür devam ediyor.Bu savunma siyasidir çünkü en temel siyasi kavramlardan biri olan laikliğin tanımı üzerine kuruludur. Ve AKP savunmacıları Başsavcı’nın “laiklik anlayışını” eleştirirken o noktada durmuyor, başka bir tanım öne sürüyor.***AKP’ye göre “evrensel bir laiklik anlayışı” vardır ve Başsavcı geride kalmış bir “pozitivist laikliği” savunmaktadır. Ancak savunmada Başsavcı’nın laiklik anlayışının bugüne kadar, yani cumhuriyetin kuruluşundan itibaren temel niteliklerden birini oluşturan laiklik anlayışı ile ilişkisinden söz edilmiyor.Buna karşılık savunma metni “demokratik laiklik” diye bir kavramı öne sürüyor ve laikliği kendi çapında yeniden tanımlama girişiminde bulunuyor.Bu kavramsal tartışmaların bir savunma metni ölçüleri içinde bir yere varması mümkün değildir. Ama AKP kendi açısından yeni bir laiklik tanımı geliştirme faaliyetine bu savunma ile başlamış oluyor.*** Avrupa’da “aydınlanma devrimi” ve devrimin biz dahil dünyaya yayılma süreci içinde laiklik en çok tartışılan kavramlardan biri olmuştur.Bu tartışmalar AKP’yi ya da herhangi bir siyasi partiyi aşan düzeylerde yapılmaktadır.Ancak AKP’nin yaptığı, bu tartışma içinde kendine bir “pozisyon” belirlemektir. Ve Başsavcı’nın anlatmak istediği de zaten budur: Yeni bir laiklik tanımıyla Türkiye’nin bir “ılımlı İslam ülkesi” gibi farklı bir konuma çekilmesi tehlikesi...Başsavcı’nın iddianamesi “laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olmak” üzerine kuruludur. Bu iddianameye karşı “senin laiklik anlayışın yanlış” diye savunma yapmak ise siyasi boyutu en tepeye çıkarmak anlamına gelir ve bir yargı süreci, bu boyut için son derece elverişsizdir.Bu savunma üzerine eğer AKP küçük bir cezayla ya da cezasız kurtulursa, “yüksek yargı bizim laiklik anlayışımızın geçerli olduğunu kabul etti” mi denilecektir? Tersi durumda ise “Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek yargı organının laiklik anlayışı yanlış” mı olacaktır?*** AKP’nin savunmasıyla davayı çektiği siyasi boyut daha fazla sorun yaratacak nitelikte. Böyle bir savunma AKP’nin yerine kurulacak olan siyasi partiye de “laiklik tanımıyla” ilgili bir misyon getirmektedir.Laiklikle ilgili derin bir tartışmanın böyle bir siyasi arenada ve bu çatışma üslubuyla yapılmasının çok daha fazla zararı olacaktır.

Devamını Oku