Sistem soruları

9 Haziran 2008

Ankara’da siyasiler her duvara çarptıklarında sistemle ilgili sorular sormaya başlar. Yine aynı şey oldu. Parlamenter sistem ve kuvvetler ayrılığı tartışmaya açıldı.Doğrudur, bir sistem sorunu var ve bunun merkezinde her tarafı yamalı 1982 Anayasası var.Bu Anayasa 12 Eylül askeri yönetimi tarafından bütün toplumu zapturapt altına almak ve uslu tutmak amacıyla çıkarılmıştı. Aradan geçen 26 yıl bu anayasa ile yaşanmasının mümkün olmadığını gösterdi. Askerlerin gölgesi azaldıkça gelen her siyasi iktidar, sağından solundan yamalarla durumu düzeltmeye çalıştı. Ama hiçbiri yeni bir anayasa için harekete geçme cesaretini gösteremedi.***Bu cesareti gösteren tek iktidar AKP’nin iktidarıdır ve ne yazık ki bu girişim siyasi deneyim eksikliği, ufuk çarpıklığı, köklerin yarattığı darlıklar dolayısıyla başarısızlığa uğramıştır.Anayasa sorunu, seçim sistemi ve siyasi partiler yasalarındaki sakatlıklarla bir araya geliyor ve genel bir sistem sorunu, kökleşiyor.AKP bu sorunu aşacak basireti gösteremedi, ama sorunun bir parçası olan “muhalefet” de hiçbir yeni öneri getirmemekte ısrar ediyor.CHP ve MHP’nin “nasıl bir anayasa” sorusuna verdikleri bir cevap ortada yok. CHP bütün stratejisini en sıkı savunma üzerine kurmuş, sistemi daha ileri götürebilecek her türlü fikre kapılarını kapatmış durumda.AKP’nin sürekli yönünü şaşırmasıyla birlikte CHP’nin bu “tam savunma” konumunun, yeni ve çağdaş bir anayasa için geniş uzlaşma yollarını da tıkadığı görülüyor.Bu yolları açma ve genişletme görev ve sorumluluğu yine büyük oy desteğine sahip olan AKP’ye aittir.Bütün özgürlüklerin bir bütün olarak ele alınacağı bir program ile yeni anayasa girişiminin tekrar başlatılması AKP’nin elindedir. Oysa AKP ve ona yakın mihrakların tepkileri halen, “dayak yemiş boksörün kendisine hakemin vurduğunu sanmasının” ötesine geçmiyor.***Yeni ve gerçekten “özgürlükçü” bir anayasa ile siyasi partiler kanununun belki tümüyle yenilenmesi için bir tür “danışma meclisi” kurulabilir, üniversiteler ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla ciddi bir yol alınabilir. Ama önce AKP’nin hakemle ilgili sorununu aşması gerekir.Sadece hakemle uğraşmak, gerçeklerden, gerçek soru ve sorunlardan uzaklaşmaya yol açar.

Devamını Oku

Savaşın tasfiyesi

8 Haziran 2008

AKP’ye yakın gazetelerin iki gündür attıkları başlıklara, yayınladıkları yorumlara bakınca ortaya tam bir “savaş” görüntüsü çıkıyor.AKP, Anayasa Mahkemesi kararını “mağduriyet” platformunda kullanmaya devam ettikçe, kendisinden yana “güçleri” gerilim halinde tuttukça ülkedeki “bölünme” tehlikesini arttırdığını görmüyor.Anayasa Mahkemesi’nin kararı tartışılabilir, eleştirilebilir, ancak bu kararla ortaya çıkan yeni koşullarda siyasi gerilimi arttırma faaliyetleri kimseye fayda sağlamayacaktır.*** Hükümet yanlısı yorumculara göre, Anayasa Mahkemesi kararı, “ AKP’nin tasfiyesi planı” nın bir parçasıdır. Ama aynı yorumcular, AKP’nin kendisini, büyük oy desteğine rağmen bu kadar kolay tasfiye ettirmesinin üzerinde durmuyor.AKP’nin tepesi, “tasfiye” sürecindeki kendi yanlışlarını görmemekte ısrar ettiği sürece yapacağı tek şey “mağduriyet” e oynamak ve “savaş hali” ni beslemektir.Eğer AKP yanlışlarından ders alabilirse, yeni parti çalışmasını yeni bir demokrasi programı üzerine kurabilir. Bu demokrasi programının birinci maddesi de ülkedeki “savaş hali” nin bütün unsurlarıyla hemen ortadan kaldırılması olmak zorundadır.Avrupa Birliği hedefi üzerine kurulu politikaların ülkedeki bölünmelere karşı en önemli panzehir olduğu gerçeği 2002-2006 döneminde görüldü. Öyle ki Avrupa Birliği hedefinin Türkiye’nin varlığını tehlikeye atacağını savunan radikal milliyetçi-muhafazakâr kesim, kendisine sağcı diyeniyle de solcu diyeniyle de, açıkça AB karşıtlığı yapamamıştı. Bu kesimin bir yanında bazı “kamu kurumları” nın bulunması elbette bazı güçlükler yarattı, bundan sonra da yaratacaktır. Siyaset zaten bu güçlüklerin üzerinden aşma sanatıdır.Avrupa Birliği hedeflerinin Türk halkının önemli bir kesimi tarafından “anlaşılmış” oluşu, yeni dönemin “demokrasi ve refah” programının güvencesidir.***Ana hedefleri unutmuş, kendi içine dönmüş, dünyadan uzak ve küçük kavgalarla kendini tüketen bir ülkede yaşamayı kimse istemez.Türk halkı 1999, 2002 ve 2007 seçimlerinde her türlü savaş tablosuna tepki göstermiş ve sürekli olarak “savaşçıları” cezalandırmıştır.Avrupa Birliği hedefleri üzerine kurulu demokrasi ve refah politikalarına, bütün savaşların tasfiye edildiği özgürlükçü bir topluma kimsenin karşı çıkması mümkün değildir. Bu doğrultudan uzaklaşanlara ve ülkeyi de uzaklaştıranlara ceza kesilir. AKP bu gerçeği kendi en heyecanlı taraftarlarına da anlatmalıdır.

Devamını Oku

Siyasi iflas

7 Haziran 2008

Anayasa Mahkemesi’nin, türbanın yolunu açmayı amaçlayan anayasa değişikliklerini yok sayması üzerine hukuk cephesinde yoğun bir bombardıman devam ediyor.Hukukçular tam ikiye bölünmüş durumda. Bir kısmı Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini aştığını söyleyip tepki gösteriyor, diğer kısmı ise kararın hukuki temelleri olduğunu söylüyor.Hangi kısma katılırsanız katılın, yapılacak bir şey yoktur. Anayasa Mahkemesi’nin “Anayasa’yı ihlal ettiği”ni söyleyenlerin de yapabilecekleri bir şey yok.Ancak, karara infilal halinde tepki gösterenlerin, olayın siyasi yönünü görmeleri gerekir.***AKP hükümeti, Avrupa Birliği hedefini gözünden uzaklaştırdığı günden başlayarak bugünün şartlarını kendi elleriyle hazırladı.AKP’nin en tepesi “kuvvetler ayrılığı”nın ne olduğunu anlamadığı için “oy çokluğu” ile her şeyin yapılabileceğine inandı. Oysa kuvvetler ayrılığı sisteminin varlık nedeni ve amacı zaten oy çokluğuna dayanan hükümetlerin bir tür “çoğunluk diktası” kurmalarını önlemektir.AKP’nin tepesi ve gövdesi, özgürlükler meselesini de hazmetmekte güçlük çektiği için türban meselesi üzerine yoğunlaştı ve demokratik savunma sistemlerini kendi eliyle tahrip etti.Türban meselesinin, türban takanların mağduriyetini giderecek bir toplumsal uzlaşma ile çözümlenmesi ihtimali de yine AKP’nin yanlış politikasıyla yok edildi. Sonuçta türbanda “çözüm” gerçekleşti ama AKP’nin isteğinin tam tersi yönde gerçekleşti. Bütün ülke 1982 Anayasası’-ndan kurtulunması ve çağdaş bir anayasa yapılması konusunda fikir birliği içindeyken, AKP hükümeti bunu da yüzüne gözüne bulaştırdı.Siyasi iflasın diğer yüzünde, dünyadaki gelişmelere bağlı olarak ekonomide iyimser gidişin tersine dönmesi ve hükümetin bu gelişmeleri seyretmesi de vardır.Bu siyasi iflas tablosunu görmemekte ısrar etmek, “hukuk darbesi” gibi formülleri tekrar ederek, mağduriyet politikalarıyla yetinmek bundan sonra da aynı yanlışların tekrarlanması tehlikesine götürür.AKP’nin yanlışlarının kendisine çıkan faturası kapanmak olabilir ama, Türk toplumuna daha yüksek bir fatura çıkmaktadır. Önümüzdeki dönemde yaşanacak yönetim boşluğunun Türk toplumuna faturasını bugünden hesaplamak zordur ama sonuçta bütün bu olup bitenleri Türk halkının nasıl gördüğü sandık ortaya konulduğu zaman belli olacaktır.

Devamını Oku

AKP’nin sonu?

6 Haziran 2008

Anayasa Mahkemesi kararıyla ilgili olarak bol bol hukuki yorum yapılacaktır. Bazıları “hukuki darbe” diyeceklerdir. Evet, Anayasa Mahkemesi bir “darbe” yapmıştır ama bu darbe, rejimin kendisini -Meclis iradesine bile karşı- koruma darbesidir.AKP, Meclis çoğunluğuna dayanarak Anayasa’nın değişmez, değişmesi teklif bile edilemez maddelerini ihlal eden nitelikte bir anayasa değişikliğine gitti. Burada amaç türban meselesini tam serbestlik yolunda çözmekti.Sonuç tam tersi oldu, türban meselesi çözüldü ama AKP’nin amaçladığının tam tersine bir şekilde çözüldü. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı “içtihat”tır ve Anayasa’nın “devamı” niteliğindedir. Dolayısıyla türbanı üniversitede ya da kamuda serbest bırakacak herhangi bir girişimde bulunmak mümkün değildir.***AKP türban sorununu yönetemedi, büyük bir siyasi krize yol açtı ve kendi varlığını da tehlikeye soktu. Bu ciddi bir başarısızlıktır. Cezası da yine Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmaktır.Anayasa Mahkemesi’nin dünkü kararının ardından AKP’nin kapatılması kararının gelmesi de artık kaçınılmazdır. Çünkü AKP’nin gerçekleştirdiği anayasa değişikliğini cumhuriyetin temel ilkelerine aykırı gören mahkeme bu icraatın sorumlusu olan siyasi partiye de en ağır cezayı verecektir. Bunun tersi Anayasa Mahkemesi’nin kendisiyle çelişmesi olur.Hukuken olay bitmiştir, AKP’nin sonu gelmiştir ve türban sorunu çözülmüştür. Ama olay siyasi olarak bitmiş değildir. Çünkü AKP, ülkenin en önemli siyasi örgütü durumundadır ve yine tek başına iktidar olmasını sağlayacak bir halk desteğine sahiptir.***AKP, karşısında ciddi bir siyasi seçenek olmamasının yarattığı boşluk içinde büyük yanlışlar yaptı. Cumhurbaşkanı seçimiyle başlayan, türban darbesiyle devam eden süreç içinde AKP’nin karşısındaki boşluk doldurulamadı.AKP’nin yerine kurulacak parti Meclis’te yine çoğunluk olacak, zorunlu olarak gidilecek ara seçimde de bu partinin birinci çıkması sürpriz olmayacaktır. Tayyip Erdoğan’ın yasaklı olması ya da bağımsız aday olup Meclis’e dönmesi bu sonucu fazla etkilemez.Anayasa Mahkemesi krizin hukuki yanını çözmüştür. Ama krizin esası siyasidir ve AKP ya da yeni AKP’ye alternatif olarak bir siyasi güç ortaya çıkmazsa temeldeki sıkıntılar devam edecektir.

Devamını Oku

Ali Babacan ve Hasan Cemal

4 Haziran 2008

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Avrupa’da Türkiye’deki Müslüman olmayan azınlıklarla ilgili sorular karşısında “Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” demişti. Tabii ki bu sözler tepkiyle karşılanmış, ancak Babacan sözünün arkasında durduğunu söylemiş, Tayyip Erdoğan bakanını savunmuştu. Herhalde AKP’ye yakın yayın organlarında da Babacan’ı savunan yazılar çıkmıştır.Milliyet’te dün Hasan Cemal “Dini özgürlüklerle ilgili sorunlar var!” başlıklı bir yazı yayınladı. Başlığın üstünde de “Dışişleri Babacan’a bu kadar tepki neden?” sorusu yer alıyordu. Üst başlığı ve başlığı okuyunca Hasan Cemal’in görüşü zaten ortaya çıkıyor. O da Ali Babacan gibi Türkiye’de “Müslüman çoğunluğun dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşadığı” kanaatinde.Ali Babacan sözünü destekleyen kanıtlar ileri sürmemişti, Hasan Cemal sürüyor. Ona göre Müslümanların dini özgürlüklerle ilgili “türban”, “din eğitimi”, “cemaat ve tarikatlar” konularında sorunları vardır.*** Önce sonuncudan başlayalım. Türkiye’deki Müslüman çoğunluğun “tarikatlar ve cemaatler” olarak örgütlenmesinde bugün hiçbir sorun yoktur. Yirmi yıl kadar önce devletin en üstünde görevli bir kişi açıkça “tarikat mensubu olmakla övündüğünü” söylemiştir. Bir tarikat şeyhinin cenazesi “ayrıcalıklı” bir T. C. vatandaşı olarak, Bakanlar Kurulu kararıyla Süleymaniye haziresinde Kanuni türbesinin arkasına defnedilmiştir. Tarikatların önde gelen kişilerinin cenazelerinde bütün devlet erkânı saf tutar. Fethullah Gülen cemaatinin bugünkü durumu ortadadır, AKP ve SP içinde olan ve olmayan cemaat ve tarikatların da istedikleri gibi örgütlendikleri de ortadadır. Bunun tersini söylemek ancak siyasi İslamın “Müslümanların Türkiye Cumhuriyeti’nde ağır mağduriyet yaşadığı” yalanının tekrarıdır.*** Doğrudur, tarikat ve cemaatlerin, başta eğitim olmak üzere bazı sosyal alanlarda ve siyasette etkili olmamaları için uğraşılmış ama bu çabalar başarısızlığa uğramıştır.Din eğitimine gelince; yasal olan ve olmayan Kur’an kursları ülkenin her tarafında faaliyettedir ve uzun yıllardır, yasal olmayanlarla ilgili olarak da herhangi bir takibat yapılmıyor. İmam hatip okulları, cemaat örgütlenmelerinin gücüyle bugünkü haline, yani “paralel eğitim” kurumları haline getirilmiştir. “Çocuğuma dini eğitim veremiyorum” diyen, yalan söylemektedir. Bu da siyasi İslamın Cumhuriyet’le ilgili mağduriyet propagandasının bir parçasıdır.“Dini özgürlük” yani “dinini özgürce yaşamak” ile siyasal İslamcı hareketlerin dayatmaları arasındaki fark görülmediği sürece siyasal İslamın propagandalarına kurban olmak kolaydır.*** Türkiye’de isteyen istediği gibi namaz kılar; evinde, camide ya da mescitte.Hacca gidilir. İsteyen çocuğuna dini eğitim aldırır.İsteyen istediği gibi oruç tutar, kimse kimseye “neden oruç tutuyorsun” demez, ama Cumhuriyet’in her döneminde insanlar oruç tutmadıkları için baskıya uğramış, dövülmüş, Ramazan’da açık lokantalar saldırıya uğramış, taşlanmıştır. Bunlar o kadar vakayı adiyedendir ki haber bile olmaz.*** Türkiye’de siyasi İslam son derece rahat bir propaganda ortamına sahiptir. Yayın organlarında en ilkelinden yabancı düşmanlığı, din düşmanlığı, Yahudi düşmanlığı yapılmaktadır.Türkiye’de “dinini özgürce yaşayamayan ve kendini gizlemek zorunda kalan” topluluklardan biri olan Alevilere baskı yapan, “devlet”ten çok “Sünni” tarikatlar, örgütlerdir. Malatya, Sivas, Kahramanmaraş olaylarını kimlerin örgütlediğini unutmayınız.Müslüman çoğunluk ve Müslüman olmayan azınlıkların dinleri ve dinlerini yaşamaları dolayısıyla toplum hayatında “ayrıma” tabi tutulup tutulmadığı konusunu düşünenler, Müslüman olmayan herhangi bir Türk vatandaşının devlet memuru olamadığını, polis olamadığını, subay ya da astsubay olamadığını hatırlasınlar. Müslüman olmayan azınlıkların bütün vakıflarına yapılan muameleleri hatırlasınlar. Ondan sonra kıyaslama yapsınlar.*** Türban meselesine gelince. Tabii ki bu mesele çözülmeli, üstelik siyasal İslamın elinden alınarak çözülmelidir. Çünkü türbanı mesele haline getiren siyasi İslamdır. Yıllar boyunca sorun olmayan bir konuyu sorun haline getiren siyasal İslam, üniversitelerden başlayarak gerçek Müslüman-yanlış ya da zayıf Müslüman ayrımını yaratmak ve gerçek bir “mahalle baskısı” ortamı oluşturarak kendini güçlendirmek için bu stratejiyi uygulamış ve görüldüğü gibi başarıya ulaşmıştır.Başarıya ulaştığı Ankara’nın görüntüsünden bellidir. Türkiye’de siyasal İslam, üzerine giydiği mağduriyet elbisesiyle “Dini özgürce yaşamak” ile “siyasi İslamın hedefleri”ni başarıyla birbirine karıştırmıştır. Ali Babacan’ı etkisi altına almış, Hasan Cemal’i bile kandırmıştır.

Devamını Oku

Devlet balığa çıkmış

4 Haziran 2008

Yetmiş milyon vatandaşın gizli izlenme-dinlenmesiyle ilgili ayrıntılar ortaya çıktıkça demokrasinin ne kadar uzağında olduğumuzu görüyoruz.Şu anda yapılana “balığa çıkmak” deniliyormuş. Devletin istihbarat örgütleri bütün vatandaşları izliyor, kim kiminle konuşuyor, kim kiminle çok konuşuyor, mesaj gönderiyor, internet üzerinden haberleşiyor. Sonra buna göre bazıları dinlemeye alınıyor. Sistemi böylece tam olarak anlamış olduk.Ama bize anlatmadıkları başka şeyler olduğunu da anlıyoruz. Birbiriyle haberleşen ve “izlenen” lerin dinlemeye alınması için her seferinde mahkemeden karar alınıyor mu, yoksa “suçun önlenmesi” ile ilgili bazı yasa hükümleri esnetilerek anında dinlemeye mi geçiliyor? Bunu açıklamıyorlar, daha doğrusu amiyane deyimle “kaynatıyorlar.” Bu noktada, devlette görevli bazı kişilerin de adlarının karıştığı “çete”, haraç isteme olayları da akla geliyor. Devlet adına 70 milyonu izleyenlerin elde ettikleri bilgileri kimlere aktardıkları konusunda nasıl bir denetim düzeni olduğu da söylenmiyor.***Devlet balığa çıkmış, üstelik “mahkemeden” karar alarak balığa çıkmış, üç önemli güvenlik örgütünün bütün “balıkları” izlemesi sağlanmış. Balıklar, 70 milyon Türk vatandaşı oluyor.Vatandaşı koruması, bütün vatandaşların temel haklarının korunması ile yükümlü ve görevli olan “bir mahkeme” ve “bir ya da birkaç yargıç” bütün vatandaşlara potansiyel suçlu balık muamelesi yapılması için izin vermiş.Bunu teknik olarak “yasal” bulanlar olabilir. Ama mahkemelerin de yargıçların da temel insan haklarını çiğneme hakkı yoktur. Yargıtay bunun için vardır. Anayasa Mahkemesi, bütün yüksek yargı bunun için vardır.Yargı ve yüksek yargı, vatandaşın “korunması” nda en yetkili organlardır. Herhangi bir mahkemenin, yargıcın yanlışını düzeltmek ve vatandaşa potansiyel suçlu balık muamelesi yapılmasını önlemekle yükümlüdürler.***Bu mesele bir haftadır medyayı ve kamuoyunu meşgul ediyor. Konu ortaya çıktığı sırada “insan hakları” nutukları atan Başbakan’ın dün söyledikleri meselenin vahametini tam anlayamadığını gösterdi. İçişleri Bakanı’ndan ses yok. Adalet Bakanı anlaşılmaz birşeyler mırıldandı. Barolar Birliği de kendisini birinci derecede ilgilendiren bu konuda harekete geçmiş değil. İl barolarından da bir kıpırtı yok.Barolar Birliği ya da bağlı barolar, bu olayda hükümet ve devlet sorumlularını dava etmek isteyenlere ücretsiz hizmet vereceklerini söyleyebilir. Baroların genel kurullarında demokrasiyi savunanlar, gelişmiş hukuk devletini savunanlar bu toplu izleme-dinlenmeye karşı bizzat sorumlular hakkında davalar açabilir.Yoksa potansiyel suçlu balıklar muamelesi görmeyi hak ediyor muyuz?

Devamını Oku

Düşmesi için neden yok

2 Haziran 2008

Metropoll adlı kuruluşun yaptığı siyasi anket dün Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlandı. Yeni Şafak’ın AKP’ye yakın olması dolayısıyla bu araştırmanın hileli olduğunu düşünecekler olacaktır. Ama sonuçların tümünü değerlendirdiğimizde halkın bugünkü manzaraya bakışıyla ilgili birçok ipucu bulabiliyoruz.AKP’nin yerine kurulacak ve Tayyip Erdoğan’ın desteklediği partiye oy verebileceklerini söyleyenlerin oranı yüzde 48. “Bugün seçim olsa” AKP’ye oy vereceklerini söyleyenler ise yüzde 44.6. Kararsız, oy kullanmayacak ve fikri yok-cevabı yok’lar yüzde 20 dolayında olduğu için AKP’nin elde edebileceği oy oranı yüzde 50’ye yaklaşıyor.***Son aylarda yaşananlardan sonra AKP’nin oyları neden azalmıyor? Bu sorunun cevabını vermek kolay değil. Araştırmada bir soru daha var: Sizce Türkiye’de yaşanan gerginliğin sorumlusu kimdir? Birinci: Hükümet, AKP (367), ikinci CHP (248), üçüncü: Tüm liderler, partiler, politikacılar (66). Sonra yargı ve muhalefet geliyor, medyayı bile sorumlu tutanlar var.Bu sorunun cevabı ilginç bir çelişkiyi ortaya koyuyor. AKP’ye oy verenlerin ve verecek olanların önemli bir bölümü son krizin sorumlusu olarak yine AKP’yi görüyor.O zaman yukardaki soruya cevap vermek biraz daha zorlaşıyor. Böyle bir krizi yaratmakla suçladıkları bir siyasi partiye neden oy veriyorlar?***Bu çelişkiyi araştırırken yine bildiğimiz iki etken öne çıkıyor. Biri muhalefet partilerinin “iktidar adayı” olabilecek bir konumda bulunmamalarıdır. Zaten iktidar olmayacak, iktidar umudu yaratmayan ve yeni bir şey söylemeyen bir siyasi parti yerine hatalar yapmış olsa da iktidar olabilen bir parti tercihi öne çıkıyor.“Bugün seçim olsa” da CHP’nin hâlâ 12’de, MHP’nin ise 6.6’da durması bu sorunun cevabını gösteriyor. Terör gündemde geri sıralara gittiği zaman MHP’nin oyu düşüyor. CHP de durduğu yerde duruyor.***AKP’nin ana politikalarda yaptığı yanlışlara rağmen halk desteğini devam ettirmesinin bir nedeni “sosyal politikalar” olmalıdır. En alt düzeyde yaşayanlara yönelik çeşitli destek programlarını bugüne kadar sadece AKP uyguladı ve devam ettiriyor; yeni kaynaklar bularak toplumun orta-alt kesimine yardımları sürdürüyor. Merkez politikalarda yanlışlar yapan bir partiye sadece bu nedenle oy verilir mi? Karşısına başkası çıkmıyorsa çok kolay verilirmiş. AKP’yi CHP sırtlamış, taşımış, bu noktaya kadar getirmiş. AKP CHP’ye ne kadar teşekkür etse azdır.

Devamını Oku

Her vatandaş dava açsın

1 Haziran 2008

Bütün ülkeyi gizli dinlemeye almanın ne kadar korkunç bir olay olduğunu, bunu icra edenlerin anlaması mümkün değildir.Daha birkaç gün önce özel hayatın gizliliği üzerine nutuk atan bir başbakanın yönetiminde bütün vatandaşların gizlice dinlendiği, izlendiği bir ülkede yaşamak da bu dünyanın uygar insanları için inanılmaz bir durumdur.En ilkel otoriter rejimlerde bile az görülen bu uygulama, devletin; Ankara’da devleti yönetenlerin kendi vatandaşlarının tümünü potansiyel suçlu olarak gördüklerinin en açık kanıtıdır.“Polis devleti” deyimini merak edenler de böylece ne anlama geldiğini öğrenmiş oldu. Bizim devletimiz “hukuk devleti” değil bir “polis devleti”ymiş. ***Başbakan’dan ve İçişleri Bakanı’ndan bir ses çıkmadı. Dün Emniyet’ten yapılan bir açıklama ise çocuklar için bile inandırıcı olamayacak niteliktedir. Oysa derhal tek bir ses çıkması gerekir:İçişleri Bakanı çıkıp bütün vatandaşlardan özür diler, bu korkunç icraatın sorumlularının cezalandırılacağını açıklar ve istifasını verir.Başbakan da bu uygulamadan haberi olup olmadığını halkına söylemek zorundadır. Eğer haberi varsa onun da hemen istifa etmesi, en basitinden bir demokrasi duygusunun gereğidir.Bütün vatandaşlarını gizlice dinletenlerin bu ülkeyi yönetme hakları sona ermiştir.70 milyon vatandaşına potansiyel suçlu muamelesi yapanların, en temel insan haklarından birini çiğneyenlerin bu ülkeyi yönetmeye hakları yoktur ve bunun hesabını vermek zorundadırlar.***Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bu korkunç icraat karşısında yapacağı bellidir. Her vatandaş savcılığa gider, Başbakan, İçişleri Bakanı ve Emniyet Genel Müdürlüğü hakkında şikâyet dilekçesi verir ve tazminat davası açar.Bu sivil tepki her vatandaşın en meşru hakkı olmuştur. İsteyen maddi, isteyen hem maddi hem manevi tazminat davası açar. Savcılar bu davaları reddedemez. Reddedildiği takdirde her Türk vatandaşının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitme hakkı ortaya çıkar.***Bütün bir ülkeye bu muameleyi yapanlar bunun bedelini ödemek zorundadır. Başbakan, İçişleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü ve istihbarat dairesi müdürüne bu korkunç icraatın bedelini ödetmek en temel vatandaşlık hakkıdır.Eğer demokratik bir ülkede, hukuk devleti ilkelerine göre yaşamak istiyorsak, çocuklarımızın da gelişmiş bir ülkede yaşamasını istiyorsak, gereğini yapmalıyız.

Devamını Oku