Anlaşılan Ankara’da gizli dinlenme yaygın bir sorun olmuş. Ne kadarı “fobi”dir, ne kadarı gerçek, anlamak pek kolay değil.Ama Ankaralılar için gizli dinleme o kadar olağanüstü bir durum da değil. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin izlenmesi ve gizli dinlemeye alınması meselesi büyük bir hızla unutuldu ve yerini hemen CHP Genel Sekreteri’nin dinlenmesi aldı. Böylece bu işlerin, genelde Ankaralıların vakit geçirme alışkanlıklarının bir parçası olduğu gerçeği de ortaya çıktı.***Ankaralılar birbirlerini gizlice dinlemeyi pek seviyorlar ama bunun ne işlerine yaradığını anlamak da kolay değil. Örneğin CHP Genel Sekreteri’nin odası neden dinlenir? Bu odada Türkiye için çok önem taşıyan planlar yapıldığını düşünmek zor. Medyada ve medya üzerinden yapılan kavga ve savaşlar sayesinde her şey öyle açık seçik ortada ki, gizlice dinlemenin pek anlamı kalmıyor.Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’ni gizlice dinlemenin faydası da belli değil. Çünkü zaten Anayasa Mahkemesi’nin alacağı kararlar belli, bu ihtimallere göre AKP’nin hazırlık yapması doğal. Anayasa Mahkemesi’nin eğilimini önceden öğrenmenin ya da Başkanvekili’nin konuşmalarına dayanarak tahmin etmeye çalışmanın gereği yok. İhtimaller belli, bu mücadeleye girmiş olanlar, siyasete devam etmek isteyenler, bütün ihtimallere göre tedbirini alır, o yönde çalışmaya başlar.***Ankaralı olmayan bir kişinin Ankara’daki gizli dinleme faaliyetlerinin ortaya çıkan ve dedikodu düzeyinde kalan kısımlarına bakıp da bu yoğun faaliyetlere bir anlam vermesi kolay olmuyor.Suç örgütlerinin takibinde gizli dinlemenin faydası bellidir. Sanayi casusluğu denilen faaliyetlerde de gizli dinlemenin bir faydası olabilir. Ama herhangi bir siyasiyi gizlice dinleyerek hac ile hatta din ile ilgili görüşlerini öğrenmeye kalkmanın röntgencilik dışında bir saiki olamaz.Çünkü Ankara’da herkes herkesin kim olduğunu, siyasi görüş ve eğilimlerini, hatta bürokratların hangi partiye yakın olduklarını, kimlerle dirsek temasında bulunduklarını, hangi siyasi partiye yatırım yaptıklarını, hangi siyasilerin hangi bürokratlara yatırım yaptığını bilir. Bunların bir de gizlice dinlenmesi kimseye pratikte ek bir fayda sağlamaz.Olsa olsa dinleyenler çok eğlenir. Örneğin, havasından geçilmeyen “ağır abi” cinsinden bir politikacının karısından sık sık azar işitmesini dinlemek herhalde çok eğlenceli olacaktır. En mazbut, en aile babası, en muhafazakâr geçinen siyasilerin sevgilileri olduğunu öğrenmek, bunlarla yaptıkları telefon görüşmelerini dinlemek de gerçekten eğlenceli olabilir.Ankara eğleniyor. Ankaralılar birbirlerini dinleyerek, bunların üzerinden de kimsenin önemsemediği savaşlara, kavgalara girişerek zaman geçiriyor. Ankaralılar 75 milyon insanla alay ediyor.
CHP Genel Sekreteri’nin odasının dinlenmesiyle ilgili olarak birkaç gündür söylenenleri art arda koyunca insanın herhangi bir yargıya varması kolay olmuyordu.Ama Başbakan Erdoğan, dünkü yaptığı açıklamalarıyla bu kuşkuları ortadan kaldırdı. CHP Genel Sekreteri’nin odasının gizlice dinlendiği doğruymuş. Erdoğan bu nedenle hükümetin ya da devletin güvenlik güçlerinin suçlanmasına şiddetle karşı çıkarken gizli dinlemenin, -kimin eseri olursa olsun- doğru olduğunu da ispat etmiş oldu.***Erdoğan, gizlice dinlenmiş ve siyasi İslamın en “katı” sözcülerinden olan bir gazetede yayınlanmış gizli dinleme tutanaklarına dayanarak CHP ile bürokrasinin ilişkilerini eleştirdiği gibi odası dinlenen CHP Genel Sekreteri’nin hac ile ilgili sözlerinden yola çıkarak Önder Sav’ı “büyük çoğunluğu Müslüman olan Türk halkından özür dilemeye” çağırdı.Erdoğan yayınlanan görüşme tutanaklarının doğru olduğunu düşünüyor ki, bunun üzerine eleştirilerde ve çağrılarda bulunuyor, hem de hiçbir kuşku noktası koymadan, hiçbir esneklik payı bırakmadan.Özellikle Ankara’daki gizli dinleme söylentilerinde son günlerde sık sık bir “F tipi dinleme” sözü geçiyor.Açık söyleyelim, bu “F tipi”nin “F”si “Fethullah’ın F”sidir. Kastedilen de özellikle İçişleri’nde ve emniyette “Fethullah Gülen örgütü”ne bağlı olduğu sanılan kamu görevlilerinin “gizli dinleme imkânlarını” ellerinde tuttuğu ve kullandığıdır. Tabii ki bu durum kanıtlanmış değil, ama Ankara’da çoktandır ve bol bol konuşuluyor. Gizli dinleme ile elde edilmiş çeşitli bilgiler de zaman zaman değişik yayın organlarına “servis ediliyor” ve bunların yine “F tipi” olduğu söyleniyor.Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin peşine takılan ve emniyete ait olan gizli dinleme aracı olayında da yine bütün Ankara “F tipi dinleme”yi konuşmuştu.Sonuçta Başbakan Erdoğan dün herkesin önüne çıkarak gizli dinleme olaylarının doğruluğunu belki bilerek belki de söylediklerinin ne anlama geldiğini fazla düşünmeden, doğrulamış oldu.Bu konuda kuşkusu olanlar Erdoğan’ın sözlerini tekrar okusunlar, hiçbir kuşkuları kalmayacaktır.***Bu arada, konuşmasında sık sık “özel hayatın gizliliği”nden söz eden Başbakan’ın, Önder Sav’ı “iki kişi arasında geçmiş” bir konuşmadan dolayı özür dilemeye çağırması da “özel hayatın gizliliği” kavramının ne olduğunu bilmediğini gösteriyor. Yeni deyimle söylersek, Başbakan, “özel hayatın gizliliği” kavramını içselleştirmiş değil. Ayrıca Önder Sav’ı, söylediği iddia edilen hac ve Peygamber’le ilgili sözler için özür dilemeye çağırarak tipik bir “din sömürüsü” örneği de vermiş oldu.
Siyasi yorum yapmak çok kolay. AKP bir gün önceki Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisini duyunca öfkeyle sıçradı, dün ikinci ağır darbeyi de Danıştay’dan aldı.Danıştay bildirisi de tümüyle Yargıtay bildirisi paralelinde.Böylece yüksek yargının en tepesindeki üç kurumun ikisi AKP hükümetine açıkça tavır almış oluyor. Üçüncü kurum da Anayasa Mahkemesi’dir, zaten AKP de onun karşısında davalı durumunda.***Erdoğan bir ara “kuvvetler ayrılığı” sözünü çok sevmişti, olur olmaz kullanıyordu.Kuvvetler ayrılığındaki “kuvvetler” yasama, yürütme ve yargıdır. Yasama, yani Büyük Millet Meclisi AKP’nin elinde. Buna karşılık AKP iki günde yargı ile tam bir “savaş” haline girdi.Açık demokratik toplumlarda oynadığı rol ve kazandığı işlev dolayısıyla medya için de diğer üç kuvvetin yanında “dördüncü kuvvet” denilmiştir.AKP ve hükümeti, medya ile arasında birkaç yıl süren iyi ilişkileri devam ettiremedi. Bu nedenle tümüyle kendisine bağlı ve “sözcü” gibi davranan gazete ve televizyonlara ihtiyaç duydu, bunun yollarını da fazla zorladı.Kısaca, dört kuvvetin ikisi AKP’nin kendisi, diğer ikisi de “karşı” kuvvet durumunda.Aslında AKP’nin savaştığı kurumlar bunlardan ibaret değil. Merkez Bankası yönetimi ile de yoğun bir mücadele içinde. Ekonominin en tepesindeki kurum AKP hükümetinin “popülist” taleplerini reddettiği için “karşı kuvvet” konumuna geçti.***AKP hükümetinin arasını bozmayı başardığı bir başka önemli kurum da üniversitedir. Hükümet YÖK operasyonu ile bu mücadelede “kısmi bir başarı” kazanmış görünebilir, ama üniversite kurum olarak AKP’den kuşkulanmaya, uzak durmaya devam ediyor.1 Mayıs olayları da çalışanları temsil eden bütün sendikalarla AKP’nin arasını tümüyle bozdu. AKP’ye bağlı olanı dışında iki büyük işçi konfederasyonu da AKP için tümüyle “karşı kuvvet”tir.Buna Hükümet ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki mesafeli ilişkileri de eklersek AKP’nin ve hükümetinin kendisini göz göre göre soktuğu dar boğaz net bir şekilde ortaya çıkıyor.Bu manzaranın ucundaki soru da bellidir: Hükümet neyi yönetiyor?AKP hükümeti bir süredir hiçbir şeyi yönetemiyor. Başındakiler kendi dertleriyle meşgul, kendi gelecek hesaplarına dalmış durumda.Bu sarmaldan çıkışın yolu da belli: Sandık ortaya çıkar, takkeler düşer keller iyice görülür.* Yıllık izin hakkımın kısa bir bölümünü kullanacağım. Haftaya tekrar görüşmek üzere iyi günler, iyi yarınlar. O. G.
Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun dünkü açıklamasını, bugünkü koşullar içinde okuduğumuzda aldığımız mesaj şu: “AKP kapatılmalıdır.” Böyle bir cümle bildirinin içinde geçmiyor, ama bildirinin içeriğindeki bütün sorunlar hükümet ile ilgili ve muhatap doğrudan doğruya AKP hükümeti.Başkanlar Kurulu “yargı erkine yönelik ve hukuk devleti olma ilkesiyle bağdaşmayan sistemli saldırılar”dan söz ediyor. Bu saldırılardan kasıt kuşkusuz AKP yanlısı yayın organlarında bol bol işlenen yargı eleştirileridir.Bildiride yeni anayasa yapma girişiminin tepkiler dolayısıyla duraksadığı, buna karşılık türbanla ilgili maddelerin “engellenemeyen bir hızla” değiştiği belirtiliyor. Bunu yapan AKP ve yedeğindeki MHP’dir.*** Bildirinin dikkat çektiği bir konu da, AKP ile ilgili iddianameyi hazırlayan Yargıtay Başsavcısı’na yönelik “saldırılar”dır. Bu saldırıların “kişisel” düzeye çekildiğinden söz edildikten sonraki şu cümle dikkat çekicidir:“Bu türden davranışların, kişisel tatmin duyguları ötesinde, yargılanan siyasi kuruluşa hukuken hiçbir yarar sağlamayacağı, yargılamanın sonucunu da etkilemeyeceği gözetilmemiştir (...)” Bu cümle şu demektir: Yargıtay Başsavcısı’na ve yargıya yönelik saldırılar doğrudan AKP’den kaynaklanmaktadır, bu saldırılarla bir tereddüt sağlanmak isteniyorsa da böyle bir sonuç alınması mümkün değildir.*** Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisinin son bölümünde yargı reformu girişimi ele alınıyor ve bununla ilgili taslağın önce Avrupa Birliği sorumlusuna iletilmesi eleştiriliyor.Başkanlar Kurulu, yargı reformuyla ilgili kendi yaklaşımı ve çalışmalarının Avrupa Birliği müktesebatıyla uyumlu olduğunu, buna karşılık hükümet çalışmasının yargıyı siyasi iktidara bağımlı kılan bir tasarı olduğunu savunuyor.Ele alınan tüm konularda tek muhatap AKP hükümetidir. AKP hükümetleriyle yargı arasında bundan önce de bazı çelişkiler yaşanmış, bunlar belli bir noktada durdurulmuştur.Ancak AKP kapatma davası ertesinde yaşanan polemiklerin ardından Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisi çok açık bir tavır niteliği taşımaktadır.Bildiri, türbanla ilgili anayasa değişikliği hakkında çok açık bir görüş belirtiyor, bunun Anayasa’nın değişmez ilkelerine aykırı olduğunu söylüyor.Bu konuda ve AKP’nin bütün “laiklik karşıtı tavırları” konusunda kararı Anayasa Mahkemesi verecek. Ancak Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bu kadar açık bir şekilde konuşması, “AKP kapatılmalıdır” işareti olarak alınacaktır.*** AKP ve hükümet de Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisini doğru anlamıştır. Anlamadıkları mesele ise, AKP’ye yakın çevrelerin uzun süredir Yargıtay Başsavcısı ve genel olarak yüksek yargıya yönelik saldırılarının etkisidir.Sonuçta yüksek yargı ile hükümet, kuvvetler ayrılığının “oturduğu” bir ülkede görülmesi mümkün olmayan şekilde karşı karşıya geldi.Bu “çatışma” durumunun AKP’ye yaraması mümkün değildir. AKP birçok şeyi anlamadığı gibi bunu da anlamamakta ısrar ediyor.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç Referans Gazetesi Yayın Yönetmeni Eyüp Can’la görüşmesinde şöyle bir cümleyi üç kez tekrar etmiş:“Eyüp Bey inanın, çıkacak karar ne olursa olsun, göreceksiniz hem demokrasimiz hem laikliğimiz hem de hukukumuz bu süreçten çok daha güçlenmiş olarak çıkacak. Ve yine inanın, bu söylediğim temenni değil...” ***Anayasa Mahkemesi eğer AKP’yi kapatır, Erdoğan ve Gül’ün de aralarında bulunduğu AKP’liler için siyaset yasağı kararı alırsa iki tepki gelecek.AKP tarafı kararın demokrasiye büyük darbe olduğunu söyleyecek. Bu görüş AKP dışında bulunan liberal demokrat kişilerce de desteklenecek. Yine bu görüşe göre hem demokrasi hem hukuk hem de laiklik zedelenmiş olacak.Karşı görüş ise kararı demokrasinin, laikliğin ve hukukun zaferi olarak görecek, kararla rejimin bu niteliklerinin güçlendiğini söyleyecek.Kapatma kararı çıkmazsa, tam tersi olacak. AKP’liler demokrasinin, hukukun, laikliğin zaferi diye bağıracak, karşıdakiler de demokrasi laiklik ve hukuk büyük darbe yedi diyecek...Eğer AKP kapatılmaz, bazı AKP’lilere siyaset yasağı gelir, partiye devlet yardımı kesilirse iki tarafta da her iki görüşü savunanlar olacak.***Anayasa Mahkemesi sözcüleri ise her durumda verdikleri kararın demokrasiyi, laikliği ve hukuku koruyup güçlendirdiğini söyleyecek. Tersi nasıl olsun. Hem bir karar verecekler hem de bu kararın demokrasiyi, laikliği ve hukuku zedelediğini düşünecekler?..Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim kılıç’ın sözünü başka türlü okumak da mümkün. Kılıç’ın sözünün sonundaki “Bu bir temenni değil” vurgusu, aslında en azından kendisinin “belli bir eğilime sahip olduğunu” gösteriyor.Bu, bir süredir Ankara’da alttan alta dillendirilen “üçüncü yol” olabilir mi? Tabii ki bilemeyiz, ama Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın kafasında berraklık olduğunu düşünebiliriz.Bu durumda bizim de bir temennimiz olacaktır: Anayasa Mahkemesi Başkanı “demokrasi laiklik ve hukuku güçlendirecek” bir karara yaklaşmış olduğuna göre yüce yargı hızlı çalışmalı ve karar ortaya çıkmalıdır.Bugünkü belirsizliğin devam etmesi her türlü karardan daha olumsuz bir ortam yaratıyor. Anayasa Mahkemesi’nin alacağı karar ne olursa olsun Türkiye yeni bir döneme girecek ve bir an önce girmesinde büyük fayda var.
Sigara yasağı yürürlüğe girerken Tuzla’da bir işçi daha öldü. Bir gün önce bir işçi daha ölmüştü.Tuzla cinayetlerini sigara yasağı ile birlikte anabiliriz, çünkü her ikisi de Türk insanının hayatı ve sağlığı ile ilgili.Türk insanı, herkesin gözleri önünde, sadece Tuzla’da ölmüyor. Türk insanının sağlığı ve hayatından sorumlu olanlar sadece Tuzla’ya boş boş bakmıyor.***Türk insanı doğum sırasında anne ve bebek ölümlerinin sayısı bakımından halen dünya istatistiklerinin en üst sıralarında. Bebek ölümleri bakımından hâlâ az gelişmiş ülkeler düzeyinde. Resmi rakamlar bile böyle, resmi kayıtlara geçmeyenler içinse ancak tahminler yürütülebilir.Türkiye’de resmi rakamlara göre trafik kazalarında her yıl en az 10 bin kişi ölüyor. Kazalarda sakat kalanlardan kimse söz etmiyor, yaralı diye kayda geçenlerden kaçının sonradan öldüğüyle de kimse ilgilenmiyor.Türkiye’de gıda denetiminin zayıflığını herkes biliyor, kimse bu işe ciddi olarak el atmıyor. Okullarda yediği yemeklerden zehirlenen çocukların, hormonlu meyve ve sebzelerin yarattığı zararların, kirli sulardan hastalananların hesabını kimse tutmuyor. Toplumu ve tarımı genetiği değiştirilmiş tohumların risklerinden koruyacak yasal düzenlemeye gitmek kimsenin aklına gelmiyor.Belediyeler zaman zaman televizyon için sağlıksız gıda üreten yerleri basıyor. O kadar.***Büyük şehirlerin sokaklarını kaplayan egzoz gazlarının insanlar üzerindeki etkilerini kimse hesaplamıyor, kimse bunun sözünü bile etmiyor.Sokaklardaki başıboş hayvanların insanlara aktardığı hastalıkların hesabı da tutulmuyor. Belediyeler bazen bu hayvanları itlaf ederek, “hayat” denen şeye nasıl baktıklarını gösteriyor. Herhangi bir canlının hayat hakkına saygı göstermeyenlerin insanın hayat hakkına saygı göstermesinin mümkün olmadığını pek az insan hatırlatıyor. Şehirlerin merkezinde hastalık saçan kirletilmiş derelerin, akarsuların çevreye ve insanlara verdikleri zararı da kimse hesaplamıyor.***Bütün bunlara boş boş bakanlar, Tuzla’da katliama dönüşen cinayetlere boş boş bakanlar, Türk insanının hayatına ve sağlığına olan ilgilerini göstermek için en kolayını yapıyor.Gelişmiş ülkelerde vatandaşlarına sigara yasağı getirenler önce bütün bu meseleleri çözdü, sonra tütüne kadar geldi.Türk insanının sağlığını etkileyen, canını alan onlarca sorunu görmezden gelenlerin sigara yasağıyla şişinmesi Tuzla cinayetlerine çarparak korkunç bir iki yüzlülüğü ortaya seriyor. Ama onlar bunun da farkında değil, sigarayı yasakladılar diye şişinmeye devam edecekler, insan hayatı ve sağlıyla ilgili diğer işleri yapmadıklarını gizlemeye çalışacaklar.
Seksen dokuz yıl önce Samsun’da gemiden inenlerin birinin zihninde çok açık bir hedef olduğunu biliyoruz. Mustafa Kemal, tükenmiş bir imparatorluğun içinden modern bir cumhuriyete ulaşmanın yollarını nasıl zorlayabileceğinin hesabını da iyi yapmıştı.Bu yolların ilk önemli kavşağı “gerçekçi” bir ülke temeli atabilmekti. Bunun için de “ulus-devlet” hedefiyle, sıfırlanmış bir toplumsal yapının yeniden diriltilmesi ve ortak bir ruh içinde kurumlarını güçlendirmesi önemliydi.***Mustafa Kemal’in modern bir cumhuriyet kurmak için güç aldığı “ruh” bugün iyi anlaşılmalıdır. Bütün hamasi nutukların, içi boş formüllerin, haşmetli gibi görünen cılız fikirlerin artık geride bırakılması gerekiyor.Temel kavram “modern cumhuriyet”tir.“Modern” tanımlamasında demokrasi ve laiklik iç içe geçmiş olarak bulunmaktadır. Mustafa Kemal daha cumhuriyetin kurulmasından iki yıl sonra “çok partili düzen”in ilk denemesine girişecek cesarete sahipti.Bugün Mustafa Kemal’e bakarken, iki dünya savaşı arasındaki dünyanın koşullarını, büyük güçlerin genç cumhuriyetin yanıbaşındaki egemenlik kavgalarını iyi değerlendirmek şarttır.Seksen dokuz yıl önceki “ruh”un bugünkü karşılığını bulabilmek için de bugünkü dünyayı, insanlığın ulaştığı yeni değerleri görebilmek ve onların günlük hayattaki karşılıklarını aramak gerekiyor.***Tabii şu andaki “memleketin hali” tablosuna baktığımızda toplumun lider saydıklarının seksen dokuz yıl öncesine göre ne kadar “ruh”suz, “vizyon”suz olduğunu görmek umutsuzluklara yol açabilecektir.Türk toplumu seksen dokuz yıl önce atılmış temeller üzerinde “daha iyi bir dünya”nın ne olduğunu, ne olması gerektiğini görmüştür. Bu arayışlar içinde bazen takılmayı, sendelemeyi ve çapsız liderlerin yarattığı sorunları da bir açıdan doğal karşılamak gerekiyor.Mustafa Kemal’in seksen dokuz yıl önceki ufkunu asla anlamayan köy-kasaba kültürü zaman zaman bu toplumu etkisi altına almakta, kafasını karıştırmaktadır.Köy-kasaba kültürü nasıl seksen dokuz yıl önce kendi küçük penceresinden gördüğü dünyadan korkarak Mustafa Kemal’e uzak durduysa bugün de o ruhun karşılığı olan demokrasiden, özgürlüklerden, bugünkü anlamıyla “modernleşme”den ürküyor, elindeki bütün araçlarla ona karşı direniyor.Seksen dokuz yıl önceki “ruh”un bugünkü halinin ne olduğunu, ne olması gerektiğini gören, bilen bir siyasi önderlik eksikliğini bugün çok daha güçlü olarak hissediyoruz.
Tuğçe Baran ile yıllardır köşe komşusuyduk. Gazetede artık Tuğçe Baran olmayacak, o ismin ardındaki gerçek yazar, kendi adıyla yazacak.Mutlu Tönbekici kendi adına kavuşmanın verdiği heyecanla Ayşe Arman ile konuşmuş. Tuğçe Baran olarak yazmanın eğlenceli olan ve olmayan yanlarını anlatmış.Mutlu ile Ayşe’nin dünkü Hürriyet Cumartesi’deki sohbetini okurken bir cümle dikkatimi çekti, tekrar okudum. Demiş ki Mutlu: “Köşesiyle dünyayı ve memleketi kurtaracağını sanan sersemlerden değilim...” ***“Köşe yazarlığı” denilen iş bizim basınımızda dünya basınına kıyasla çok farklı bir mahiyet kazandı. Bazı hesaplara göre, ülke çapında dağıtılan ve satılan gazetelerdeki köşe yazarlarının sayısı 600’ü aşıyor.Bu tablonun altında da bizim basında köşe yazarlığının farklı türlerinin ortaya çıkmış olması yatıyor.Hayatın her alanından, farklı ayrıntılarından, keyiflerinden söz eden köşe yazarları sayesinde siyasi yazılar dengeleniyor, okurlar soluk alma imkânı buluyor.Bu durum tabii “köşe yazısı” kavramını da oldukça karmaşık hale getirdi. Bizde toptancı bir anlayışla “köşe yazısı” kapsamına sokulan gazete yazısı türleri ve o türlerin yazarları başka ülkelerde farklı adlarla sınıflandırılıyor. Örneğin “yemek yazarı,” “sinema eleştirmeni”, “seyahat yazarı”, “kitap eleştirmeni” vs. gibi. Siyasi tahlil yapılan “köşeler” de Batı’da daha çok “editoryal” olarak adlandırılıyor.“Siyasi tahlil” denildiğinde de bizim basında ilginç farklılaşmalar yaşandı. Bazı “köşe sahipleri” en heyecanlı okur kitlesinin coşkuyla karşıladığı “misyon” sahibi yazar olmayı tercih etti. Tabii onlar da kendi aralarında birkaç kategoriye bölünüyor. Toplumsal heyecanın arttığı dönemlerde “kodum mu oturturum” üslubunu tercih etmiş meslektaşlar bu heyecana en iyi karşılık verir şekilde gazete köşelerini dolduruyor.***Mutlu’nun “Köşesiyle dünyayı ve memleketi kurtaracağını sanan sersemlerden değilim” cümlesini tekrar okuyunca insan, “ben de acaba Mutlu’nun sersem dediklerinden miyim” diye düşünmeden edemiyor.Aslına bakılırsa her gün dünyanın halleri, siyasilerin gafları üzerine düşünmek, eğrileri tespit edip doğruları bulmak için uğraşmak bazı sıfatları hak etmiyor değil. Bu faaliyet içinde çok yıllar geçirmiş olanlar sık sık “ben bu işe başladığımda da aynı şeyleri yazıyordum hâlâ aynı şeyleri yazıyorum” diye düşünür ve yıllarını boşa geçirdikleri duygusuna kapılırlar.Mutlu haklı, köşe yazılarıyla dünyanın ve memleketin kurtulması mümkün değil. Ama kendisini “kurtarıcı” veya “savaşçı” gibi gören köşe yazarlarını da anlamak gerekiyor.Lise öğrencisiyken imzam ilk kez bir edebiyat dergisinde çıktığında kendimi dünyanın en önemli insanı zannetmiştim. Köşe yazarlığı bu duyguyu her zaman canlı tuttuğu için de her genç gazetecinin mesleğindeki en büyük hedef olmaya devam edecek.Köşe yazarlığı üzerine daha çok şey söylenebilir, ama bu mesleği icra edenlerin “Mutlu’nun sözünü ettiği sersemlerden biri de ben miyim” sorusunu arada bir sormasının da kendilerine bir zararı olmayacaktır.