Avrupa’yı yönetenler Türkiye hakkında görüş birliğine sahip değil. Bazıları Müslüman bir ülkenin kendi camiaları içinde yer almasına açıkça karşı çıkmaya devam ediyor.Türkiye’nin “itilmemesi”, başka güç merkezlerinin etkisine bırakılmaması gerektiğini düşünenler de Türkiye’ye farklı açılardan bakıyor.Fransa ve Almanya’nın şu andaki yönetimleri Türkiye’nin “içerde değil ama yakında durması” gerektiğini düşünüyor. Her ikisinin de bunun için farklı gerekçeleri var.Türkiye’nin gelişmiş, demokratik kurumlarını güçlendirmiş bir ülke olarak Avrupa Birliği’nin içinde bulunması gerektiğini düşünenlerin sesleri fazla yüksek çıkamıyor. Bunun nedeni de bizim mehter takımı gibi ilerlemekte ısrar etmemiz.***Ankara’da yapılan son görüşmelerin ardından gelen Avrupa Birliği sözcülerinin açıklamaları onlardaki kafa karışıklığının da devam ettiğini gösteriyor.Avrupalılar “Türkiye dersi” ni çalışıyor ama her yeni durumda yeni tereddütler içine düşüyor.Aslında bizim tereddütlerimiz onlara yansıyor. AKP hükümeti, ilk iki yılında AB yolunda önemli adımlar atıp sonra frene basınca aynı soruyu onlar da soruyor: “AKP için Avrupa Birliği gerçekten temel bir hedef mi, yoksa Avrupa’yı ister gibi yapıp sadece kendi güçlerini artırmayı mı düşünüyorlar?” Bu sorunun cevabını Avrupalılar veremiyor; ama biz de veremiyoruz. Çünkü ilk iki yılında büyük heyecan gösteren AKP’nin sonra AB’ye ve reformlarla ilgisini kaybetmesini açıklamak kolay değil.***Tabii Avrupalılar için Türkiye’deki laiklik ve din meselelerini kavramak da kolay değil. Onlar yüzyıllar önce bunlar için savaştılar, aydınlanma devrimini yaşadılar, sanayi devriminin faturasını ödediler, işçi ayaklanmalarını ve özgürlük savaşlarını da yaşadılar.Yüzyıllarca süren bu savaşların ardından onların ulaştığı “uzlaşma ortamı” için çaba gösteren tek Müslüman ülke Türkiye’dir. Bu ülkenin de şu ya da bu yolla siyasal İslam etkisi altına girmesi, “medeniyetler uzlaşması” için son umutların da yok olması anlamına gelecektir.Avrupa, onca derdi arasında bir de Tükiye’nin geleceği için dertlenmek zorunda kalmaktan herhalde pek memnun değildir. Ama “ne halleri varsa görsünler” aşamasına gelmemiştir, hatta Türkiye’yi “dert edinmekten” yorulmadığının işaretlerini daha açık olarak vermektedir. Türkiye’yi yönetmek ve ileriye götürmek iddiasında olanlar da bundan yararlanmasını bilmek zorundadır.
1 Mayıs günü ortaya çıkan görüntülerin, güvenlik güçlerinin aşırı şiddet kullanmasının hâlâ Başbakan tarafından savunulması ancak “inat” kelimesiyle açıklanabilir.Kapalı alanlara gaz bombası atılması, yerde yatan insana tekme vurulması, hastaneye gaz bombası atılması, elleri sopalı sivil polislerin insanları dövmesi, birkaç polisin ortalarına aldıkları bir tek kadını kıyasıya coplaması... Bunları hâlâ savunmak, bunca görüntüden açıklamadan, yayından sonra hâlâ savunmak gerçekten garip bir ruh halini gösteriyor.***Hükümet, sendikaların 1 Mayıs için neden Taksim alanını istediğini de anlamış değildir.Hükümettekiler otuz yıl önce gerçekleşmiş bir kıyımın insanları hâlâ rahatsız ediyor oluşunu, hatta o olaya çok benzeyen yeni provaların yapılmasını da anlayamıyor.1 Mayıs bütün dünyada kutlandı. Bütün dünyada sendikalar da, en marjinal örgütler de başta New York olmak üzere bütün büyük kentlerin merkezlerinde gösterilerini yaptılar, 1 Mayıs’ı bildikleri ve istedikleri gibi kutladılar. Bu ülkelerin bir tekinde bile kimsenin burnu kanamadı, ama İstanbul bir savaş alanına dönüştürüldü.Bir ülkeyi yönetenler, izinsiz gösteri bile olsa göstericilere böyle ağır muamele yapılmasından rahatsız olmuyorsa, dünyada bir tek kendi ülkesinde böyle olayların yaşanmasından tedirgin olmuyorsa o yöneticiler ülkelerini yönetmeye ehil değildir.***AKP’nin demokrasi anlayışı da insan hakları anlayışı da kendi dar dünya görüşüne uygun darlıkta. 1 Mayıs olayı bunu açık olarak gösterdi.Mesele türbansa AKP özgürlükçüdür, ama mesele 301’inci maddeyse AKP hemen kulaklarını tıkamakta ve sonunda istemeye istemeye bir adım atmaktadır.Mesele AKP’nin kapatılması ise AKP demokrattır, ama konu DTP’nin kapatılması ise AKP zevatı yine oralı bile değildir.Türbanlı bir kız öğrenciye haksızlık yapıldığını düşünen ve o çocuğu arayan Başbakan, İstanbul’un en kapalı cemaati gazetecileri dövdüğü zaman temel insan haklarını hatırlamamaktadır.***“İnadım inat” diye bir tavrın demokratik siyaset sahnesinde yeri yoktur, olamaz. Demokrasiye en çok ihtiyacı olanlar “inadım inat” diyerek başkalarının demokratik hakları, temel insan hakları yerlerde sürünürken gözlerini kapatıyorsa kendi durumlarını gözden geçirmelidir.
Tayyip Erdoğan’ın AKP için açılan kapatma davası ile ilgili planı bir özel yemekte (bu yemekle ilgili not aşağıdadır) yaptığı konuşma ile açıklanmış oldu.Plan ya da yol haritası şu:* AKP’nin kapatılmasını anayasa değişikliğiyle engelleme yoluna gidilmeyecek.* Davanın temmuzda sona ereceği tahmin ediliyor. Bu süre içinde Erdoğan ve AKP sürekli olarak gerilimi düşürücü tavırlar alacak.* Davanın sonucunda AKP kapatılmaz ve Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu, sayısı 71’i bulabilecek milletvekili hakkında siyasi yasaklama kararı çıkarsa Meclis’te çoğunluğu kaybetmeyecek olan AKP “erken seçim” ya da “ara seçim” kararı alacak. “Siyasi parti mensubu” olması yasaklanan AKP’liler seçime bağımsız olarak katılıp Meclis’e dönecek.* Bu süre içinde kurulmuş olan hükümet istifa edecek, Cumhurbaşkanı Gül yeni hükümeti kurma görevini “bağımsız” Erdoğan’a verecek ve tekrar bugünkü düzene dönülmüş olacak.* Eğer AKP kapatılırsa, Meclis’te partisiz kalmış olan eski AKP’liler yeni bir parti kuracak, erken seçim ya da ara seçim kararını bu yeni parti alacak ve “yasaklı” eski AKP’liler Meclis’e dönecek. Bu ihtimalde de yine Erdoğan’ın “bağımsız başbakan” olarak yerine dönmesi öngörülüyor.*** Her iki durumda da Türkiye oldukça sıkıntılı bir dönem yaşayacaktır. AKP’liler ya da eski AKP’lilerin yeni partisi “ara hükümet” kuracak, bu hükümet hiçbir önemli konuda adım atmayacak, sorumluluk almayacak, Türkiye bu süre içinde “yönetimsiz” kalacaktır.Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağının ardından Meclis’e bağımsız olarak dönmesinin, bu yeni kimliğiyle tekrar başbakan olmasının yaratacağı polemiklerin ve gerilimin de iyi düşünülmesi gerekir.Muhalefet ve Meclis dışındaki AKP karşıtlarının da boş durması, sessiz kalması beklenemez. Muhalefeti sindirecek tek ihtimal, bu “ara” ya da “erken” seçimde AKP’nin ya da yeni AKP’nin oyunu daha da artırmasıdır. Barajı zar zor aşıp Meclis’e daha da zayıflayarak girecek olan muhalefet partilerinin sesleri de duyulmaz olacaktır.Erdoğan tekrar başbakanlığa dönebilir, ama bu hiç de sakin sessiz bir süreç olmayacak, tam tersine, rejimin üzerindeki kara bulutlar öylece durmaya devam edecektir.+++++Başbakan ile yemekBaşbakan Erdoğan’ın bir özel ve “eşli” yemekte söylediklerinin sızması üzerine çeşitli yorumlar yapıldı, bu nedenle gazetecilik etiği de tekrar gündeme geldi.Önce şunu söylemek gerek, siyasiler ile gazeteciler özel yemeklerde bir araya gelebilir. Bu yemek ya da buluşmalarda hiç kuşkusuz ki o siyasi kişi, kendi beğendiği ya da önem verdiği gazetecilerle birlikte olmak ister. Bizde ve dünyanın her yanında hep böyle olmuştur.Ancak bu özel görüşmelere katılan gazeteciler, yazarlar, “özel ilişki”nin yazılara, haberlere, yorumlara yansıması durumunda eleştirilir. Hiçbir gazeteciye “neden başbakanla yemek yedin” diye sorulmaz. Bu yemekler ve buluşmalar gazetecinin tarafsızlığını, bağımsızlığını etkilemediği sürece.
Amerikan New York Times Gazetesi’nde çıkan Fethullah Gülen cemaatiyle ilgili yazıda, cemaatin kamuoyu önündeki sözcüsü durumunda olan bir iş adamının “Türkiye’de 3-5 milyon üye var” şeklindeki sözü yer aldı.3 milyon ile 5 milyon arasında büyük fark var, ama bu kişinin “3-5 milyon” gibi bir ifadede bulunması, “örgütün” ulaştığı büyüklüğün kendileri tarafından da bilinmediğini gösteriyor.Sözü edilen “3-5 milyon” kişi için iki sıfat var: “Üye” ve “izleyici.” Eğer Fethullah Gülen cemaatinin 3 ile 5 milyon arasında “mensubu” bulunuyorsa, bu cemaat Türkiye’nin en büyük siyasi partisidir.Cemaatin en önemli faaliyeti, Türkiye’de ve dışında çok sayıda ilk ve ortaöğretim kuruluşuyla çok geniş bir “etkinlik alanı” sağlamasıdır. Bunun yanında cemaatin, kendilerini gizlemeyen gazeteleri, dergileri, televizyon kanalları bulunuyor.*** Batı, İslam dünyası ve terör üzerine kafa yorarken Fethullah Hoca cemaati ilgi çekmeye başladı. Radikal İslama karşı “ılımlı islam”ı destekleme stratejisiyle İslam dünyasını terörden uzaklaştırmayı planlayanlar için bu cemaatin ilginç bir örnek olması doğaldır.Ama söz konusu “örgütlenme”nin ılımlı bir İslamı temsil edip etmediği açıklığa kavuşmuş değildir. Bir siyasi parti gibi örgütlenen, çok geniş maddi kaynakları harekete geçirebilen, okullar ve medya yoluyla büyük toplumsal etkinlik hedefleyen, siyasilerle farklı ilişkiler kuran ve en önemlisi, kamuda önemli ölçüde kadrolaşmış olan bir “cemaat” hareketinin hedefleri her zaman sorgulanacaktır.Fethullah Gülen’in, yurt dışına kaçmasına neden olan beyanatı da hatırlardadır. Cemaat içinde dolaşan kasette Gülen, izleyicilerinin gerekirse kendilerini gizleyerek “mülkiyede ve adliyede” etkinlik sağlamalarını istiyordu.Ayrıca Silahlı Kuvvetler içinde de bu cemaatin yayılma girişimleri karşısında çok kesin tavır alındığı, bu cemaatle ilişkisi olduğu öğrenilen askerlerin ilişkisinin hemen kesildiği de biliniyor.*** “Adliyede, mülkiyede” etkin olmak isteyen, maddi kaynaklarını sürekli büyütebilen, siyasilerle pazarlık içine giren bir cemaat hareketinin İslam dünyasındaki sivriliklerin törpülenmesine yarayacağını ummak bu dünyaya basit klişelerle bakanlar için geçerli olabilir.Böyle bir örgütlenmeye neden gidildiği, devlet içinde sürekli güçlenme hedefinin neden konulduğu sorularına bir cevap verilmesi gerekiyor. “3-5 milyon üye” ile siyasette, eğitimde, medyada, ekonomide en büyük güç olmaya çalışmanın bir açıklamasının olması, “neden” sorusuna cevap verilmesi zorunludur. O cevap da cemaat mensuplarının hoşuna gitmeyecektir.
Kırk yıl öncesine çok uzaktan ve çok dışardan bakanlar için o günleri ve ertesini belirleyen sadece kötü anılardır. Dünya 1968’i konuşmaya başladı, bizde de ufak ufak konuşulmaya başlandı.O güne damgasını vuran değerler, sonradan yaşananlar ne olursa olsun, dünyanın değişebileceği; iyiye doğru değişebileceği, insanların daha insanca yaşabileceği düzenlerin kurulabileceği savı üzerine inşa edilmişti.***1968’de üniversite öğrencisi olmak büyük ayrıcalıktı. Her soru soruluyor her soruya cevap aranıyordu. İnsanca yaşam arayışı ciddi şekilde “sosyalizm” yönünü gösteriyordu.Nasıl bir sosyalizm? Bu sorunun cevabı aranırken dünya da yerinde durmuyordu. Che Guevara Bolivya dağlarında öldürülüyor; Afrika, sömürgeciliğin son kalıntılarını tasfiyeye uğraşıyor, Lumumba’lar, Malcolm X’ler esrarengiz cinayetlere kurban gidiyordu.ABD ve Sovyetler dışında ve bunların Soğuk Savaş tepişmelerinin dışında bir “üçüncü” dünya kurulabileceği inançları filizleniyordu.Hindistan’da bir hareket vardı, Küba deneyi vardı, Çin vardı, ayrıca Doğu Avrupa’da Sovyet komünizmine karşı “güler yüzlü sosyalizm” ortaya çıkıyordu.Bütün bunlar genç insanların beyinlerinde dönüyor dolaşıyor, temel soruya cevap bulmak için bir araya geliyordu. İnsanca bir düzenin adı sosyalizm idi, ama sosyalizm de tek değildi. “Güler yüzlü sosyalizm” yüzünden Çekoslovakya’nın Sovyetler Birliği tarafından işgali de soruları çözmüyor, çoğaltıyordu.İnsanca bir düzenin ana hatlarının şekillenmesi de yeni sorular getiriyordu. Ve o soru sorulmaya başlandı: Nasıl?***Bu sorunun sorulmasıyla ikinci aşamaya geçildi. İkinci aşamada işin içine başka güçler girdi. Bunların biri bizzat devletin güvenlik güçleriydi. İkincisi de “ülkücü” adı verilen örgütlerdi.“Ülkeyi komünizmden korumak” için ülkücüler saldırıya geçti, ilk kez silahlar ortaya çıktı. Silahla vurulan devrimci gençlerin cenazeleri kaldırılmaya başlandı. Daha 1960’ın hemen sonrasında “birileri” hazırlanmaya başlamıştı. TİP (Türkiye İşçi Partisi) toplantıları basılıp insanlar kıyasıya dövülüyor, Amerikan 6. filosunu protesto edenlere camiden çıkan bir kalabalık saldırıp adam öldürüyordu. Ülkücüler bir yandan, güvenlik güçleri diğer yandan saldırılarını yoğunlaştırınca şiddet 68 kuşağının hayatının önemli bir parçası oluverdi. Gençliğin topluma yaydığı coşkunun yerini başka heyecanlar, korkular aldı.***Bütün bunlar daha çok konuşulacak.Ama konuşanların, o günün koşullarını ve sol hareketlerin çığırından çıkarılışını iyi anlaması gerekiyor. Bir de 40 yıl öncesine bakarken bugünü gözden kaybetmemeleri.Ne olursa olsun 1968’de üniversite öğrencisi olmak, özellikle Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi bir okulda olmak büyük ayrıcalıktı.
1 Mayıs geçti, seneye tekrar gelecek. Bu yıl olanlardan ders alıp bir yıl sonra bambaşka bir 1 Mayıs yaşama ihtimali de fazla değil.* Hatta bu mümkün değil, çünkü yetkili zevat, güvenlik güçlerinin aşırı güç kullandığını kabul etmiyor. Bunun sonucu, güvenlik güçlerinin gelecek yıl daha da aşırı güç kullanmalarıdır.* Mümkün değil, çünkü yetkili zevat “biz kazandık, onları Taksim’e sokmadık” havasında konuşuyor.* Mümkün değil, çünkü taraflar birbirlerini “düşman” olarak, “hain” olarak görmeye devam edecek. Konu ne olursa olsun taraflar birbirlerinin haklarının demokrasi içinde tanınması, birbirlerinin haklarına saygı gösterilmesi alışkanlığına sahip değil.Geleneğimiz, farklı düşünen herkesin “düşman” ve “hain” olduğuna inanmaktır, bu yüzden hiçbir hayaletimizden kısa sürede kurtulmamız mümkün olmayacak.1 Mayıs’ta kendi vatandaşının yerlerde sürüklenmesine, gaz bombalarıyla hastanelik olmasına üzülmeyen iktidarlar da her eleştiriyi düşmanca görmek alışkanlığındadır.Düşmanca görürler, dinlemezler ve yaptıklarının sonuçları ne olursa olsun, özeleştiri gereğini duymazlar.İcraatlarının, politikalarının sonuçları toplum için felaket olsa bile onların alışkanlığı hemen “iç ve dış düşmanlar”ı suçlamak, kendi yanlışlarını başkalarının sırtına yüklemektir.İktidar ya da muhalefet, sağ ya da sol, merkez ya da değil, bu alışkanlık asla değişmez. Sol ya da kendini sol olarak görenler, topluma dertlerini anlatamamalarının nedenini kendilerinde aramazlar, hep başkalarında ararlar; o sırada “düşman” kimse, onların elini tutan sadece o “düşman”dır.Demokrasi “düşmanlar”ın olmadığı bir düzendir. Bu düzenin nimetlerinden yararlanabilmek için de önce “düşman” aramaktan vazgeçmek gerekir. Karşıdakini “düşman” olarak görmeyince, konuşma, tartışma ve birbirini öldürmeden bir sonuca ulaşma imkânı sonuna kadar vardır.1 Mayıs küçük bir örnektir. Her konuyu “düşmanlar”la açıklama, her başarısızlığı “hainler”e yükleme alışkanlığı her alanda, her konuda ortaya çıkıyor. Konu türban olunca da, konu Ermeni meselesi olunca da, konu Kürt meselesi olunca da, konu anayasa olunca da, konu 301’inci madde ve diğer anti-demokratik kanunlar olunca da aynı şey oluyor.1 Mayıs’ı bu yıl yine ucuz atlattık.
Taksim alanının gösterilere kapatılmasının, 1 Mayıs için de izin verilmemesinin nedeni neydi? Olay çıkmasın, insanlar yaralanmasın, ölmesin, burnu kanamasın vs...Peki dün ne oldu? Olay çıktı, insanlar yaralandı, polisler arasında da yaralananlar oldu, insanlar hastanelik oldu, kapalı alanlara atılan gaz bombaları yüzünden çok sayıda kişi yaralandı, 500’den fazla kişi gözaltına alındı.Şimdi olay çıkmamış mı oldu? Halkın güvenliği, hem 1 Mayıs’ın kutlayan işçilerin hem de kutlamayan vatandaşların güvenliği sağlandı mı?İstanbul’un merkezleri kuşatma altına alındı, insanlar işlerine gidemedi, bütün şehirde trafik kilitlendi. Bunların yarattığı maddi zarara, olaylara müdahale etmek için alınan olağanüstü önlemlerin maliyeti de eklenirse herhalde “1 Mayıs’ın tatil olması dolayısıyla ortaya çıkacak kayıp” fersah fersah aşılmıştır.Gösteri sabah başlasa öğleyin sona erseydi yine insanlar bu kadar mağdur edilmeyecekti. Taksim’in daha bir gece önceden kapatılmasıyla bütün İstanbul’a yayılan gerilimin manevi zararının hesabını birileri yapmak ve vermek zorundadır.*** Hükümetlerin, devlet yetkililerinin görevi, bu tür demokratik hakların kullanılması sırasında bütün vatandaşlarının, gösteriye katılmayanlar gibi katılanların da güvenliğini sağlamak, herhangi bir zarar görmemeleri için gereken tedbirleri almaktır.Dün, tam tersi oldu. 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenler kutlayamadı, gösterilere katılmak isteyenler dayak yedi, ıslatıldı, üzerlerine gaz bombaları yağdı.Gösterilere katılmayan vatandaşlar “bugün ne olacak” gerilimini yaşamanın yanında mağdur da oldu.Bu durumda siyasi iktidar ve devlet görevini yapamamıştır.Olaya yaklaşım tarzıyla, demokratik bir hakkın, emeğe saygının gerektirdiği özeni göstermek, yakın tarihimizin acı olaylarından birinden ders almamızı sağlamak yerine görevinin gereğinin tam tersine sonuçlara yol açmıştır. Güvenlik güçleri “orantısız güç” kullanmıştır, sendika ve parti binaları basılmış, kesinlikle kapalı alanda kullanılması yasak olan gaz bombaları buralarda kullanılmıştır.Gelişmiş bir ülkede içişleri bakanı, vali ve emniyet müdürü hemen ’evlerine gider,’bütün yetkililer hakkında soruşturma açılır.Ama bizde böyle bir şey olmayacak. Siyasi iktidar görevini ve sorumluluğunu bilmiyor, onun emrindeki devlet görevlileri de siyasi iktidara uyum sağlamak için yangına körükle gidiyorsa bu karanlık günleri tekrar tekrar yaşamaya mahkûm oluruz.
Aklın ve mantığın yollarını çok kolay kaybediyoruz, konu ne olursa olsun, “ortak akıl” yaratamıyoruz.1 Mayıs konusunda da yapılması gereken çok basitti. Öncelikle tabii ki 1 Mayıs emek bayramı olarak tanınmalı ve tatil ilan edilmeliydi. Cesareti sadece tek konuda gösterebilen siyasi iktidar bunu yapamadı.Sonraki gelişmeler, bugün ne olursa olsun bütün ülkeyi gerilime sokacak türden faaliyetlerdir, sorumlusu da hükümet ve İstanbul’un yöneticileridir.*** Dünden itibaren Taksim alanında ve çevresinde olağanüstü güvenlik önlemleri alındı. Binlerce polis memuru harekete geçirildi, en korkunç olanı da Ankara’dan binlerce “gaz bombası”nın getirilmesi.Devlet bu şekilde büyük bir savaşa hazırlandığı görüntüsünü yaratırsa, caydırıcı olmak bir yana, sadece İstanbul ve Taksim çevresini değil bütün ülkeyi gerilime sürüklemiş olur. Şimdi bütün Türkiye bugün Taksim’de olacakları bekliyor.İnsanlar coplanabilir, kan akabilir, gaz bombaları patlayabilir... Bu görüntüler de önce bütün ülkeye sonra da dünyaya yayılacaktır.Dünyanın dört bir yanında 1 Mayıs barışçı gösterilerle kutlanan bir bayram olarak yaşanacak, ama bizde kafalar gözler yarılacak.Birkaç gün önceden “havaya sokulmuş” güvenlik güçlerinin aşırı sert davranması da işin cabası olacak. Böylece de provokasyonun anası “devlet” tarafından yapılmış olacak.*** Türk-İş, Şişli’de toplanacaklarını, Taksim’e gidip anıta çelenk koyarak 1 Mayıs kutlamasını sona erdireceklerini açıkladı. Gerilimi düşürücü bir adım olacağını düşünmüş olmalılar.Ama bunun fazla bir önemi yok çünkü mesele yine akıl yoluyla çözülmemiş olarak kalacak. AKP’ye yakın olanı dışındaki üç büyük işçi örgütü çok önceden bu yıl 1 Mayıs’ı Taksim’da kutlamak istediklerini açıklamıştı. 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak ve 1977’de hayatını kaybetmiş olanları anmak isteyen Türk-İş, DİSK ve KESK yöneticileri ile zamanında oturulur, güvenlik konusunda birlikte çalışılır, provokasyon yapacak grupların sızmaması için alınacak önlemler belirlenir ve barışçı bir 1 Mayıs yaşanabilirdi.Bu yapılmadı, yapılamadı, çünkü kimse “aklın yolu nedir” sorusuna cevap aramıyor, kendisine güç sağlayacağını sandığı pozisyonda durmakta inat ediyor.*** Türk toplumu bir türlü hayaletlerinden kurtulup geleceğe bakamıyor. 200 yıl kıyasıya savaşmış olan Almanya ve Fransa kurtuldu. Almanya Hitler’in hayaletinden kurtuldu. İtalya Mussolini’nin hayaletinden kurtuldu. Türk toplumu hayaletleriyle yaşamaya ve korkmaya devam ediyor.