Seçim ihtimali

21 Nisan 2008

AKP yönetimi henüz karar vermiş görünmüyor. Önlerinde bulunan üç ihtimal de dile getiriliyor ama hangisinde karar kılınacağı belli değil.* Birinci ihtimal anayasayla oynamadan Anayasa Mahkemesi’nde “etkili” bir savunma yapmak ve daha “ileriye” oynamak.Yapılacak siyasi savunma ile AKP tekrar “demokrasi misyonu”na dönme ve halk desteğini güçlendirme yolunu seçebilir.* İkinci ihtimal, en başta düşündükleri anayasa değişikliğine ve gerekirse referanduma giderek badireyi atlatmaktır.Bu durumda muhalefet sürekli olarak AKP’yi yargıdan “kaçmak ve dolayısıyla suçunu kabul etmekle” suçlayacağı için gerilim devam edecektir.* Üçüncü ihtimal de birkaç gün önce gündeme getirildi. O da, seçim sandığının ortaya çıkarılması ve krize “halk desteğiyle” karşı konulmasıdır.Bu bir tür “meydan okuma” olarak alınacaktır. Eğer genel seçimle birlikte yerel seçimler de yapılır ve AKP seçimlerden oy desteğini artırarak çıkarsa anayasa değişikliğini de daha rahatlıkla yapabilecektir.***Muhalefet partilerinin böyle bir seçim hamlesi karşısında söyleyecekleri fazla bir şey şu anda bulunmuyor. Meclis’teki siyasi partilerden CHP, yine aynı siyasi üslupla oy oranını korumaya çalışacaktır. MHP açısındansa; seçmeninin bir kısmının AKP’ye doğru yönelmesi ihtimali vardır ve AKP hesabını buna göre yapıyor.AKP’ye oy kaptırması ihtimali bulunan ikinci parti de DTP. AKP, DTP’nin elindeki yerel yönetimleri alabilmek için uzun süredir çalışıyor ve çalışmasının karşılığını alacağına inanıyor.CHP’nin DSP’yi bir kez daha sırtında taşıyıp Meclis’e getirmesi pek muhtemel görünmüyor ve DSP erken seçim durumunda genel merkezine dönmek durumunda kalacaktır. Bu partinin vekillerinden bazıları belki tekrar kendilerine CHP saflarında yer bulabilir, ama DSP’nin herhangi bir siyasi etkinlik sahibi olması mucizelere bağlıdır.***AKP bu ihtimallerin üçünü birden de kullanabilir. Anayasa Mahkemesi’nde kuvvetli bir siyasi savunma yapar ve bunu erken seçimin propaganda malzemesi olarak kullanabilir. Seçimin hemen ertesinde anayasa değişikliğini yaparak davanın sonuçlanmadan tebahur etmesini sağlar.Buna karşı muhalefet ne yapabilir? Hangi ihtimal olursa olsun, AKP’nin en büyük şansı da burada ortaya çıkıyor.Oy verenlerin bile iktidar adayı olarak görmedikleri partilerle karşı karşıya siyaset oyunu oynayan AKP, istediği planı istediği gibi uygulayabilir.

Devamını Oku

Kaç parti kapatılmış

19 Nisan 2008

AKP’nin kapatılması gerektiğini düşünenlerin öne sürdükleri gerekçelerden biri, Avrupa’da da partilerin kapatılmasına ilişkin yasal tedbirler olduğu ve en demokratik ülkelerde bile partilerin kapatıldığı.Bu mesele üzerine çok değişik tartışmalar oldu. Ama maalesef Avrupa’da durum, “orada da bol bol parti kapatılıyor” iddiasına uymuyor.Önce Türkiye’ye bakalım. Türkiye’de 1968 yılından bu yana 24 siyasi parti, değişik gerekçelerle kapatıldı. Bu partilerin çoğu solcu partiler. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra da bütün siyasi partiler kapatıldı.Şu anda Anayasa Mahkemesi’nde 3 siyasi partinin, kendini feshetmiş olan DEHAP’la DTP ve AKP’nin kapatılması istemiyle açılan davalar yürüyor.***Avrupa’da, Avrupa Birliği’nin genişlemeden önceki ana gövdesini oluşturan 15 ülkenin 13’ünde, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinden bu yana hiçbir siyasi parti kapatılmamıştır.Fransa’da, İtalya’da, Belçika’da neo-Nazi, neo-faşist partilerle ilgili soruşturmalar olmuş, ancak herhangi bir parti kapatılmamıştır. Belçika’da soruşturmaya uğrayan faşist parti para cezası ödemiş ve başka bir isimle faaliyetlerine devam etmiştir.Almanya’da İkinci Dünya Savaşı ertesinde Nazi partisi yasaklandı. Bu partinin uzantısı şeklinde kurulan iki parti 1949 ve 1952 yıllarında kapatıldı. 1956 yılında, Soğuk Savaş’ın en kızışmış olduğu dönemde KPD (Alman Komünist Partisi) kapatıldı. Fakat kapatma büyük tartışmalara yol açtı ve Alman Anayasa Mahkemesi kendisini savunmak için kitap boyutunda gerekçeler yayınladı. Almanya’da yine neo-Nazi fikirlere sahip bir parti ırkçı ve yabancı düşmanı yayınları ve faaliyetleri dolayısıyla soruşturmaya uğradı, ancak soruşturma sırasında bu partiye Alman istihbaratınca çok sayıda eleman sızdırıldığı ve bunların partinin kimi faaliyetlerinde “ajan provokatör” rolü oynadığı anlaşılınca Alman Anayasa Mahkemesi dava açmadı.***İspanya’da 2003 yılında ayrılıkçı Bask tedhiş örgütü ETA ile ilişkisini gizlemeyen Herri Batasuna adlı parti kapatıldı. İspanya’da Bask milliyetçisi başka partiler halen faaliyette. Katalonya, “ayrılıkçı” bir parti tarafından yönetiliyor. Ancak bu partilerin hiçbirinin terörle ilişkisi görülmemiştir ve hiçbirine soruşturma açılmamıştır. Herri Batasuna’nın kapatılmasının nedeni de terörle ilişkisidir.Bu bilgileri tekrarlamak zorunda kaldık, çünkü hâlâ bazı karmaşık iddialarla kafaları karıştırma faaliyetleri sürüyor. Önce bunları bilmek, AKP’nin kapatılmasıyla ilgili düşünceleri tartışırken Avrupa örneğini ondan sonra vermek durumundayız. Avrupa’da yarım yüzyılı aşkın bir sürede sadece iki ülkede 4 parti kapatılmıştır, oradaki durumun bizimkiyle hiçbir benzerliği yoktur.

Devamını Oku

Bırak böyle kalsın

18 Nisan 2008

TCK 301’inci maddesini değiştirmek için toplanan komisyonda önce kamera kavgası yaşandı. MHP’li ve CHP’li üyeler “Ey Türk milleti senin aşağılanmana izin verecekler” diyerek bu önemli gösteri imkânını kullanmak istedi, AKP’li başkan gösteriyi engellemek isteyince kavga çıktı.Türk ulusunun ve dünyada varolan bütün diğer ulusların aşağılanması konusunda uzman olanlar, faşistler, ırkçılar, radikal milliyetçiler ve radikal dincilerdir.Bunların Türkiye’deki kopyalarına göre bütün Ermeniler haindir, bütün Rumlar casustur ve elimizden topraklarımızı almak isterler. Yahudiler çok büyük tehlikedir, başka dinlerden olanlar düşmandır, hatta Türk olmayan herkes düşmandır vs...***Bunlardan üç aşağı beş yukarı etkilenmiş olanların da “Türk ulusunu korumak için” yasalarda ağır ceza maddeleri bulunması gerektiğine inanmaları doğaldır. Çünkü ulusları ve ırkları aşağılamak hayatlarının önemli alışkanlığıdır. O yüzden 301’inci madde gibi konularda en abartılı tepkileri gösterirler. Sanki böyle bir madde olmasa Türk ulusu sürekli olarak hakarete uğrayacakmış gibi bir heyecan yaratmaya çalışırlar.MHP, kendi dünya görüşüne uygun olarak TCK’nın 301’inci maddesinin düşünce özgürlüğünü kısıtlayan yapıdan çıkarılmasına karşıdır, daha da genişletilmesini, insanların bol bol hapse atılmalarını ister. MHP ile radikal milliyetçilik yarışına girmiş olan CHP yönetimi ise bu tartışmadan faydalanıp sokağa oynamaktadır.AKP de yıllardır konuşulan bu maddenin aslında neden değişmesi gerektiğine ilişkin bir zihin açıklığına sahip değildir. Onlar Batı’nın bu maddeler ve Türkiye’deki özgürlükler üzerinde durması dolayısıyla değişikliği istiyormuş gibi yapmaktadır.***Manzara böyle olunca da Meclis komisyonunda dün itiş kakışla, gösteri çabalarıyla başlayan çalışmaların sonunda bu maddenin doğru dürüst bir değişiklik yapılarak çıkmayacağı anlaşılmıştır.Bu heyetlerden bir dileğimiz var. TCK 301’i şu anda olduğu gibi bırakın, elinizi sürmeyin, çünkü siz her elinizi sürdüğünüzde bu madde daha da ağırlaşacak, daha da karmaşık ve her yöne çekilebilir, her şekilde yorumlanabilir bir hale gelecektir.Lütfen, TCK 301 daha da özgürlükleri kısıtlayıcı bir hale gelmeden bu faaliyeti durdurun. Türk “ulusu” az demokrasiyle, az özgürlükle yaşamaya alıştı, bari bugünkü durum devam etsin, daha da geri gitmeyelim.

Devamını Oku

Krizle varolanlar

17 Nisan 2008

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bir süredir gerilimi azaltmak için girişimlerde bulunuyor. Gül, bir süre önce Meclis’te bulunan bütün siyasi partilerin genel başkanlarıyla, küçük büyük ayırımı yapmadan görüştü.Gül’ün görüşmelerinin, krizin üst düzeyde çözümüne belki önemli bir katkısı olmaz, çünkü krizin kaynağında AKP’ye açılan kapatma davası bulunuyor.Asıl belirleyici, davanın sonucu olacaktır. Tabii bu arada DTP’nin kapatılması davasının sonucu da gerilimi artıracak ya da azaltacaktır.***Cumhurbaşkanı Gül, kendisinden önceki Cumhurbaşkanı Sezer’in hiçbir şeye karışmayıp uzaktan izlemeye, sadece “hukukçu” gözüyle yasama denetimi yapmaya dayalı anlayışından farklı bir görev anlayışına sahip olduğunu daha önce de göstermişti.Gül’ün bu kez de Meclis’teki bütün siyasi parti genel başkanlarını bir yemekte, aynı masanın etrafında toplaması kendisi açısından ciddi bir girişimdir. Siyasal gerilimin, en azından kamuoyundaki yansımalarının aşağıya çekilmesine katkısı olabilir.Cumhurbaşkanı’nın sofrasında bütün siyasi parti genel başkanlarının yan yana görünmesi, krizlerden sıkılmış, bunalmış halkın gözünde “demek ki oluyormuş” iyimserliği yaratabilir.***Dün, CHP Genel Başkanı Baykal’ın davete katılmayacağı duyuruldu. Bu tavrın halkta yaratacağı izlenimi, kararı verenler herhalde göze almışlardır.Baykal’ın duyurulan bu tavrı Gül’ü Cumhurbaşkanı olarak tanımama tavrının bir devamıdır. Ama bu da bir “yarım” tanımama tavrıdır. Ve gerekçesi de açıklanmış değildir.Gül ile sadece “Türkiye’nin temel meseleleri” söz konusu olduğunda görüşebileceğini belirten Baykal, eğer Gül’ü Cumhurbaşkanı olarak tanımıyorsa bu görüşmeleri de yapmamalıdır.“Türkiye’nin temel meselelerinde” Cumhurbaşkanı olarak tanıdığı Abdullah Gül’ü, gerilimi düşürme amaçlı bir buluşma söz konusu olduğunda tanımayan Baykal, kendi kendisiyle çelişiyor. Bu tavrına göre Baykal, şu anda ülkeyi germeye devam eden siyasi krizi de demek ki “Türkiye’nin temel meselesi” olarak görmüyor.***Abdullah Gül kurallara uygun olarak, hatta zorlanmış kurallara da uygun olarak Cumhurbaşkanı seçildi. Gül’ün siyasi geçmişi ve “türban” konusu dolayısıyla tanımayan bir siyasi parti, önce o seçimin neden meşru olmadığını açıklamalı, ondan sonra da gereğini yapmalıdır.Baykal AKP konusunda en sert ve tepkili kesimdeki gerilimi yüksek tutarak dar bir destekle siyaset yapma anlayışını terk etmek niyetinde değil. Bu siyasetin ne kadar desteği olduğunu da yine sandık gösterecektir.

Devamını Oku

Sıkışan Batı’ya sarılsın

17 Nisan 2008

Türkiye’de bir türlü vazgeçemediğimiz bir alışkanlık var. Bunu bazı komplekslerimize bağlayabiliriz, Batı dünyasıyla ilişkilerimizdeki hastalıklı durumlara bağlayabiliriz.Her sıkışan kalkar, derdinin çözümünü, küçük ya da büyük bir beladan kurtuluşunu Batı’da arar.Batı, bazen Avrupa’dır bazen ABD’dir. Batı’nın desteğini aldığımızda sorunların kolayca çözüleceğini düşünmeye bir kez alışmışız, bundan vazgeçemeyiz.Karşımıza sorun olarak 301’inci madde çıkıyor. Aslında AKP’nin “has” tabanının fazla demokrat olmadığını da biliyoruz. O zaman AKP sözcüleri çıkıp diyorlar ki: “Batı’ya rezil oluyoruz.” Kendi iradesiyle, kendi siyasi kararıyla bu ayıptan kurtulmayı düşünmek yerine “Batı’ya ayıp oluyor” demek hem kolay hem de “Bak arkamda koskoca Batı var” imasını da içerdiği için etkili bir gerekçe gibi görülüyor.*** AKP’nin karşıtları da haftalardır “Avrupa’da da siyasi partiler kapatılıyor” diye tekrar edip duruyor. Orada, yani Avrupa’nın 15 ülkesinde kaç yılda kaç parti kapatılmış, o ülkelerdeki siyasi koşullar neymiş gibi bilgilere ihtiyacımız yok. Batı’da da bol bol parti kapatılıyor diye diye kendimizi ve başkalarını ikna etmekle AKP’nin kapatılmasının gerekçeyi ve kuvveti Batı’dan almış oluyoruz.Son Batı’dan destek arama operasyonu ise bunları da geride bırakan bir kabalıkta.Avrupa Konseyi’ndeki Türk parlamenterlerden bazıları Başkan’a gitmiş ve AKP’nin kapatılmasına karşı bildiri yayınlanmasını istemiş.O bildiri yayınlanırsa ne olacak?AKP’nin kapatılmasını isteyenlerden bazıları “Yahu AKP kapatılırsa Avrupa başımıza yeni dertler çıkaracak, gelin bu işten vazgeçelim” mi diyecek?*** 301’inci maddeyi Avrupa’ya şirin görünmek için değil, Türk halkı gerçek demokrasiye layık olduğu için değiştirebiliyorsak...AKP’nin kapatılmasını Avrupa’da şöyle böyle diye karnımızdan konuşarak değil, gerekçelerini açık açık söyleyerek ve gerçek kanıtlara dayanarak tartışabiliyorsak...AKP’nin kapatılmaması için zor duruma düşmek pahasına Batı’dan destek aramak; eğer bunu demokrasi açısından izah edebiliyorsak...Batı kompleksinden önemli ölçüde kurtulmuş oluruz, bu da bizim için önemli bir zihniyet devrimi olur ve ancak bu devrimle gelişmiş dünyanın içinde bize yer olabileceğine kendimizi gerçekten ikna edebiliriz.

Devamını Oku

Üç çocuk yapın sokağa salın

15 Nisan 2008

İşsizlik rakamları dün açıklandı. Türkiye’de işsizlik en yüksek düzeye çıktı, gençler arasında işsizlik olağanüstü arttı, gençlerin iş bulma umudu da iyice yok olmaya yüz tuttu.Başbakan herhalde bu rakamları görünce “en az üç çocuk yapın” sözünü hatırlamıştır.En az üç çocuğun bugünkü Türkiye’de anlamı çok açık. İlköğretim öncesi eğitim neredeyse sıfıra yakın. Üç çocuğu olan bir kadının çalışmayı aklına bile getirmesi mümkün değil. Evinde oturacak, herhangi bir toplumsal faaliyeti olamayacak, sadece çocuklarına bakıp, televizyonlardaki kadın programlarını izleyecektir.Bu gerçeğin ekonomik yüzü de işsizlik rakamlarındadır.Aslında Türkiye’de işsizlik yukarıdaki görüntü dolayısıyla çok daha yüksektir. “Ev kadını” kavramı gelişmiş ekonomilerde artık kaybolmuş bir kavramdır. Aynı şekilde “sokak çocuğu” kavramı da yoktur.*** Bu kavramlar bizimki gibi bir türlü gelişen ekonomiye geçemeyen ülkelere özgü kavramlar. İşsizlik istatistiklerinde, “iş aramayan” ev kadınları işsiz olarak görünmediği için, iş aramayan ve üç çocuk yapacağı günleri bekleyen genç kızlar işsiz olarak görünmediği için işsizlik daha çok bir “erkek” kavramı.Başbakan, dinsel kaynaklı duygularla “en az üç çocuk yapın” derken bunları aklına getirmemiş olabilir. Ama siyasi iktidarların en önde gelen görevlerinden biri, toplumun bütün bireylerinin düzgün bir hayata sahip olmasının ekonomik ve toplumsal koşullarını sağlamaktır.Eğitimsiz, biraz eğitim almış olsa bile iş bulma umudu sıfıra yakın, düzgün bir toplumsal hayat imkânına ulaşamayacağına inanmış milyonlarca genç insanın yaşadığı bir ülkede her türlü suçun tavana vurması kaçınılmazdır. İşte Türkiye’de gerçek budur.*** Bütün genç insanların düzgün eğitim almasını sağlamakla yükümlü olan siyasi iktidar, bütün genç insanların geleceğe olan umutlarını yaşatmakla yükümlü olan siyasi iktidar, bütün genç insanları işsiz bırakmamakla yükümlü olan siyasi iktidar sahipleri bunları unutup köy-kasaba filozofu edasıyla “en az üç çocuk yapın” diye ısrar ediyorsa kendi misyonuyla ilgili yanlış bilgilere sahip demektir.Milyonlarca genç insanın geleceğe ilişkin umutları her gün biraz daha sönerken tüm toplumun geleceğine ilişkin umutları yaşatmak da çok zordur.

Devamını Oku

“Ertesi gün” senaryoları

15 Nisan 2008

AKP’nin kapatılması ihtimalinin yüksek olduğunu düşünenler, iki farklı açıdan iki iyimser senaryo üzerinde duruyor.AKP’nin kapatılmasının “rejimi kurtarmak” için şart olduğunu düşünenler, daha önceki parti kapatmalarına bakarak umutlarını koruyor. Bunlara göre AKP’nin kapatılması bu kesimde bir “gerileme” yaratacak ve başka iktidar seçenekleri ortaya çıkaracak. AKP’nin yerine kurulacak yeni partinin bölünmesi ihtimalleri ya da çabaları da bu senaryoya dahildir.***Diğer iyimser senaryo ise, AKP’nin yerine kurulacak olan partinin önce yerel seçimlerde sonra da ilk genel seçimde çok daha yüksek oy oranına ulaşacağı yönünde.İkinci görüşte olanlar, daha önceki parti kapatmalarında, kısa bir duraksamanın ardından devam partisinin daha güçlü olarak geri döndüğü görüşüne dayanıyor.Bu, ciddiye alınması gereken bir görüştür. Necmettin Erbakan’ın 40 yıl boyunca süren gidiş-gelişleri bu senaryonun desteğidir.Erbakan Milli Nizam Partisi ile başladı; sonra Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ile ve şu anda da Saadet Partisi ile devam ediyor.Milli Selamet Partisi adı altında Erbakan, Bülent Ecevit’in desteğiyle “devlete” adımını attı, Refah Partisi adı altında da Tansu Çiller’in desteğiyle başbakan oldu.Bu 40 yıllık sürece bakarsak, askeri yönetimlerin ya da Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı partilerin, eğer gerçek bir toplumsal tabanları varsa, yeniden kolayca ortaya çıktıkları ortada.***Erbakan ilk kez, Demirel’in ilk başbakanlığı döneminde Odalar Birliği’ni ele geçirerek siyasi İslamın atak yapması için girişimde bulunduğunda fazla ciddiye alınmamıştı.O girişim, sonunda AKP’ye ve yüzde 50’ye yaklaşan bir oy oranına kadar ulaştı. Bu sürece baktığımızda karşılaştığımız ilk kesin sonuç, parti kapatmanın, aslında kapatmayı isteyenler açısından bir işe yaramadığıdır.Bu kez de “Yeni AKP” belki biraz soluk kaybedebilir, özellikle maddi sorunlar ve lider kadrosundaki eksilmeler dolayısıyla bir tökezleme yaşayabilir. Ama yok olmayacağı kesindir ve gücünü fazla zaman kaybetmeden toplaması da beklenmelidir.***“Ertesi gün” senaryolarını düşünürken “Önce AKP kapatılsın sonra bakarız” diyenler, asıl güçlü ihtimalin gerçekleşmesi durumunda ne yapacak, ne diyeceklerdir?Sandıkta olmadı, yüksek yargı kararıyla kapatma da bir işe yaramadı... Sonra?Ne yazık ki, AKP karşıtları yine kendi yanlışları üzerinde durmayacak ve demokrasi dışı mücadele yöntemlerini tekrar “özlemeye” başlayacaklardır.Bu film “ertesi gün” de bitmeyecektir, demokrasiyi sindirememiş bir yapıda tekrar tekrar oynamaya devam edecektir.

Devamını Oku

Göz çıkarıyorlar

13 Nisan 2008

AKP’nin Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi ile ilgili icraatı tam anlamıyla “kaş yaparken göz çıkarmak”tır.Göz çıkarıyorlar çünkü kaş yapmalarının asıl nedenini, son günlerin çok kullanılan deyimiyle “içselleştirmiş” değillerdir.Hükümetin sözcüleri, bu maddeyle ilgili düşünülen son değişikliği savunurken en çok “uluslararası arenada zarar görüyoruz”, “dünyaya ayıp oluyor” gibi gerekçelerden söz ediyor. Bu gerekçelerle davranmak bile yeterince ayıptır.AKP erkânı, 301’inci madde değişikliğini, Türkiye’de özgürlüklerin çağdaş düzeye gelmesi için yapmıyor, “dünyaya ayıp olmasın” diye yapıyor.Türban serbestliğini savunurken sürekli olarak “özgürlük, özgürlük” diye bağıranların konu 301’inci madde olunca o kelimeyi unutmalarını da türban konusu tekrar gündeme geldiğinde iyice hatırlamak gerekir.*** AKP kaş yaparken göz çıkarıyor, dedik. TCK’nın 301’inci maddesinde öngörülen değişiklik aslında tek bir yenilik getiriyor. Geri kalanı yine konuyu savcı ve yargıç takdirine bırakacak rötuşlardan ibaret.Gözün çıkarılması, Cumhurbaşkanı’nın izninin dava açılma aşamasına geldikten sonra istenmesidir. Önceki aşamanın hukuktaki adı, “kovuşturma” aşamasıdır; bu, yargı süreci işlemeye başladığında, dava açılmasından hemen önceki aşamadır.Hukuki bir konunun Cumhurbaşkanı’nın kabul ya da reddine bağlanmasının çağdaş hukuk anlayışıyla ilgisi yoktur; aksine, çağdaş hukuk anlayışının tümüyle tersinedir.*** Cumhurbaşkanı’nı halkın seçtiği döneme bakalım: Önüne 301’inci madde ihlalleriyle ilgili dosya gelen her yargıç Cumhurbaşkanı’na başvurup izin isteyecektir. Kovuşturma aşamasında, yani savcının iddianame hazırlayıp mahkemeye sunduğu aşamada “sanık”la ilgili durum “aleniyet” kazanmış olacaktır. Kamuoyu, kimin hakkında nasıl bir iddianame hazırlandığı öğrenecektir.Zanlı, kamuoyunun şu ya da bu nedenle sevmediği bir kişi olabilir. O zaman tekrar seçilmek için halkın oyuna mecbur olan Cumhurbaşkanı nasıl bir karar verecektir?Eğer “özgürlükçü” davranırsa rakibi, seçim sürecinde eline bir liste alıp meydanlara çıkacak ve “bakın bütün bu vatan hainlerinin yargıdan kurtulmasını sağladı” diye bağıracaktır.Biraz gerilere gidersek; bir önceki Cumhurbaşkanı Sezer, Orhan Pamuk’u Nobel ödülünden ötürü kutlayamamıştı bile. Önüne Pamuk’la ilgili dosya gelecek olsa ne yapacağı bellidir, yoksa kendisiyle tutarsız hale düşer.*** Özgürlükleri Türk halkı için istiyoruz, her alanda istiyoruz ve başkalarının özgürlüklerinin de güvence altına alınmasına dayanan çağdaş demokrasi adına istiyoruz. AKP’nin bu özgürlük anlayışına henüz pek yaklaşmadığı 301’inci madde olayında ortaya çıkıyor.

Devamını Oku