Aynı konu haftalardır bütün medyada tartışılıp duruyor. Aynı laflar yüzlerce kez tekrar ediliyor. Ama bu tartışmaların izlendiği de, daha hafif yayın politikası olan televizyon kanallarının bile siyasete ilgi duymalarından anlaşılıyor.Bütün bu laf kalabalığının içinde büyük bir eşitsizlik de giderek daha bariz hale geliyor. Eşitsizlik, AKP’ye yakın görüşleri savunanlar ile AKP karşıtı olanlar ve aslında bu partinin kapatılmasını isteyenler arasında.İsteyen “maalesef” desin, isteyen “neyse ki” desin; ama gerçek şu ki AKP’ye yakın görüşleri savunanlar açık ara önde.Tartışmaların taraflarına bakıldığında da bu eşitsizliğin kaçınılmaz olduğu da görülüyor. AKP’ye yakın duranlar tartışılan konuyla ilgili unsurlara hâkim, derslerini çalışmışlar. Buna karşılık AKP karşıtları, o unsurlara yalapşap bile hâkim değil, derslerini de çalışmadıkları için bağırarak “müşteri memnuniyeti” yaratmaya çalışıyorlar.Bu arada sorunlara “demokrasi” açısından bakmaya ve fikir geliştirmeye çalışanların sesleri de sert tartışmaların ardında ezilip gidiyor.***AKP’nin şiddetli karşıtları arasında, “cahil” demeyelim, çünkü biraz fazla ağır olur, “konuya hâkim olmayanlar” kendi “müşterileri” gözünde biraz daha değer kazanmak için, kulaktan dolma bilgilerle gerçekleri çarpıtmak zorunda kalıyor.Çarpıtma, Avrupa’daki parti kapatmaları konusunda en üst noktaya çıkıyor.* Son 50 yılda Almanya’da bir tek neo -Nazi partisi hakkında soruşturma açıldı ve parti faaliyetine devam ediyor.Bu partinin yabancı düşmanlığı, yabancılara karşı şiddet uygulama çağrıları dolayısıyla suçlandığını unutturmaya çalışmak gibi küçük oyunlar da var işin içinde.* İspanya’da bir tek Bask milliyetçisi ve terörle ilgilisi kanıtlanmış bir parti kapatıldı. Tekrar tekrar bunu söleyenler kendi müşterilerini memnun etmek için, bilseler dahi İspanya’daki diğer Bask milliyetçisi, Katalan milliyetçisi partilerin serbestçe faaliyet gösterdiklerini, sadece şiddetle ilişkisi kanıtlanmış olan bir tek partinin kapatılmış olduğunu söyleyemiyor.* İtalya’da bugün yapılacak olan seçimlere katılacak olan partilerin arasında neo-faşist parti de bulunuyor.Bu kadar açık gerçekleri, derslerini iyi çalışmadıkları için bilmeyenlerin veya bilseler de asıl dertleri kendi müşterilerini memnun etmek, bunları bilmeyenlerden “aferin” almak olduğu için söylemeyenlerin sürekli bileği bükülüyor.***Tartışmalardaki eşitsizliğe bakınca insanın aklına şu da gelmiyor değil doğrusu: Sanki AKP’nin bazı gizli güçleri harekete geçmiş ve karşılarına bu kifayetsiz, az bilgili şahısları kasıtlı olarak çıkartıyor. Böyle olsa ancak bu kadar olurdu.Bu eşitsizlikten AKP erkânının memnun olması kaçınılmaz ama AKP karşıtlarının da kendilerine bazı soruları sormaları şart.İşe ekranlardaki eşitsizliği sorgulamakla başlasınlar ve doğruları söyleyenlere kızmasınlar.
AKP’nin kapatılması durumunda ortaya çıkacak olan siyasi ve yönetim boşluğuyla ilgili olarak kimsenin bir önerisi yok. Bu konuda asıl fikir ve öneri sahibi olması gereken CHP Genel Başkanı da “önce AKP hayırlısıyla bir kapatılsın sonra bakarız” tavrı içinde.Siyasi kriz davanın açılmasıyla başladı.AKP üst yönetimi hemen “ülkenin yönetiminde sorun yok” havası verme yoluna gitti ama buna rağmen yönetim krizi de o andan itibaren başladı.Ankara’da iktidardaki siyasi partinin yolcu olduğu anlaşılır anlaşılmaz önce bürokrasi vitesi küçültür. Zaten gidecek olan ve bir daha gelmesi zor olacak siyasilerin talimatlarını yerine getirmekte aceleci davranmaz. Daha önce iktidar partisinin en sadık yandaşı gibi görünen bir kısım bürokrat da kendisine yeni bir bağlanma noktası aramaya başlar.AKP de “kapatılacağız” diye düşündüğü, partinin üst düzeyi “siyasi yasak gelecek, işin içinden nasıl çıkacağız” sıkıntısını yaşadığı için yönetim krizinin daha da artması kaçınılmazdır.***Bu krizlerin daha kolay atlatılması için kesin bir çözüm var: Halka gitmek, yani sandığı tekrar ortaya koymak.Demirel “Seçim bütün ufunetlerin (kötü kokuların) ilacıdır” derdi. Şu anda da dört bir yanımızda “ufunet” var.Bu kaosun içinden nasıl çıkılacağına dair fikri olması gerekenler de bir şey söylemiyorsa sandık ortaya konulsun, herkes eteğindeki taşları döksün ve halk kararını versin.***Halka gidilirken de herkes “Nasıl bir Türkiye” önerdiğini net olarak anlatsın.Ne kadar demokrasi istiyor, sadece kendisi için mi yoksa herkes için mi istiyor, dağdaki çoban için de mi istiyor, herkes bunları anlatsın.Ekonomide ne yapmayı düşünüyor, anlatsın. Avrupa Birliği yolunda devam edilsin mi edilmesin mi, fikrini söylesin. Tahran-Moskova hattında Türkiye’ye yeni bir yer arayanlar da fikirlerini açıkça söylesin.Yeni bir anayasa gerekir mi, gerekiyorsa nasıl bir anayasa olmalı, onu da anlatsın.Demokrasinin bizim halkımıza fazla geleceğini, dağdaki çobanın oy kullanmaması gerektiğini düşünenler de bunu açıkça söylesin.Yine Demirel’in dediği gibi herkes “karnından konuşmayı” bıraksın, artık karından konuşulacak alan da kalmadı.***Evet sandığı ortaya koyun, bakın bakalım halk bütün bu itiş kakıştan ne anlamış. Bunun için de gerçek bir siyasi cesaret gerekiyor; o da kimde ne kadar var, böylece görebiliriz.
Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso’nun Meclis’te yaptığı konuşma, Türkiye’nin anayola dönmesi dışında seçeneği olmadığını da anlattı.Avrupa’nın Başbakanı, öncelikle Türkiye’nin tam üyelik adaylığının bütün üye ülkelerin “seçilmiş” yöneticileri tarafından alınmış ortak bir karar olduğunu hatırlattı. Bu, AB’nin Türkiye’ye ilişkin “taahhütleri”nin geçerliliğini koruduğunu gösteriyor.Türkiye’ye Avrupa Birliği dışında başka seçeneklerin “dayatılma”ya çalışıldığı şu günlerde Avrupa Başbakanı’nın bir “irade tazelemesi”ne gitmesi tabii ki çok önemlidir.Barroso, Meclis konuşması öncesinde CHP’nin yaptığı provokasyona düşmedi. Bunun da “ucuz politika”larla kompleks kusanlara bir ders olmasını umut ederiz.***Avrupa Birliği’nin ortak hukuk sisteminde parti kapatma rejiminin bizdeki gibi “bol kepçe” olmadığını gözlerden kaçırmak isteyenler dönüp dolaşıp 2001 yılında Almanya’da neo-Nazi partiye açılmış davayı gündeme getiriyor. Bu davanın açıldığı parti neo-Nazi partisidir ve kovuşturulan suçlar “ırkçılık”, “yabancılara karşı şiddet çağrısı” gibi “insanlık” suçlarıdır. Buna rağmen Alman Anayasa Mahkemesi, içine devletin ajan provokatörlerinin sızmış oluşuna bakarak partiyi kapatmamıştır.Bu davayı ikide bir gündeme getiren hukukçu ya da gayri hukukçuların açıklaması gereken, bütün o yıllar boyunca Almanya’da tek bir parti için kapatma davası açılmış ve o da parti lehine sonuçlanmış olmasına karşın Türkiye’de tam 26 siyasi partinin kapatılmış olmasıdır. (Bazıları mevzuata ilişkin nedenler ve faaliyette olmayışları nedeniyle kapatılmıştır.) Ayrıca halen AKP dışında iki siyasi parti hakkındaki kapatma davaları da devam ediyor. Bunlar da kapatma ile sonuçlanırsa Türkiye’de 40 yılda 29 parti kapatılmış, aynı sürede Almanya’da sadece bir kapatma davası açılmış olacaktır.Aradaki bu devasa farkı görmemek için ya aşırı art niyetli olmak ya da demokrasinin ne olduğu hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmamak gerekir.***AKP’nin siyasi görüşlerine, uygulamalarına eleştiri getirmek, bu partinin laiklikle ilgili “gevşetme” girişimlerine tepki göstermekle “bol kepçe parti kapatılmaya devam edilsin” demek arasında önemli farklar vardır.Avrupa Birliği Başbakanı Türkiye için bir demokrasi haritası çizdi. Bu harita halen Avrupa Birliği üyesi 26 ülke için çizilmiş haritalardan farksızdır. Tercih, bu harita ile 26 parti kapatan bir yarım demokrasi arasında olacaktır. Biri ucunda ne olduğunu herkesin bilebildiği ana yoldur, diğeri ucunda neler olduğu bilinmeyen bir yan yol.
Dışardan kim ne laf ederse etsin, geleneksel kompleksimiz hortlar. “Bizi tehdit ediyorlar”... “Bize düşmanlık ediyorlar”... “Zaten herkes bize düşman”... “Kimse bizi sevmiyor”...Dünyadan hâlâ uzak durduğumuz için bir türlü gideremediğimiz bu kompleksimiz yine ortaya çıktı.Avrupa Birliği sözcülerinin Türkiye’de demokrasinin hâlâ yerleşmemiş olmasına ilişkin eleştirileri üzerine yine birileri “tehdit ediyorlar” diye ayaklandı. Ayaklananların başında eskiden sosyal demokrat ve solcu olan ama bir süredir kurtuluşu faşizan çıkışlarda arayan çevre geliyor.***Türkiye AB üyesi olmayı kendisi istedi. Üyeliğin şartlarını bilerek istedi. Sırf üyelik sürecinin bile ülkenin demokrasi ve hukuk devleti yolundaki, özgürlüklerin gelişmesi yolundaki çabalara destek olacağını düşünerek istedi.“Tehdit ediyorlar” diye bağıranlar ise Türkiye’nin AB üyeliği bir yana, gelişmiş ülkelerin standartlarına sahip olmasını istemeyenler, demokrasiden korkanlardır.Türkiye’nin Avrupa demokrasilerinin hukuki, siyasi ve ekonomik düzeyine sahip olmasını isteyip istememek bugünün esas sorusu oldu.***Avrupa’da bize eleştiri yöneltenler, zaman zaman bize yabancı gelen bir üslup kullansalar da aslında “Türk dostu” olanlardır.“Türk dostu” nitelemesini de geleneksel kompleksimiz nedeniyle pek severiz. Ama kimin dost kimin düşman olduğunu tespit etme yeteneğimiz de bir hayli zayıf.Şu anda Avrupa Birliği’nden gelen eleştiriler, uyarılar yerindedir.Türkiye’de demokrasi üzerinde hâlâ bir 301’inci madde ayıbı vardır. Türkiye’de hâlâ partiler kapatılıyor. Bazı anlı şanlı hukukçular tersini söylese de Avrupa’da 50’li yıllardan bu yana parti kapatmada sadece “şiddet” unsuru göz önüne alınıyor ve geçen yarım yüzyılda kapatılan parti sayısı bir elin parmaklarına ulaşmıyor.“Tehdit ediliyoruz” diye bağıranlar aslında Türkiye’nin AB üyeliğine ya da standartlarına ulaşmasını istemeyenler. Ama bunu açıkça söyleyecek cesaretleri yok, o yüzden böyle bağırış çağrışlarla kafa karıştırmaya uğraşıyorlar.Siyasi ve insani cesaretleri olsa çıkar açıkça AB üyeliğinin ve AB standartlarının Türk halkı için “fazla” olduğunu ve bu hayallerden vazgeçilmesi gerektiğini söylerler. Ama içinde bulundukları derin kompleks bunu yapmalarına da izin vermiyor.Avrupa Birliği Türkiye’yi tehdit etmiyor, Türkiye’deki demokrasi standartlarının hâlâ çok geri olduğunu anlatmaya çalışıyor.*****Özgürlüklerin düşmanı CHP AKP iki yıl sonra harekete geçti ve TCK 301’inci maddede, biraz da yasak savma kabilinden bir değişiklik yapmaya girişti. Bu değişiklikle getirilen “Cumhurbaşkanı onayı”nın tamamen hukuka siyaset karıştırılması olacağı günlerdir anlatılıyor. Halk tarafından seçilecek bir cumhurbaşkanının sokağın hoşuna gidecek kararlar alması tehlikesine de dikkat çekiliyor.Ama CHP bunları söylemek, özgürlüklerin peşine düşmek yerine, özgürlük düşmanlığına devam ediyor.CHP, kendisine model olarak radikal milliyetçiliği aldığından beri bir arpa boyu yol gidemedi, göstermelik “laikçiliği”nin de durumu idare etmekten öteye geçmediğini, aslında iktidar olmak istemediğini söyleyip duruyor.Bu CHP’nin en temel özgürlüklerin karşısına çıkmasını hâlâ solculuk, demokratlık, laiklik zannedenler de artık gerçeği görmeye başladı. Ama CHP, asılları varken taklit bir “faşizan” üslupla hayatta kalmaya çalışıyor. Ondan sonra da “muhalefet yok” diyenlere kızıyorlar. Evet, demokrasiden yana ve sosyal demokrat bir muhalefet yok. AKP’den de daha geride anti-demokratik, kompleksli bir muhalefet var ve bu muhalefetin iktidar olma şansı yok.
CHP Genel Başkanı’nın son konuşmaları, AKP’nin kapatılmasının gerektiği üzerine kurulu. Baykal’a göre AKP suç işlemiştir ve kapatılması gerekir.Bu düşünce, ülkenin yönetiminde sorumluluğu olmayan bir kişi tarafından bile bu kadar şiddetle öne sürüldüğünde siyasi bir niyetin tekrarıdır.Aynı zamanda da yargıya müdahaledir. Baykal ana muhalefet partisi lideridir, bu konumu da ona başka sorumluluklar yüklüyor.AKP’nin kapatılması durumunda ortaya çıkacak olan siyasi boşluğun ve yönetim boşluğunun nasıl kapatılacağına ilişkin Baykal’ın bir planı olması gerekir.CHP Genel Başkanı, son krizin başından itibaren böyle bir planın, en azından ana hatlarını ortaya koyacak bir şey söylemedi.Şu ana kadar söylediği, AKP’nin kapatılması durumunda ülkenin karşı karşıya kalacağı sorunların önemli olmadığı, önceliğin AKP’nin yargı önünde hesap vermesinde olduğu şeklinde.***AKP’nin kapatılması durumunda, yeni bir partinin kurulması, eski AKP’lilerin bir kısmının bu partiye geçmesi, belki de bazılarının yeni bir parti faaliyetine katılması durumunda ortaya çıkacak boşluğun süresi birkaç aydan fazla olacaktır. Yeni bir parti kurulacak, Cumhurbaşkanı bu partinin genel başkanına hükümet kurma görevi verecektir. O zamana kadar da ülkede bir hükümet olması gerekir.Baykal’ın kendi başbakanlığında bir “milli mutabakat” hükümeti kurulmasını öngördüğü düşünülebilir.Aslında bu hükümet bir “milli mutabakat” hükümetinden çok eski AKP’liler ile CHP ve MHP’nin koalisyonu olacaktır. Eski AKP’liler de yeni parti kurulana kadar böyle bir oluşumun içine girebilir, sonra da bu hükümeti düşürüp kendi hükümetlerini kurabilirler.Bütün bu ihtimaller siyasi krizin sürmesi anlamına gelir. Bu koşullarda “ara dönem hükümeti”nin bile gerçek anlamda ülkeyi yönetmesi zor olacaktır.Ve Baykal bu kez bütün bunların sorumluluğunu taşımak istemeyecektir.***Baykal 1995-1999 arasındaki uzun siyasi kriz döneminde de hükümetlerin bozulması ve yönetim boşluğu olması doğrultusunda bir politika izlemiş, gerekçesini de önceliğin “siyasi temizlikte” olması gerektiği şeklinde göstermişti.Türk halkı bu krizden en fazla sorumlu gördüğü DYP’ye sandıkta fatura keserken Baykal’ı da unutmadı ve oy oranı yüzde 10’un altına düşen CHP Meclis dışında kaldı.Baykal’ın o dönemi yeniden yaşamak istememesi doğaldır. Aslında Baykal’ın en fazla işine gelecek olan, AKP’nin anayasa değişikliğine gitmesi, böylece kapanmaktan kurtulmasıdır. Çünkü bu durumda Baykal herhangi bir sorumluluk almamış olacak, yönetim boşluğu nedeniyle suçlanmayacak, ama AKP’yi hukukun temel ilkelerini çiğnemekle suçlayarak durumu idare edecektir. Baykal böylece 2011 seçimine kadar Meclis’te kalır, “sonrası Allah Kerim” diyerek durumu idare etmeye devam eder, herhangi bir sorumluluk almaz ama en sert konuşmaları yapmaya devam eder. Baykal’ın gerçek planı bu kadar basittir.
Bu oyun bundan önce iki kez daha oynandı ve Türkiye ikisinde de kurulan tuzağa düştü. 1971 öncesinde “öğrenci çatışmaları” yaşanması sağlandı ve 12 Mart’ta askeri müdahale oldu.1980 öncesinde sahnelenen oyun tam bir kıyıma dönüştü ama Türkiye tuzağı göremedi. Ardından 12 Eylül 1980 askeri darbesi yaşandı.Sahnelenen bu oyunlarda aynı “malum şahıslar” vardı. Aynı siyasi parti ve partiler vardı.Üniversitedeki çatışmalara silahlar, bombalar sokulmuş, büyük katliamlar gerçekleştirilmiş, yaratılan nefret ortamı yüzünden neredeyse mantıklı düşünebilen hiç kimse kalmamıştı.***Antalya’da meydana gelen son olayların görüntüleri, öne çıkan kişiler, oyunun yine aynı şekilde kurulduğunu gösteriyor.Çatışmalar üniversitelerde yayılacak, sonra başka “alanlara” geçilecek.O başka alan da Türk-Kürt çatışmasıdır. Bugünkü oyunun kurgusu budur.Radikal milliyetçilerin kullandıkları üslup, gerek içerde “Kürt sorunu” denildiğinde, gerekse Kuzey Irak’ta askeri harekât gündeme geldiğinde hep aynı yöne odaklanıyor.1971 öncesinde solcu öğrencilerin üzerine milliyetçiler sürülmüştü. 1980 öncesinde ise Malatya, Sivas, Maraş olaylarında olduğu gibi, çatışmaların bir boyutunu Alevi-Sünni çelişkisi oluşturmuştu.Bu defa da bir kez kıvılcım çakıldı mı gideceği yön önceden ilan edilmiş oldu.O yön, Türk-Kürt çatışmasının şartlarının hazırlanmasıdır.***Türkiye daha önce iki kez düştüğü tuzağa üçüncü kez düşebilir mi?Bu soruya “hayır” demek ne yazık ki zor. Çünkü şu anda yine aklın yerini duygular, sağduyunun yerini öfke ve nefret almış durumda. Bu sarmala bir kez girildiği zaman içinden çıkılması çok zor olur. Bundan önceki tuzaklarda akıl ve sağduyu ile hareket etmeye çalışanların sesleri bile duyulmamıştı.Sağa sola molotof kokteyli, el bombaları atan çocuklar ortaya çıkmış, üniversitede silah sesleri duyulmaya başlamışsa, oyunu sahneye koyanların düğmeye bastıklarını görmemek için kör olmak gerekir.Malum oyun, malum şahıslarla bir kez daha başlatıldı. Eğer Türk toplumu bu kez de aynı tuzağa düşerse Tayyip Bey’in de Deniz Bey’in de Devlet Bey’in de sorumluluğu farklı olmayacaktır.Üçü de Türkiye’yi bu tuzağa üçüncü kez çeken oyuna gelmiş, oyunu bozamamış şahıslar olarak tarihe geçeceklerdir.
İki taraf da kendi pozisyonunu güçlendirmek için “korkutma” siyasetleri izliyor.AKP’nin korkutma siyasetinin teması şu:“Eğer bizim uygulamalarımızı laiklik açısından eleştirirsen demokrasi düşmanı olursun.” AKP karşıtlarının korkutma teması da şu:“Eğer demokrasi konusunda fazla hassasiyet gösterirsen AKP’ye destek olursun.” İki tarafın merkezleri de korkutma politikalarını aynı şekilde sürdürüyor.Bu politikaların iki tarafa da faydası, saflarını daha da katılaştırmak, farklı düşüncelerle “kafalarının karışmasını” önlemektir.Böylece ortada kalanlar; AKP’nin uygulamalarını eleştirenler de, her sorunun çözümünün demokrasi içinde aranması gerektiğini söyleyenler de susmaya zorlanıyor.***AKP’nin kendi içinden bir cumhurbaşkanı istemesi yasal ve meşru mudur? Bu sorunun cevabı tabii ki “evet”tir. Ama bunun başka sıkıntılara doğru açılımlar getireceğini söylemek de demokrasi karşıtı bir tavır değildir; tam tersine, demokrasinin ruhunu oluşturan “uzlaşma” kavramının vurgulanmasıdır.AKP’nin iktidarda bulunmasının Türkiye’nin geleceği açısından bazı tehlikelere yol açacağını düşünmek ve söylemek hem yasaldır hem meşrudur. Ama bunun demokratik kuralların zorlanmasıyla önlenmesini istemek demokrasiyi ciddi şekilde geriye göterecek ve yeni tehlikeler yaratacak bir tavırdır.***AKP ile mücadele edenlerin yaptıkları yanlışlar birçok kesimi “AKP’yi eleştirmek demokrasiye zarar verir” gibi bir yanlışa götürdü. Bunun tam karşısındaki yanlış da “AKP’nin gitmesi demokrasiden daha önemli” tavrıdır.Türk toplumu bu iki yanlış arasında sıkıştırılmaya çalışılıyor. Bu konuda iki taraf, aynı taktikleri, farklı kelimelerle olsa da aynı temaları kullanıyor.Toplumun içinde farklı görüşler olacak, bu görüşler bazen en sert şekilde tartışılacaktır. Ama toplumdaki her karşı görüş sahibi “vatan haini” gibi görülerek düşmanca tavırlar almaya zorlandığında da bir arada yaşamak güçleşir.AKP’nin laiklikle ilgili yeni tanımlar ve ucu görünmeyen uygulamalar getirmesinin yarattığı tehlikelerle AKP’yi iktidardan indirmek için “her yolun mübah olduğu”nu savunmanın getireceği tehlikeler sonuçta birbirinden farksızdır. Türk toplumu ne yazık ki bu iki yanlış arasında sıkıştırıldı.
Köyün birini sel basmıştı. Evleri, ahırları, ağılları basan su hızla yükseliyordu. Köyün sakinleri bütün imkânlarını seferber etmiş canlarını ve mallarını kurtarmak için oradan oraya koşuşturuyorlardı.Birden köylülerden birinin aklına caminin imamı geldi. Camiye koştu.İmam caminin orta yerinde öylece duruyordu.Köylü, “haydi imam efendi sen de bizimle gel de vakit varken kaçalım buradan” dedi.İmam yerinden bile kımıldamadı.“Ben bugüne kadar Tanrı’ya bütün varlığımla hizmet ettim, o beni kurtarır, siz kendi başınızın çaresine bakın” diye köylüye cevap verdi.Çok geçmemişti ki hızla yükselen su camiyi de bastı, imam zorunlu olarak minareye çıktı. Birkaç köylü bulabildikleri tahtalarla alelacele bir sal yapmış, oradan geçiyordu, aralarından biri imamın minarede olduğunu fark etti. Yaklaşıp, “imam efendi haydi sen de bizimle gel” diye seslendiler.Minarede dikilmiş duran imam yine hiç istifini bozmadı:“Siz kendinizi kurtarın, beni Tanrım kurtarır” dedi.Köyü basan su artık iyiden iyiye yükselmiş minarenin şerefesine doğru yaklaşmaya başlamıştı. İmam hiç hareket etmeden öylece bekliyordu.Bu arada köye şehirden de yardım geldi.Bir kurtarma helikopteri camiye yaklaştı. Minarenin şerefesine doğru ip merdiven sarkıtıldı.Helikopterdekiler imama “haydi yakala şu merdiveni, seni yukarı çekeceğiz” diye işaretler ediyor, sesleniyorlardı.Fakat imam bütün bu ısrarlara karşı yine olduğu yerden hiç kımıldamadı. “Tanrım beni kurtarır” deyip başını başka tarafa çevirdi.Yükselen su kısa süre minareyi de tamamen örttü, imam boğuldu.Cennetin kapısına geldiğinde, imam Tanrı ile görüşmek istediğini söyledi. Melekler onu Tanrı’nın yanına götürdüler.“Tanrım” dedi imam, “Ben hep senin iyi bir kulun oldum. Senin yolundan hiç ayrılmadım. Ama sen beni selde kurtarmadın, boğulmaya bıraktın. Neden?..” “Olur mu” dedi Tanrı; “ben seni kurtarmak için çok uğraştım. Önce sana bir köylünü gönderdim, sonra yine salla birlikte başka köylüleri gönderdim, en sonunda da helikopter gönderdim.Ama her defasında da sen kurtarılmayı istemedin! Kendisini kurtarmayı istemeyen birisi için ben daha fazla bir şey yapamam ki!..”