Taksim davası

30 Nisan 2008

Otuz bir yıl önce Türk toplumu en büyük travmalarından birini, 1 Mayıs günü yaşadı. Taksim’de sendikaların ve çeşitli sol örgütlerin katıldığı gösteri, bayramdan katliama dönüştü.On binlerce kişi güle oynaya yürürken birden silahlar patladı, insanlar kaçıştı; ardından başka silahlar patladı ve Taksim kana bulandı.İlk ateş edenlerin kim olduğuna ilişkin iddialar var. Ama ilk silahı kim ateşlediyse, meydanda provokasyona çok kolay gelen bazı sol grupların bulunduğunu ve bunların da kargaşaya katkıda bulunacağını biliyordu.Üst üste yığılmış cesetlerin fotoğrafları dünyanın her ülkesinde yayınlandı. Yirminci Yüzyıl’ın tanık olduğu en kanlı 1 Mayıs’lardan birinin Türkiye’de, Taksim alanında yaşandığını herkes öğrendi.1 Mayıs geleneğine en kuvvetli şekilde sahip çıkan sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin kutlama için Taksim alanında ısrar etmelerinin nedeni o kanlı günün hafızalardan silinmemiş olması, buna karşılık topluma yaşattığı travmayı giderme niyetidir.***Travma henüz atlatılamadı ama o 1 Mayıs günü çocuk olanlar yaşını başını aldı, o gün doğmuş olanlar otuz yaşını geçti. Toplumun yarısından fazlası için 1977’nin 1 Mayıs’ı bir anlam ifade etmiyor, büyük çoğunluk için ise çok uzakta kalmış silik bir kanlı görüntüden ibaret.Son yıllarda her 1 Mayıs öncesi yaşanan tartışma bu yıl da yaşandı, sendikalar kutlamayı Taksim’de yapmak istiyor, yetkililer ise yine bu alanı kutlamalara kapatıyor.Daha önce de yasağa rağmen defalarca insanlar Taksim’e yürüdü; coplar çalıştı, kan döküldü.Bu yıl da yetkililerin yineledikleri “silahlı provokasyon olacağına dair ihbar aldık” gerekçesi inandırıcı olmadı. Eğer yetkililerin 1 Mayıs gösterilerinde tekrar kanlı bir senaryo uygulanacağına ilişkin kanaati güçlüyse bu gösterilerin tümünün yasaklanması gerekir. Kışkırtma yapacak olanlar açısından Taksim ya da başka bir alan olmuş, fark etmez.***AKP Türk toplumunu genel olarak 1 Mayıs “travması”ndan kurtarma yolunda tam önemli bir adım atıyordu ki, yine işi tamamlayamadı. Dünyada yaklaşık 150 ülkede “emek bayramı”olarak kabul edilmiş olan 1 Mayıs resmi tatil günüdür. Bunun anlamı, toplumun emeğe saygısının gösterilmesidir.AKP 1 Mayıs’ı emek bayramı ilan etti ama tatil ilan edemedi.1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasıyla, kutlamanın olaysız, copsuz, kavgasız geçmesiyle ve sonra da artık her yıl böyle yaşanmasıyla, Türk toplumu ciddi travmalarından birini atlatmış olacaktır.Taksim’in açılması, 1 Mayıs günün Türk toplumu için bir korku günü, kötü anıların canlandığı bir gün olmaktan çıkmasına ve korkuların giderilmesine ciddi yararlar sağlayacaktır.

Devamını Oku

Kıyım Provası

29 Nisan 2008

Adapazarı’nda önceki gece yaşananın adı “kıyım provası”dır.Bir salonda DTP gecesinde toplanan kadınlı çocuklu 600-700 kişi, 500 kişi tarafından kuşatıldı. Salonda kalp krizi geçiren bir kişi zamanında hastaneye götürülemediği için öldü. Rahatsızlanan başka kişileri taşıyan ambulansların yolları yine kuşatmacı topluluk tarafından kesildi.Bu görüntünün benzerleri 1980 öncesinde çok görüldü.Daha sonra Sivas’ta Madımak katliamı yaşandı. Aynı görüntü bu kez de Adapazarı’na taşındı.*** Hem PKK tarafında hem de Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştırmak isteyen tarafta bu kıyım provalarının gerçek kıyımlara dönüşmesini isteyenler vardır.Böyle birkaç prova sonrasında bir kıyım olduğu anda Kürt kökenli vatandaşların demokrasiden umudunu kesmesi ve PKK’ya yanaşması kaçınılmaz olacak, diğer tarafta ise sokak milliyetçiliğinin kabarttığı öfkenin durdurulması çok zor olacaktır.Böyle bir olay başladığı anda ülkenin en üst yetkilileri hemen bütün ilgisini oraya, o olaya yöneltir, gerilimin giderilmesi ve kıyım provası düzenleyenlerin hesap vermesi sağlanır.Adapazarı’nda öyle olmadı. Kuşatmacılar, bir insanın ölümüne neden olmalarına rağmen herhangi bir kovuşturmaya uğramadı. Önceki gecenin görüntüleri Madımak kıyımını hatırlatan türdendi. Kalabalık 5 saat yerinde kaldı, ilin üst düzey görevlileri de durumu izledi.*** Böyle bir kıyım girişiminin kendiliğinden olabileceğini düşünmek saflıktır. Sivas’ta olduğu gibi, böyle kalabalıklar ancak “örgütlü” olarak toplanır, “örgütler” tarafından saldırıya hazırlanır. 500 kişi belli bir noktaya gece saatinde kendi kendine gitmez, “birileri” öfkeyi kabartacak söylentileri yayar, insanları yönlendirir.Bu olayla ilgili olarak emniyet ve yargı güçleri hemen harekete geçmezse olacak olan, bu provanın başka yerlerde de tekrarlanmasıdır. Eğer emniyet ve yargı bu olayın üzerine gitmezse, önceki geceyi örgütleyen “birileri” bundan cesaret alır.*** AKP hükümetinin bu olayın ciddiyetini kavramamış olması dikkat çekicidir. Ülkeyi kan gölüne çevirmek, bu yolla da ya bölmek ya da bölünme ihtimalini yok etmek amacını taşıyan “birileri” sindirilmediği sürece de yeni “Ergenekon”lar, çok daha güçlü olarak meydana çıkacak, diğer yanda da PKK kendisi için en elverişli ortama ulaşmış olacaktır.*** Türk-Kürt savaşı provalarına izin verilmesi her bir siyasi için çok büyük aymazlıktır. Adapazarı olayının ciddiyetinin görülmemiş olması da Ankara’da bu aymazlık ihtimalinin güçlü olduğunun açık bir işaretidir.

Devamını Oku

Küçük olsun onun olsun

27 Nisan 2008

Siyasi parti liderlerinin kurultay konuşmalarının önemi, partilerinin ana politika hedeflerini içermesinden, toplumun bütününe geleceğe ilişkin mesajlar vermesinden gelir.CHP’nin dün başlayan kurultayında Deniz Baykal saatlerce konuştu. Her konuya değindi ama sıra kendi karşısına aday adayı olarak çıkma cesaretini gösterenlere gelince köpürdü.Baykal ekonomiden de söz etti, Kürtlerden de söz etti, Alevilerden de söz etti, İslam’dan da söz etti; hatta konuşmasının belki de en uzun bölümleri İslamiyetle ilgili kısımlardı.***Baykal’ın uzun siyasi deneyiminin sağladığı güzel konuşmanın içinde bir de ne olduğu anlaşılmaz bir Batı düşmanlığı vardı. Avrupa Birliği’ne de kızdığı anlaşılıyordu, ama nedeni ve iktidar olursa bu konuda ne yapmayı düşündüğü anlaşılmıyordu.Değindiği her konuda şikâyetlerde bulundu, ama birinde bile tek bir çözüm önerisi getirmedi.Kendisini sosyal demokrat sayan bir partinin genel başkanının toplumun ana sorunlarıyla ilgili net öneriler getirmesini bekleyenler de böylece yanılmış oldu.***Konuşmanın sonunda yönetimini eleştirenlere ve aday adayı olanlara kızarken söylediği şuydu: “CHP benim partimdir, beğenmeyen gider kendi partisini kurar...” Baykal için bir sosyal demokrat partiyi yönetmek bu kadar basittir. Seçim yenilgilerinin nedenleri araştırılmaz, yeni öneriler geliştirilmez, partide değişim isteyenler seslerini çıkaramaz, aday dahi olamazlar. Ve Baykal’ın AKP’yi eleştirirken söylediği “okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” sözü bu kez kendisi için söz konusu olur.Tartışılamayan, eleştirilemeyen, genel başkanın karşısında aday dahi olunamayan bir partiyi Baykal değil herkes çok güzel idare eder.***Atatürk’ün kurduğu CHP için “ben kurdum ve yüzde 20’nin üzerinde bir oy oranına getirdim” diyen bir genel başkan ile partinin geleceği de belirlenmiş oluyor.CHP küçük olacaktır, küçük kalacaktır, seçim başarısıyla iktidar olmak için uğraşmayacak, bunun üzerine kafa yormayacaktır. Tartışanlar, soru soranlar kovulacaktır ama CHP Deniz Baykal’ın kalacaktır.***Bundan sonraki kurultay için de kimse umutlanmasın, çünkü Baykal yine parti örgütünü ve delege yapısını istediği gibi kuracak ve yine seçilecektir. Böylece de AKP ya da yerine gelecek partinin gelecek seçimlerdeki başarısı daha da garanti olacaktır.

Devamını Oku

CHP ve DSP

26 Nisan 2008

Bugün Deniz Baykal bir kez daha CHP genel başkanlığına seçilecek. Örgütten gelen tepkiler üzerine yakın kadrosunda ne ölçüde değişiklik yapacağı da yarın belli olacak.CHP’nin yarattığı düş kırıklıkları ve Baykal yönetimine ilişkin tepkilerin bir sonucu da DSP’de canlanma belirtileri görülmesi oldu.DSP yöneticileri sürekli dolaşıyor, her imkânı kullanarak konuşuyor ve AKP’ye bir “sol” muhalefet oluşturmaya çalışıyor.***Bülent Ecevit hakkında toplumdan gelen bütün olumlu duygulara rağmen DSP, 2002 seçimlerinde 2001-2002 krizlerinin faturasını ödeyen partilerden biri olmuştu.2007 seçimlerine DSP tek başına girmedi, DSP’nin adayları CHP listelerinde yer aldı. O dönemde AKP karşıtı kamuoyu bu iki partinin birleşip bir iktidar alternatifi oluşturacağı konusunda umutlanmıştı. Ama öyle olmadı, sadece bir seçim ittifakı oldu.***2007 seçimindeki CHP-DSP ittifakının sonuçlarından biri de Deniz Baykal’ın “CHP’nin oylarının düşmediğini” iddia etme imkânını bulmasıydı. Baykal DSP’yi Meclis’e taşımıştı, ama bu sayede de gündeme gelecek “yine CHP oylarını düşürdün” baskısının kurtulmuştu.CHP’nin son durumu dolayısıyla DSP’de başlayan hareketlenmenin ilk sonucu, yerel seçimlere tek başına katılma kararı oldu. Bu karar sonradan değişmezse DSP bütün ülkede, örgütü olmayan ilçelerde bile merkezden atama yoluyla aday gösterecek ve gücünü sınayacak.Hatta DSP Genel Sekreteri Masum Türker, erken seçim olur ve iki seçim bir arada yapılırsa DSP’nin yine seçime tek başına girme kararında olduğunu söylüyor. Bu karar sonucu DSP büyük olasılıkla Meclis dışında kalacaktır, ama buna karşılık kendi gerçek halk desteğini görecek ve CHP’nin gerçek oy oranını gösterecektir.***DSP, Ecevitler’in “zayıf mirasçısı” durumundadır. Bu partiye Ecevit sonrasında yok olma sürecindeki bir parti gözüyle bakılıyordu. Ama CHP’de bir türlü değişim yaşanamaması DSP’lilerin yakın geleceğe ilişkin umutlarının en büyük dayanağı olsa gerek.CHP kurultayının bugünkü bölümünde Deniz Baykal “ebedi genel başkanlık” durumunu delegelere bir kez daha onaylatacak. Heyecansız, iktidar umudu vermeyen bu kurultay üzerine herhalde DSP’liler biraz daha hareketlenecektir.

Devamını Oku

Allah aşkına bırak!

24 Nisan 2008

Deniz Baykal sayesinde Türkiye’de bir ilk gerçekleşti. Daha önce de siyasi içerikli ilanlar verilmiştir ama ilk kez dün, bir siyasi partinin genel başkanına “bırak” diyen bir ilan yayınlandı.* “Yenilen ordunun komutanı bırakır, sen de bırak* Zarar eden şirket genel müdürü bırakır, sen de bırak*Seçim kazanamayan lider bırakır, sen de bırak” diye başlayan ilan şöyle bitiyor:“Kendin bırak!Onurunla bırak!Allah aşkına bırak!” Böylece ilk kez bir siyasi parti genel başkanına “ne olur bırak” diye yalvarılmış oldu.***Hafta sonunda CHP’nin kurultayı var. Bu kurultayda seçim kazanamamış, seçim kazanma umudu bile vermemiş, hatta CHP’yi yüzde 10 barajın altına düşürüp tarihinde ilk kez Meclis dışında bırakmış bir genel başkan tekrar aday olacak ve kazanacak.Kazanacak çünkü beş yıl önce bir tüzük değişikliği yapılarak, birinci görevi özgürlükleri, demokrasiyi savunmak olan bir siyasi parti, en anti-demokratik kuralları getirerek mevcut genel başkanın değişmesini neredeyse imkânsız hale getirdi.Deniz Baykal’ın son günlerde yürüttüğü sert muhalefet çizgisinin, el sıkmamak, yemek davetine gitmemek gibi tavırlarının AKP hükümetini siyasi olarak sıkıştırma ve sandıkta devirmeye kadar giden bir stratejinin ürünü olduğunu zannedenler büyük yanılgı içindedir.Baykal bu gösterişi yüksek muhalefet tarzını sadece parti içinde gücünü pekiştirmek ve seçenek olmadığı için CHP’ye oy verecek olan yüzde 12’lik bir oy potansiyelini sağlamlaştırmak için yapmaktadır.***İktidarı hedeflemeyen bir sosyal demokrat partinin, üstelik radikal milliyetçi ve anti-demokratik siyasetlerle oy peşine düşmüş bir siyasi partinin genel başkanı, kendisine “ebedi lider”lik imkânını veren bir tüzük sayesinde koltuğunu koruyacaktır.CHP’nin bugünkü politikalarının, çalışma tarzının, örgütün çalışma şeklinin sol ile, sosyal demokrasi ile, ülkede demokrasinin savunulması ile ilişkisi kalmamıştır.Yine de bir kesim, başka seçenek olmaması dolayısıyla yenilenmiş bir CHP’nin, tekrar sola, sosyal demokrat politikalara dönmüş bir CHP’nin iktidara yürüyebileceğine inanıyor. Çok çalışma isteyen, çok emek isteyen, çok ufuk isteyen bu çabayı yürütmeye aday olanlar da var. Ama her türlü iyi niyetin karşısında Çin seddi gibi duran bir genel başkan da var ve onun demokrasinin ilkelerine uygun davranmak gibi bir niyeti yok.Yarın Deniz Baykal’a, öbür gün onun tayin ettiği parti yöneticilerine oy verecek olanlar da CHP’nin tekrar sol siyasetlere dönmesinden, sosyal demokrat parti olmasından ve iktidara yürümesinden vazgeçmiş olanlardır.

Devamını Oku

Sabah’ın satışı

23 Nisan 2008

Siyasi iktidarların vazgeçilmez bir merakı vardır: Kendilerine sıkı sıkıya bağlı medya gücü yaratmak. Türkiye’nin siyasi tarihi bu açıdan çok zengindir.Tek parti döneminde tabii ki bütün gazeteler iktidar partisi CHP’ye bağlıydı. Çok partili döneme geçildi, Demokrat Parti o zamanın deyimiyle “besleme basın” olarak nitelenen bir medya gücü yarattı. 1960’larda Demirel döneminde iki gazete iktidar tarafından desteklendi. Bunlardan biri büyük gazete oldu, ama şu anda sadece ismi var.Turgut Özal da basınla bir küs, bir barışık oldu ve o da kendisini fazla eleştiren medyayı değiştirme ve kendisine yakın bir grup kurma çabasına girişti, ama büyük sermaye desteğiyle işe girişen o medya grubundan bugün eser yok.1990’lı yıllarda siyasi çekişme ve çatışmalar neredeyse tümüyle medya alanında ve üzerinden cereyan etti. Mesut Yılmaz da başbakanlığı sırasında kendisine yakın bir yeni medya grubu yaratmak istedi ama başaramadı.Bu kısa tarihsel özeti verdik, çünkü bugünün iktidar sahipleri de eski deneyleri unutarak aynı yanlışları tekrarlamaya devam ediyor.***Sabah Gazetesi’ni satın alan grubun tepesindeki kişi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın damadıdır. Sabah’ın satın alınması için 750 milyon dolarlık kredi iki devlet bankası tarafından verilmiştir. Küçük bir bölüm de Katar’dan getirilmiştir.Katar ya da herhangi başka ülkeden sermaye gelmesi fazla fark etmez, ama Başbakan’ın son Katar seyahatine ilişkin söylentiler ayyuka çıkmış olduğu için Katar meselesi de önem kazandı.Bu tabloya bakıldığı zaman, Sabah’ın satışında hiç de olağan bir ticari işlem görüntüsü bulunmadığı açık olarak ortada.Bu görüntü, tümüyle Sabah grubunun bugünkü siyasi iktidarın kontrolüne girmesi görüntüsüdür.İktidar sahipleri kendilerine bağlı ya da bağımlı medya yaratmaya meraklıdır dedik; ama bu durumdaki medyaların halk nezdinde etkinliği olmadığını, olamadığını; güçlerini kaybettiklerini de bundan önceki bütün örnekler göstermiştir.Siyasi iktidarla aşırı yakın, siyasi ve ekonomik bağımlılığı kalmamış medyanın, ister gazete ister televizyon olsun, inandırıcılığı olması çok zordur. İnsanlar “sahibinin sesi”ni sevmez, haklı olarak ona güvenmezler.***Sabah grubu açısından baktığımızda da elbette burada çalışanların ekmeklerini, işlerini kaybetmemeleri önemlidir. Böyle büyük bir grubun çökmesini ve binin üzerindeki medya emekçisinin işlerini kaybetmesini kimse istemez.Ama Sabah grubunun satışında en yanlış yolun seçildiği ortadadır. İşin içinde Başbakan’ın damadı ve iki kamu bankası olduğu için bu satışın normal bir ticari iş olduğuna insanları inandırmak çok zor olacaktır.TMSF, Sabah grubunu değerinin üzerinde bir paraya satarak ve bu parayı tahsil ederek işini başarılı şekilde yapmış olabilir. Ama Sabah gibi bir medya grubuna ve tabii ki bütün Türk vatandaşlarının haber alma özgürlüğüne bu şekildeki bir satışla destek olunduğunu söylemek de zordur.Güçlü medya, her zaman bağımsız medyadır; bütün önemli gazeteler, televizyon kanalları, güçlerini siyasi iktidarlara, güç merkezlerine karşı bağımsızlıktan ve eşit mesafede durmaktan alırlar.Bağımsızlıktan alırlar.

Devamını Oku

Her şey yarım yamalak

22 Nisan 2008

AKP hükümeti, daha doğrusu tek karar vericisi, 1 Mayıs konusunda da alışkanlık haline getirdiği “yarım yamalak” siyasetini devam ettirdi.Bütün demokratik ülkelerde 1 Mayıs, “işçi” ya da “emekçi” veya “emek” bayramı olarak, isteyenler tarafından kutlanır. Bu bayram, toplumun çalışanlara ve onların emeğine saygı günü olarak görülür, herkes tarafından kabul edilir.Türkiye’de 1 Mayıs “Bahar Bayramı” olarak resmi tatildi, ancak sendikalar ve sol örgütler tarafından İşçi Bayramı olarak kutlanırdı. Sonra o korkunç 1 Mayıs 1977 günü geldi, Taksim’de herkesin gözü önünde büyük bir provokasyon yapıldı, insanlar öldü. 12 Eylül askeri yönetimi de 1 Mayıs’ı bayram ve tatil günü olmaktan çıkardı.*** AKP, demokrasi ve özgürlük sözcüklerini ağzından düşürmediği için sendikalar hükümete başvurup 1 Mayıs’ın bütün demokratik ülkelerde olduğu gibi “İşçi Bayramı” olmasını istedi.İşte bu noktada AKP’nin tepesindeki “yapmış gibi olalım” anlayışı bir kez daha ortaya çıktı.AKP hükümeti 1 Mayıs’ın emek ve dayanışma bayramı olmasını kabul etti, ancak tatil ilan etmeyi reddetti.Her şeyi yarım yamalak yapma alışkanlığı yeni anayasada, 301’inci madde değişikliğinde, son olarak da 1 Mayıs tartışmasında ortaya çıktı.***AKP’nin “çağdaş anayasa” hamlesini başlatmasının üzerinden aylar geçti, çalışmalar başladığı gibi durdu. Çünkü “özgürlük” deyince sadece “türban”ı anlayan zihniyetin “özgürlük” konusunda kafası karıştı.TCK 301’inci madde iki yıldan fazladır konuşuluyor. Ondan önce de yıllarca eski TCK’nın benzer maddeleri konuşulmuştu. AKP’nin bu ayıptan kurtulmaya karar vermesi bayağı zaman aldı. Bu arada yüzlerce kişi abuk sabuk iddialarla mahkemelerde süründürüldü.301’inci madde üzerinde Meclis komisyonunda yürütülen çalışmalara bakıldığı zaman yine aynı “yarım yamalak” iş yapma ruhunun devam ettiğini herkes görüyor.***AKP’nin tek seçicisi ve tek karar vericisi, 1 Mayıs konusuna da aynı “yarım yamalak” ruhuyla yaklaştığı için “ayakların başları yönettiği bir yerde kıyamet kopar” gibi vahim bir gafı da yapabilmiştir.“Benim oyumla çobanın oyu neden aynı” diyen manken hanımla Başbakan’ın aynı “yarım yamalak demokrasi” anlayışında birleşmesi en hafif deyimle vahimdir.

Devamını Oku

“Adi” suçlar

21 Nisan 2008

Bir Avrupa ülkesindeki “seks skandalı” üzerine bir okur şöyle bir yorum yazmış: “İşte görüyorsunuz, örnek aldığınız Batı’nın ahlaki çöküntüsü...” Bu okur herhalde sadece Batı’dan gelen ahlak haberlerini okuyor, bizim gazetelerimizi okumuyor, televizyonlarımızı seyretmiyor.Aşağı yukarı aynı haberler, bir süre öncesine kadar gazetelerin üçüncü sayfalarına konurdu. Her gazete kendine göre bu adi suç haberlerini verir, kimi birini “parlatır”, kimi bir başkasının üzerine giderdi. Ama her gün aynı birkaç “suç” olayı gazetelerin üçüncü sayfalarında yer alırdı.Bugün suç haberleri gazetelerin üçüncü sayfalarına sığmaz oldu. Her gün birkaç vahşi cinayet, her gün sayısız soygun, her gün inanılmaz tecavüz ya da saldırı olayları...Üstelik herkes biliyor ki, bizde tecavüz kurbanı kadınlardan da pek azı gidip şikâyetini bildirebilir. Ve bunun çok anlaşılır nedenleri vardır.***Rüşvetin ülkemizde ne yazık ki bir “müessese” haline geldiği de herkesin bildiği bir gerçek. Öyle ki rüşvet almakla suçlanan bazı kamu görevlileri, “rüşvet değil bahşiş” diye kendilerini savunmuşlardır.Bu suçlarla ilgili istatistiklerini herhalde İçişleri Bakanlığı’nın ilgili birimleri tutuyordur. Ama belirgin bir toplumsal çöküntü halini görmek için istatistiklere de fazla gerek yok.***Bugünkü suç manzarasının kaynağında iki büyük sorun olduğunu herkes biliyor. Birisi eğitim, ikincisi ekonomik gelişmenin yavaşlığıdır.Doğru dürüst eğitim almamış binlerce, on binlerce gencin gelecekle ilgili umutları, iş ve düzgün bir yaşam beklentileri en aza inmişse bu suç tablosunun da artık şaşılacak bir yanı kalmamıştır.***“Batı ahlakı” konusunda şüphesi olanlara şunu da hatırlatmak gerek: Bizim gazetelerin üçüncü sayfalarında birkaç cümleyle geçiştirilen haberlerin yansıttığı olayların her biri, herhangi bir Avrupa ülkesinin medyasını haftalarca meşgul eder.Bilimsel incelemeler “ahlak” kavramı ve bu kavramın değişik toplum biçimlerinde yaşadığı değişiklikleri uzun uzun anlatıyor. Çok meraklı olanlar bu araştırmaları bulup okur.Bir ülkeyi yönetmeye aday olanların, bugünkü tıkız sorunların ötesinde toplum vizyonu ve misyonuna sahip olması gerekir.Yukardaki tabloyu kendi işlerinin dışında gören siyasilerin ise kendi toplumları ve dünya hakkında ne bir misyonu olabilir ne de vizyonu.

Devamını Oku