Biz bunları neden yaptık?

17 Mayıs 2008

Yüksek Seçim Kurulu Başkanı, kapatma davasında “siyaset yasağı”na mahkûm edilmeleri durumunda Tayyip Erdoğan ve diğer AKP’lilerin seçimde bağımsız aday olabileceklerini açıkladı.Bu AKP için “kurtuluş açıklaması”dır. Çünkü böylelikle Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararın pratikte herhangi bir geçerliliği olmayacaktır. Yüksek Seçim Kurulu, milletvekilliğini Anayasa Mahkemesi’nin aldığı “siyaset yasağı” kararı kapsamında görmüyor.AKP kapatılırsa Meclis’teki bütün AKP’liler bağımsız olur, zorunlu ara seçimde siyaset yasağı cezası almış AKP’liler de bağımsız milletvekili olarak Meclis’e girer, tekrar bugünkü duruma dönülmüş olur.***Cumhurbaşkanı önce Meclis’teki en büyük parti grubuna sahip olan CHP’nin Genel Başkanı’na hükümet kurma görevini verir. Tabii ki Baykal hükümet kuramaz. Sonra Bahçeli’ye verir, tabii ki o da kuramaz. Eğer AKP’nin yerine bir parti kurulmuş ise, o partinin genel başkanı konumundaki kişi hükümeti kurma görevini reddedebilir ve görevin Erdoğan’a verilmesini, onun kuracağı hükümeti destekleyeceklerini söyler.Böylece herkes eski yerine gelmiş olur. O zaman da vatandaş şu soruyu sorar: “Biz bütün bu işleri neden yaptık?” ***AKP irticai faaliyetlerin odağı mıydı? Anayasa Mahkemesi partiyi kapatırsa, evet.Parti yetkilileri olarak bu “odak olma” halinden sorumlu olanları da Anayasa Mahkemesi kararı belirleyecektir.AKP yeni adla kurulur, Tayyip Erdoğan yeniden başbakan olursa ne değişmiş olacaktır? Hiçbir şey. “Odak parti” yeniden iktidar olacak, partinin en tepesindeki kişi yeniden genel başkan olacak ve tabii vatandaş o soruyu soracaktır.***Bundan çıkarılacak ilk sonuç, parti kapatma hukukunda bir gariplik olduğudur. Bol kepçe parti kapatılmasına cevaz veren bir hukuk sisteminin aslında “kuvvetli” karşısında etkisiz kaldığını da böylece anlamış oluyoruz. Kuvvetli olanı parti kapatma da, siyaset yasağı da etkilemezmiş.Anayasa Mahkemesi’nin “ne şiş yansın ne kebap” tarzı bir çözüm bulmasına da gerek yok. Çünkü AKP’nin kapatılmasının gerçekte bir hükmü olmayacak.Bir ara seçim yapılacak, Türkiye hükümetsiz kalacak, Türkiye hiç yönetilmeyecek ve 6-7 ay sonra her şey eski haline dönecek. Evet o zaman vatandaşa anlatın: “Biz bütün bunları ne için yaptık?”

Devamını Oku

Çok garip bir olay

16 Mayıs 2008

Ankara’da birkaç gün önce meydana gelen, tartışması hâlâ süren bir olay “Orada neler oluyor” diye sormamızı zorunlu kıldı.Anayasa Mahkemesi Başkanvekili bir aracın kendisini izlediğinden kuşkulanır. Ortaya çıkar ki araç gerçekten izleme için kullanılmaktadır ve Emniyet’e aittir.İlk reski açıklamaya göre araç başka bir görev yapmaktadır, Osman Paksüt “yanlış” bir izlenim almıştır. Ama biraz daha anlatıldıkça, Paksüt’ün kuşkusunda haksız olmadığı anlaşılır. Paksüt iki aydır aynı tür araçlarla izlendiği kanısındadır.***Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin böyle bir kuşkuya durup dururken kapılması mümkün olmadığına göre Ankara’daki “siyasi mücadele tarzı” konusunda bilmediğimiz bir şeyler olduğunu düşünebiliriz.Resmi açıklamaların üslubuna bakacak olursak Ankara’da “birilerinin” başka birilerini izleyip dinlemesinin “doğal” olduğunu düşünmek durumunda kalacağız.Nitekim, önceki yıllarda Genelkurmay’da Emniyet’in bir “köstebeği” nin yakalandığını, devletin farklı kurumlarının birbirlerini “dinleme” konusunda suçladığını da bu vesileyle hatırlamış olduk.***Anayasa Mahkemesi Başkanvekili, AKP hakkında kapatma davasının açılmasının ardından neder izlenir, neden dinlenir?Bu sorunun bir tek cevabı var: Birileri Anayasa Mahkemesi’ndeki eğilimi bilmek istiyor. Bu “birileri”nin kim olduğunu bilemeyiz. Ama Emniyet’e ait bir izleme aracı kullanıldıysa bu “birileri” alt kademeden kişiler olamaz.Böyle bir izleme ve dinleme yapıldıysa, ki Anayasa Mahkemesi Başkanvekili bundan son derece emin olarak konuşuyor, bunu ancak üst düzeyde bazı “kamu görevlileri” istemiş ve yaptırmış olabilir.***Bu garip olay, Ankara’da yaşayan ve birbirleriyle kendi savaşlarını sürdürenlerin nasıl bir hava içinde olduklarını da gösteriyor.İçişleri Bakanı olayın soruşturulacağını açıkladı. Soruşturma ne zaman yapılır, ne kadar bir sürede sonuçlanır, tabii ki bunları bilmek mümkün değil. Çünkü soruşturma tamamlanana kadar büyük olasılıkla AKP’nin kapatma davası sonuçlanmış olur, bu “küçük olay” da unutulur gider.Kendi savaşlarına, kendi çekişmelerine kapanmış, dünyadan ve ülkesinden uzaklaşmış bir “Ankara” nın ülkeyi yönetmekteki ehliyetinin sürekli olarak aşınmasına şaşırmamak gerekiyor.

Devamını Oku

Uzun bir yazın eşiğinde

14 Mayıs 2008

Siyasi kriz ve içinden nasıl çıkılacağı konusunda fikir idmanları yapılmaya devam ettikçe görüntü karışıyor, eğrilerle doğrular iç içe geçiyor.Şu anda bir durup neler olabileceğine ve önümüzdeki aylar içinde sormaya devam edeceğimiz sorulara göz atalım.***1- Anayasa Mahkemesi, AKP’nin Meclis’ten MHP desteğiyle geçirdiği ve türban özgürlüğüne yol veren anayasa değişikliği hakkında ne karar verecek?2- Yüce Divan’da AKP ve DTP dava süreçleri devam ederken AKP, parti kapatılmasıyla ilgili anayasa değişikliği girişiminde bulunacak mı?3- Yüce Divan AKP’nin kapatılmasına karar verirse bu parti aynı yapıyla yeni bir parti kurabilecek mi yoksa bölünecek mi?***4- AKP kararında kapatma olsun ya da olmasın, başta Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan hakkında hangi kararlar çıkacak, kaç AKP’liye siyasi yasak gelecek?5- Siyasi yasak yüzünden milletvekilliğini kaybeden AKP’lilerin sayısı Meclis’in beşte birine ulaşacak ve Anayasa gereği ara seçime gidilecek mi?6- “İrticai faaliyet odağı olma” iddiasında mahkûmiyet alması durumunda Cumhurbaşkanı Gül yerinde nasıl durabilecek?7- “İrticai faaliyet odağı olma” kararında “siyaset yasağı mahkûmiyeti” alması durumunda Tayyip Erdoğan partiyi dışardan yönetebilecek mi?8- Siyasi yasaklı Erdoğan ve diğer AKP’lilerin ara seçimde bağımsız aday olmalarına Yüksek Seçim Kurulu onay verecek mi yoksa Şevket Kazan örneğinde olduğu gibi adaylıkları ret mi edecek?***9- AKP’nin kapatılması durumunda Meclis’te nasıl bir hükümet kurulacak, bu durumda Meclis’teki eski AKP’liler, CHP ve MHP nasıl bir tavır alacak?10- Başbakan Erdoğan hakkında İstanbul Belediye Başkanlığı dönemindeki uygulamalarla ilgili davalar nasıl gelişecek?11- Erdoğan ve AKP’inin üst yönetimi, bütün krizin üstesinden elebilmek için erken seçime gitme girişiminde bulunabilir mi?12- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “ara” dönemde krizi yönetme irade ve siyasi becerisini gösterebilecek mi?***Bu soruların cevaplarını bu yaz boyunca ardı ardına alacağız. Cevapların bazıları birilerinin diğerleri de başka birilerinin hoşuna gitmeyecek. Bu yaz olacakları iyi izleyebilmek için doğru soruları sormak gerekiyor. Doğru sorular sorulursa şu andaki sisli ortamdan sıyrılmak çok daha kolay olacaktır.

Devamını Oku

Gül’ün önündeki yol

14 Mayıs 2008

Dün iki soru sormuştuk: “Gül yerinde kalabilir mi? Erdoğan aday olabilir mi?” Bu sorular, Yüce Divan’da AKP’nin kapatılma davası sonucunda Cumhurbaşkanı ve Başbakan için “mahkûmiyet” kararı çıkması sonrasında olabileceklere ilişkindir.Başbakan Erdoğan’ın “siyaset yapmama” hükmüyle mahkûm olması durumunda erken veya ara seçimde bağımsız aday olması sadece Yüksek Seçim Kurulu’nun kararına bağlıdır.***Cumhurbaşkanı Gül için hukuki bir sorun yoktur. Sorun “manevi”dir ve “irticai faaliyetler odağı bir partinin yöneticisi olmak” iddiasından mahkûmiyet kararı almış olan bir cumhurbaşkanının yerinde kalmaya devam edip edemeyeceğine ilişkindir.Cumhurbaşkanı Gül, AKP’nin kapatma davasından itibaren bu konuda tavır almamaya dikkat ediyor. Birkaç genel ifade dışında ağzından kendisini bağlayacak bir söz “kaçmamıştır.” ***Türkiye’nin önünde kısa olmayacak bir kriz dönemi bulunuyor. Bu sürecin “yönetilmemesi” halinde de kriz daha da derinleşebilir ve rejim krizine bile dönüşebilir. Bu siyasi krizin ağırlığı ekonominin üzerindeki kara bulutlarla daha şimdiden artmıştır.Hükümet partisi kendi canıyla uğraşıyor. Hükümetin başındakiler kendi siyasi gelecekleriyle ilgili. Bazıları için, bu siyasi gelecekten öte, dokunulmazlık nedeniyle bekletilen bazı dava dosyalarının gündeme gelmesi sıkıntısı da vardır. Başbakan Tayyip Erdoğan da onlardan biridir. Milletvekili kimliği sona erdiği andan itibaren, İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden kalma davalar yürümeye başlayacaktır.***Bu dönemde Cumhurbaşkanı makamında oturan kişinin görev ve sorumlulukları kendiliğinden artacaktır. Bunların başında siyasi krizin rejim krizine dönüşmemesinin tedbirlerini almak geliyor. Bu süreçte ortaya çıkacak her yeni sorun, en tepeden yönetilmediği takdirde çok daha büyük tahribatlara yol açacaktır.Abdullah Gül, krizin ilk belirtileri ortaya çıktığı andan itibaren, bütün siyasi tarafları bir araya getirme ve bir diyalog ortamı yaratma girişiminde bulundu. Girişimin somut siyasi yansımaları olduğu söylenemez, ancak Cumhurbaşkanı’nın önümüzdeki sürece bakışını ve “bir şeyler” yapabileceğini gösterdi.Cumhurbaşkanı Gül, kendisini “AKP’li olma” konumunun üzerindeki bir düzeye -gerçek anlamda- çekebilir ve ülkeyi krizden çıkarmak için sorumluluk yüklenmiş bir “lider” görevini yapabilir. Bunun için de tarafsız ve misyonuna sahip bir cumhurbaşkanı iradesine sahip olduğunu bir an önce halka göstermelidir. Oturduğu koltuk ona bu yükümlülüğü getiriyor ve AKP davasının sonuçlanmasının ardından yerinde kalıp kalamayacağını da bu süreçte gösterdiği başarı belirleyecektir.

Devamını Oku

Gül yerinde kalabilir mi? Erdoğan aday olabilir mi?

13 Mayıs 2008

AKP’nin kapatılmasından daha önemli bir gelişme, Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan hakkında Yüce Mahkeme’nin vereceği kararlar olacaktır.Kapatma kararı çıksa da çıkmasa da Gül ve Erdoğan hakkında “mahkûmiyet” kararı çıkabilir. “Mahkûmiyet”in karşılığı “siyaset yapma yasağı”dır. Gerekçesi ise “şeriatçı faaliyet odağı haline gelmek” olacaktır.Erdoğan ve çevresi, erken seçim ya da ara seçim formülleriyle tekrar başbakanlık koltuğuna dönüş planları yapabilir. Ama bu planları bozabilecek başka bir merci var: Yüksek Seçim Kurulu.***Plan, Meclis’ten erken seçim kararı çıkarsa ya da Meclis’in beşte biri boşaldığı için zorunlu olarak ara seçime gidilirse, AKP yönetimi Erdoğan’ın bağımsız aday olarak seçilip Meclis’e gelmesi ve Cumhurbaşkanı’nın onu tekrar hükümet kurmakla görevlendirmesi üzerinedir.Fakat Yüksek Seçim Kurulu, Erdoğan’ın bağımsız adaylık başvurusunu, Yüce Mahkeme’nin “şeriatçı faaliyet odağı olma eylemi nedeniyle yasak kararı var” diyerek reddederse Erdoğan’ın yapabileceği herhangi bir şey yoktur. Çünkü Yüksek Seçim Kurulu kararları kesindir.Refah Partisi’nin kapatılmasından sonra böyle bir tartışma Şevket Kazan’ın adaylığıyla ilgili olarak gündeme gelmiş ve Yüksek Seçim Kurulu Kazan’ın bağımsız adaylığını reddetmiştir.Bu konuda gündeme gelecek bütün hukuki tartışmalar Yüksek Seçim Kurulu’nun kararına çarpacaktır. Karar mercii sadece Yüksek Seçim Kurulu’dur. Bu konuda farklı bir örnek dava vardır. HADEP’in kapatılma davasında beş yıl siyaset yasağı verilen Hamit Geylani 2007 seçimlerinde Hakkari’den bağımsız milletvekili olmuştur. ***Cumhurbaşkanı Gül’ün durumu ise biraz daha farklı. Eğer Gül de aynı gerekçeyle “siyaset yasağı” cezası alırsa hukuki olarak istifa etmesini gerektiren bir durum yok. Çünkü partisiz cumhurbaşkanıdır, partisinden ayrılıp aday olmuş ve seçilmiştir.Bu, hukuk açısından doğru olabilir, ama “manevi” olarak doğru mudur? Cumhurbaşkanı koltuğunda oturan ve “cumhur adına” karar veren kişinin “şeriatçı faaliyet odağı” olmuş bir siyasi partinin eski sorumlusu olarak “mahkûm olması” kuşkusuz kamu vicdanı nezdinde ciddi bir sorun olacaktır.Yüce Divan’da mahkûm olmuş bir kişinin Cumhurbaşkanı koltuğunda oturmaya devam etmesinin açıklanması kolay değildir.***Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün siyasi hayatlarının devam etmesinin tek şartı, Yüce Divan’dan ceza almamalarıdır. Ceza almaları durumunda Erdoğan’ın başbakanlığa dönmesi, Gül’ün de Çankaya’da oturması kolay olmayacaktır.Erdoğan’ın türban inadıyla gelinen bu nokta tam bir siyasi başarısızlıktır ve bunun bir faturası olmak zorundadır.

Devamını Oku

Bir “tencere” olayı

11 Mayıs 2008

Yıl 1965. İsmet İnönü’nün hükümeti zor durumdadır. İstifa eder ve seçimin yolu açılır. Seçimde Süleyman Demirel’in genel başkanı olduğu Adalet Partisi birinci gelecektir.Ali İhsan Göğüş o sırada Turizm ve Tanıtma Bakanı’dır. Milletvekili maaşı 3 bin 500 liradır, bakanlar 750 lira, başbakan da 850 lira makam tazminatı almaktadır.Ali İhsan Göğüş anlatıyor:“İnönü’nün Özel Kalem Müdürü Necdet Calp beni çağırdı: ‘Bu ay on iki gün hükümette kaldık, makam tazminatlarımızdan bunu düşüp hazineye iade edelim’ dedi. İsmet Paşa başta olmak üzere hepimiz makam tazminatlarımızın on iki günlüğü dışındaki kısmını iade ettik. Oysa bu parayı geri vermeyebilirdik, sonuçta yenisi kuruluncaya kadar eski hükümet görev başındadır.” (Ali İhsan Göğüş, Hep İsmet Paşa’nın Yanında, Remzi Kitabevi.)*** Bu olay o zaman CHP’nin gazetesi Ulus’ta da, partiye yakın diğer gazetelerde de yer almamıştır. Başbakan ya da bakanlar bunu halka duyurup “puan kazanma” girişiminde bulunmamıştır.Bu özel bir hassasiyettir ve tabii ki devletin, halkın bir kuruşu “haksız yere” gırtlağımızdan geçmesin kaygısından kaynaklanmaktadır. Paralar iade edilmese de kimse bir şey söylemeyecektir, ama paraları iade etmemiş olanlar bunu bilecektir.Olayı kullanmaya kalkmamaları da “hassasiyetin gerçekliği”ni gösterir. Gösteri yapma amacıyla bulunmuş, tertiplenmiş bir “hassasiyet” değildir bu, kendi zihniyetlerinden kaynaklanmaktadır. Doğrusunun bu olduğunu düşündükleri için parayı iade etmişlerdir; onlara göre “tabii” bir davranıştır.*** Aradan geçen onca yılda yaşananlara bakıp böylesi “hassasiyet”lerin biraz fazla kaçtığını düşünecekler çıkabilir. Ama işte etik de “bu kadarcık şeyden bir şey olmaz” denildiğinde çiğnenmeye başlanır.Kendi kendilerine temel etik değerleri çiğneme izni verenler aynı izni başkalarına da vermeye başlar. Ve işin sonunda “tencere dibin kara seninki benden kara” günlerine gelinir.Dibi kararmış tencereler başka tencerelerin de dipleri kararsın diye uğraşır. Böylece yeni tencerelerin de dipleri kararır, karartılır; tencerelerin dünyasında dibi kara olmak aslolan durum haline gelir. Dibi kararmamış tencerelere ise “salak” gözüyle bakılıp arkalarından gülünüyorsa, işte o zaman tablo tamamlanmış olur.

Devamını Oku

Rüzgâr her an değişir

10 Mayıs 2008

Bir siyasi parti eğer çok oy alıyorsa kendisine soracağı birinci soru “neden bana oy veriyorlar” olmalıdır. Bir siyasi parti eğer az oy alıyorsa kendine soracağı soru “neden bana oy vermiyorlar” olmak zorundadır.Şu anda siyaset sahnesindeki partilerin hiçbirinin bu soruyu kendi kendilerine sorduklarını ve cevabını aradıklarını sanmıyoruz.***A&G adlı kuruluşun son yaptığı araştırmanın sonuçları dün Milliyet’te yer aldı. Sadece bu araştırmaya bakarak bile her parti asıl sorunun cevabını bulabilir.Bu araştırmaya göre 2008 ocak ayında AKP oyları yüzde 54.2’ye çıkmış, nisan ayının sonunda ise 41.7’ye inmiştir.CHP için bu oranlar yüzde 18.7 ve yüzde 22.7’dir.MHP ise ocakta yüzde 15.2, nisanda 17.9 oranındadır.***Ocak ayından bu yana ne oldu? İktidar partisi türban krizini iyi yönetemedi, yanlış politikalarıyla hem gerilimi artırdı hem de kendisini kapanma tehlikesi içine soktu.Ama dahası var. Ocak ayından itibaren dünyada başlayan mali krizin etkileri yavaş yavaş Türkiye’de de görülmeye başladı, enflasyon hedefleri tutmadığı gibi “sokaktaki enflasyon” tırmanmaya geçti, küçük iş yerlerinde iflaslar artmaya devam ediyor.***Dahası da var. İşsizlik azalmak bir yana sinsi sinsi artmaya devam ediyor, gençlerin iş bulma umudu, daha iyi bir gelecek umudu azalıyor.İnsanlar siyasi partilere kavga etsinler, kriz çıkarsınlar, “bizden fedakârlık istesinler” diye oy vermez. Toplumsal huzuru sağlasınlar, kriz çıkarmasınlar, “ekmeğimi büyütsünler, gelecekle ilgili umutlarımı beslesinler” diye oy verir.***Türk halkı cumhurbaşkanı seçiminde de AKP’nin “haksızlığa uğradığını” düşündü, bunu da sandığa yansıttı. Ama koşulları tam değerlendiremeyen AKP, laiklikle ilgili kuşkuları gidermek yerine artırdı.Bu araştırmayı siyasiler çok iyi okusunlar ve halkın önünde özeleştiri yapsınlar, ne kadar kazanaçlı çıkacaklarına kendileri de zor inanacaktır.***Bu araştırma bir şey daha gösteriyor. Toplam seçmenin yüzde 13’ü AKP’ye tekrar oy vermeyi düşünmüyor, ama bunların yüzde 7’si bile CHP ile MHP’ye oy verebileceğini söylemiyor. Bu da kısaca Türk halkının CHP ve MHP’yi hâlâ bir iktidar seçeneği olarak görmediğini gösteriyor.Neden oy aldığını, neden oy kaybettiğini anlamayan bir siyasi parti inişe geçmiş bir partidir.

Devamını Oku

Sağır sultanlar

8 Mayıs 2008

AKP’ye yakın gazetelerin manşetlerinde ya da birinci sayfalarının görünür yerlerinde dün Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn’in “AKP’nin teokrasi peşinde olmadığını sağır sultan bile biliyor” sözü vardı.“Teokrasi” yani “dini kurallara göre yönetilen devlet” sözcüğünün yerinde bazı gazetelerde “şeriat” sözcüğü bulunuyordu.Batılıların Türkiye’yi anlamakta çektikleri zorluklara sık sık tanık oluyoruz. AB’nin en önemli görevlilerinden biri olan Rehn de Türkiye’yi tanıdığı kanısına vardığı için böyle kesin yorumlar yapabiliyor.Tabii ki “oradan” bakıldığında bizim iç sorunlarımız anlayabilmek için daha basit formüller kullanmak gerekiyor.Batı’da daha önce İslam’la ilgili olarak “yeşil kuşak” teorisi vardı. Yeşil kuşak adı, Sovyetler Birliği’ni çökertmek için onu kuşatan ya da içinde yer alan Müslüman toplulukların dinsel esaslı örgütlenmeler yoluyla kullanılmasını öngören bir stratejiyi anlatıyordu. “Yeşil kuşak” stratejisi bir açıdan başarılı oldu, hatta fazla başarılı olduğu için de Taliban’ları, Bin Ladin’leri, Hizbullah’ları, Müslüman Kardeşler’i üretti ya da güçlendirdi.***Batı’da bir süredir de radikal İslam’a karşı mücadele için “ılımlı İslamın desteklenmesi” teorileri üretiliyor. Bu açıdan bakanlar İran ile Malezya arasında önemli farklar olduğunu ve Malezya örneğinin bir benzerinin Türkiye’de yaşanmasının sakıncası olmayacağını düşünüyorlar. Malezya “örneği” üzerine çok yazıldı çizildi, tekrar etmeye gerek yok.Ancak Türkiye’nin Cumhuriyet ile benimsemiş olduğu “laiklik modeli” bir “Malezya örneği” içermiyor. Tam tersine, bütün vatandaşların inanç ve yaşam tarzı özgürlüğünün korunması ilkesine dayanıyor.AKP’nin İran gibi, Suudi Arabistan gibi, Moritanya ya da Sudan gibi bir “teokratik devlet” kurmayı amaçladığını söylemek tabii ki haksızlık olur. Ve AKP’nin “şiddet” ile ilişkili olduğunu da kimse söyleyemez.Batı’dan bakıldığında anlamakta güçlük çekilen mesele, AKP’nin etkisinde kalabileceği ya da türban örneğinde görüldüğü gibi toplumsal dengeleri unutabileceği olaylarla bugünkü toplum düzeninde onarılması güç gedikler açılması korkusudur.Batılı dostlarımız sokağın bir anda bütün toplumu nasıl egemenlik altına aldığını yüzyıllardır görmüş değil. Eşcinsellerin evlendiği ve “aile yardımı” aldıkları bir hoşgörü ortamında yaşadıkları için “mahalle baskısı”nı algılamakta da güçlük çekiyorlar.Oysa Paris’in, Londra’nın, Berlin’in, Viyana’nın, Münih’in, Strasbourg’un belli semtlerine gitseler katı ideolojik tavırların ve mahalle baskısının nasıl çoğunluklar üzerinde etkili olduğunu görebilirler.***Konu AKP’nin “şeriatçı” olması değildir. Konu, toplumda yaratılacak sarsıntılarla radikal azınlıkların toplumu dönüştürme projelerine uygun ortamların yaratılmasıdır.

Devamını Oku