AKP’ye yakın gazetelerin manşetlerinde ya da birinci sayfalarının görünür yerlerinde dün Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn’in “AKP’nin teokrasi peşinde olmadığını sağır sultan bile biliyor” sözü vardı.
“Teokrasi” yani “dini kurallara göre yönetilen devlet” sözcüğünün yerinde bazı gazetelerde “şeriat” sözcüğü bulunuyordu.
Batılıların Türkiye’yi anlamakta çektikleri zorluklara sık sık tanık oluyoruz. AB’nin en önemli görevlilerinden biri olan Rehn de Türkiye’yi tanıdığı kanısına vardığı için böyle kesin yorumlar yapabiliyor.
Tabii ki “oradan” bakıldığında bizim iç sorunlarımız anlayabilmek için daha basit formüller kullanmak gerekiyor.
Batı’da daha önce İslam’la ilgili olarak “yeşil kuşak” teorisi vardı. Yeşil kuşak adı, Sovyetler Birliği’ni çökertmek için onu kuşatan ya da içinde yer alan Müslüman toplulukların dinsel esaslı örgütlenmeler yoluyla kullanılmasını öngören bir stratejiyi anlatıyordu. “Yeşil kuşak” stratejisi bir açıdan başarılı oldu, hatta fazla başarılı olduğu için de Taliban’ları, Bin Ladin’leri, Hizbullah’ları, Müslüman Kardeşler’i üretti ya da güçlendirdi.
Batı’da bir süredir de radikal İslam’a karşı mücadele için “ılımlı İslamın desteklenmesi” teorileri üretiliyor. Bu açıdan bakanlar İran ile Malezya arasında önemli farklar olduğunu ve Malezya örneğinin bir benzerinin Türkiye’de yaşanmasının sakıncası olmayacağını düşünüyorlar. Malezya “örneği” üzerine çok yazıldı çizildi, tekrar etmeye gerek yok.
Ancak Türkiye’nin Cumhuriyet ile benimsemiş olduğu “laiklik modeli” bir “Malezya örneği” içermiyor. Tam tersine, bütün vatandaşların inanç ve yaşam tarzı özgürlüğünün korunması ilkesine dayanıyor.
AKP’nin İran gibi, Suudi Arabistan gibi, Moritanya ya da Sudan gibi bir “teokratik devlet” kurmayı amaçladığını söylemek tabii ki haksızlık olur. Ve AKP’nin “şiddet” ile ilişkili olduğunu da kimse söyleyemez.
Batı’dan bakıldığında anlamakta güçlük çekilen mesele, AKP’nin etkisinde kalabileceği ya da türban örneğinde görüldüğü gibi toplumsal dengeleri unutabileceği olaylarla bugünkü toplum düzeninde onarılması güç gedikler açılması korkusudur.
Batılı dostlarımız sokağın bir anda bütün toplumu nasıl egemenlik altına aldığını yüzyıllardır görmüş değil. Eşcinsellerin evlendiği ve “aile yardımı” aldıkları bir hoşgörü ortamında yaşadıkları için “mahalle baskısı”nı algılamakta da güçlük çekiyorlar.
Oysa Paris’in, Londra’nın, Berlin’in, Viyana’nın, Münih’in, Strasbourg’un belli semtlerine gitseler katı ideolojik tavırların ve mahalle baskısının nasıl çoğunluklar üzerinde etkili olduğunu görebilirler.
Konu AKP’nin “şeriatçı” olması değildir. Konu, toplumda yaratılacak sarsıntılarla radikal azınlıkların toplumu dönüştürme projelerine uygun ortamların yaratılmasıdır.

