AKP, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan 27’nci parti olur ve 71 partiliye siyasi yasak gelirse en vahim senaryo işlemeye başlayacak.Meclis’te AKP’nin “B” kadrosu kalacak ve bunlar yeni bir parti kuracaktır. Bu parti yine Meclis’te çoğunluğa sahip olduğu için yeni hükümeti kuracaktır. Ama yeni parti AKP’nin devamı niteliğinde olduğu için CHP ve MHP en sert tepkileri gösterecek ve yeni parti yöneticilerinin deneyimsizliğinden yararlanarak bütün güçleriyle üzerine gideceklerdir.***Yeni partiyi kuran “B” kadrosunun içinde AKP’nin hangi kesiminin etkili olacağı da önemlidir.Bu kadro içinde bir iç mücadele olması kaçınılmazdır, hatta son seçimde “vitrin” olan bazı isimlerin yeni parti dışında bırakılması da mümkündür.Bu senaryonun anlamı Türkiye’nin en azından bir yıl daha yönetilmemesi, yönetimsiz kalmasıdır.**** Bu bir yıl içinde dünyadaki mali krize karşı tedbir alanlar siyasiler değil bürokratlar olacaktır.* Bu bir yıl içinde Irak’ın geleceğinin şekillenmesinde önemli gelişmeler olabilir ve Türkiye bunları ya sadece izler ya da yine bürokrat kararlarıyla bir şeyler yapmaya çabalayabilir.* Bu bir yıl içinde Avrupa Birliği ve demoratikleşme yolundaki reformlar tümüyle duracaktır. Avrupa’daki Türkiye’yi istemeyen siyasiler böylece çok önemli dayanaklara sahip olacak, büyük olasılıkla Türkiye’nin tam üyelik süreci durdurulacaktır.* Bu bir yıl içinde PKK Türkiye’nin başsızlığından yararlanmaya çalışacak ve Kürt sorununun çözümünde ilerlemek bir yana, daha da geriye gidilecektir.n Bu bir yıl içinde Türkiye’nin göbeğinde olduğu dünyanın enerji savaşları kızışacak, büyük güçlerin geliştireceği oyunlarda Türkiye’nin esamesi okunmayacaktır.* Bu bir yıl içinde enflasyonun ciddi şekilde artması, piyasalarda sürekli sıkıntılar yaşanması çok güçlü olasılıklardır.* Bu bir yıl içinde Türkiye, herkesin bir tarafından çekiştirdiği bir ülke olarak dalgaların ortasına terk edilmiş bir gemiye dönecektir.* Bu bir yıl içinde halkın siyasete ve siyasilere karşı tepkileri artacak, toplumun geleceğe olan güveni iyice sarsılacaktır.* Bu bir yıl içinde Batı dünyasında, dünyayı yöneten merkezlerde “bunlar kendilerini yönetmekten aciz” fikri iyice yayılacaktır.***Türkiye, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana en kötü dönemlerinden birine girmeye doğru el birliğiyle sürükleniyor.
Merkez Bankası Başkanı geçtiğimiz haftalarda sürekli uyardı. ABD’de, 1929 bunalımından bile daha büyük olarak nitelenen bir mali bunalım var. Bunun bütün dünya üzerinde etkileri olması kaçınılmaz.Türk ekonomisinin kırılganlıkları belli ve bu bunalımın bize yansıması da kaçınılmaz.Bunları ekonomi uzmanları söylüyor. Kimileri daha iyimser yorumlar getiriyor, etkilerin daha hafif olabileceğini düşünüyor, bazıları da bunalımın devam ettiğine dikkat çekiyor ve hangi noktalara gideceği bilinmediği için şimdiden tedbir alınmasını öneriyor.Türk ekonomisi için dün iki önemli alarm geldi. Biri, enflasyonun beklenmedik ölçüde yüksek çıkması, diğeri de uluslararası değerlendirme kuruluşu Standard and Poor’s’un Türkiye’nin kredi notu görünümünü negatife çevirmesidir.***AKP hükümetinin ekonomik alanda iki başarısı oldu. Kemal Derviş tarafından temelleri atılmış olan ekonomi politikalarına el sürmedi, Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası desteğiyle yürütülen bu politikalarda herhangi bir gedik açmadı. Avrupa Birliği reformlarında bir dönem sağlanmış olan önemli gelişmeler de yabancı sermaye girişinin temeli oldu.Standard and Poor’s’un ülkenin kredi notu görünümünü “durağan”dan “negatif”e değiştirmesi, hükümetin siyasi krizi yönetemeyeceği ve ekonomi yönetiminde de etkili olamayacağı görüşüne dayanıyor.Kısacası Batı, AKP’nin bugünkü önemli krizlerin içinden çıkabileceği konusunda kuşkulu. Buradan giderek de uluslararası ekonomik bunalımın Türkiye’de daha etkili olacağı sonucuna varıyor.***Ekonomik bunalım kapımıza yaklaşırken AKP karşıtı çevrelerin bir senaryosu da yavaş yavaş dillendiriliyor. Buna göre popülist politikaları ve dini referansları kullanması dolayısıyla sandıkta zor geçilecek olan AKP’nin siyasi sonunu ekonomik kriz getirecek. Kimileri için bu bir temenni... Ama ekonomide bir kez daha dibe vuracak olan Türkiye’nin başka gerçekleri görmesinin ancak bu şekilde sağlanabileceği öngörüsü içinde Türk halkının bir kez daha büyük faturalar ödemesi gerçeği de bulunuyor. Enflasyon tekrar yükselecek, esnaf kepenk kapatmaya başlayacak, işsizlik dalgası bütün toplumu saracaktır. Böyle bir durumu siyasi nedenlerle istemek için gözlerin aşırı kararmış olması gerekiyor.***AKP şu anda hükümettir ve ekonomik bunalımın yansımalarını en doğru ve etkili şekilde yönetmekle yükümlüdür. Yükümlülüğünü yerine getirebilmesinin birinci şartı da girdiği “kapanma” ve günlük sıkıntılara sıkışma durumundan çıkmasıdır. Bu yolda herhangi olumlu bir işaret görülmüyor ama tekrar edelim, Türkiye’yi siyasi bunalımın üzerine gelecek ekonomik bunalımın yıkıcı etkilerinden korumak, ülke yönetiminin asıl görevi ve sorumluluğudur.
CHP büyük kongresi yaklaşırken aday adayları da ağır ağır ortaya çıkmaya başladı. Aday adayları arasındaki Haluk Koç, Anadolu’yu, parti örgütlerini dolaşarak görüşlerini anlatmaya çalışıyor. Diğer aday adayları henüz ön temas ve yoklama yapıyor.Kongrede aday olmak da kolay değil, çünkü tüzüğe göre bir aday adayının aday olabilmesi için genel kurul delegelerinden beşte birinin imzası gerekiyor. Zaten bu kural bile, genel başkan dışında bir başka adayın çıkmasını zorlaştırıyor; iki adaydan daha fazla kişinin yarışmasını da imkânsız kılıyor.Sonuçta Deniz Baykal’ın artık gitmesini isteyen CHP’liler bir tek aday üzerinde anlaşmak zorunda. CHP’nin iç yapısını bilenler, bunun kolay olmadığını söylüyor. Bunların tümü de halihazırdakia Genel Başkan’a yarıyor.***CHP’nin kimliği ve sürekli seçim yenilgilerine uğramasına yol açan politikaları uzun süredir tartışılıyor; ama partinin içinde değil, dışında tartışılıyor.CHP yönetiminin yanlışları dolayısıyla Türkiye’de solun iyice cüceleşmesine tepki gösteren çevreler yeni sosyal demokrat parti oluşturma girişimlerinde bulundular, ancak fazla bir ilerleme sağlayamadılar. Yeni bir parti örgütlenmesinin pratikteki zorlukları, solun geleceğiyle ilgilenen çok kişiyi tekrar CHP içinde çözüm aramaya yöneltti.Yıllardır Deniz Baykal’ın en yakınında yol almış bazı siyasiler bile bugünkü politikalarla partinin iktidar adayı olamayacağı gerekçesiyle yönetimden ayrıldı. Bütün bu arayışlar da CHP’nin önce genel başkan sorununu çözmesi gerektiği üzerinde birleşiyor.***Sadece Deniz Baykal’ın emekliye ayrılmasıyla CHP’nin yapısının bir günde değişeceğini beklemek fazla iyimserlik olur. Ama yeni ve dinamik bir genel başkanın, parti örgütlerinin çalışmasını sağlayarak CHP’ye yeni bir soluk getirmesi de mümkündür. Yeni soluğun önemli dayanaklarından biri de yıllardır Baykal ve ekibi tarafından parti dışına itilmiş değişik çevrelerin “yeniden inşa” hareketine katılmalarını sağlamak olabilir. Bu da CHP’nin kimlik tartışmasının partinin içinde ve yenilenme yönünde yapılmasını getirecektir.***CHP’yi Genel Başkanı’ndan kurtarma faaliyetleri içinde bulunanların, bugün sosyal demokrasinin ne olduğunu da konuşmaya başlamaları gerekiyor.CHP’nin önümüzdeki kongresinde Genel Başkan’ın değişmesi pek güçlü bir olasılık olarak görünmüyor. Ama aday adaylarının CHP’nin geleceğiyle ilgili tartışmaları parti içine taşımaları bile önemlidir.
Avrupa Birliği’nin kapısı Türkiye’ye tümüyle kapanmış değildir. Fransa Devlet Başkanı Sarkozy ile Almanya Başbakanı Merkel kapıyı kapatma çabalarını sürdürüyor. Sarkozy bu niyetini açık açık tekrar ederken Merkel biraz daha dikkatli bir dil kullanıyor.Sarkozy kendi ülkesinde de inişte olan bir politikacı. Şu andaki desteklenme oranı, ikinci kez seçilmesinin son derece zor olacağını gösteriyor. Fransa’da bir iktidar değişikliği, Türkiye politikasında da değişiklik getirecektir.*** Asıl sıkıntı Paris’te ya da Berlin’de değil Ankara’da.AKP hükümeti, Türkiye’nin “tam üye adayı” olmasıyla gelen olumlu rüzgârlara arkasını dönmüş görünüyor. Sorunu büyüten gerçek kaynak da bu.Avrupa Birliği, son gelişmelerle birlikte Türkiye’nin durumunu tekrar dağerlendirmeye alacağının işaretlerini veriyor. Nedenini de açıkça söylüyorlar: Türkiye reform sürecini durdurmuş, hatta unutmuş görünüyor, demokratik gelişmeler içinde önem taşıyan 301’inci maddeyi halletmekte de adeta inatlaşıyor.Avrupa, AKP’nin kapatılması davasını da “demokrasi kriterleri” içinde görüyor. Türkiye’nin, İslam dünyasının tek laik ülkesi olarak yaşadığı hassasiyetleri Avrupalı kamuoyu yapıcılarının bizim kadar içerinden görmesi tabii ki beklenemez. Ama şartlar ne olursa olsun, iki kez seçim kazanmış bir partinin kapatılmasını onlara anlatmak olağanüstü zordur.*** Türkiye’de demokrasinin Batı örneği üzerine gelişmesinin bazı tehlikelere kapı açacağını düşünenler, Moskova eksenli bir uluslararası konumlanmayı asıl seçenek gibi görmeye devam ediyor. Bu seçeneğin Türkiye’yi Orta Doğu’ya hapsedeceğini ve asıl büyük tehlikenin bu olduğunu görmemekte ısrar edenlere söylenecek bir şey yok. Ama Türkiye’nin rotasını tam demokrasi yönünde tutmasını isteyenlerin Avrupa Birliği çizgisinin kaybolmaması için yapacakları çok şey var.AKP eğer 301’inci madde konusunda hemen adım atarsa ve AB reformları programını tekrar gündemin önüne aldığının işaretlerini verir, kamuoyunu buna inandırırsa, bugünkü kötümser havanın dağılması yönünde önemli gelişme sağlamış olacaktır.*** Geçen yıl, Türkiye’nin kaybedilmiş yıllarının arasındaki yerini aldı; 2008’in de aynı çöp tenekesine gitmesi ihtimali yüksek görünüyor. Bugünkü sorunlar yumağına bu açıdan bakabilen ve çözüm üretebilen siyasetçi, ufku olan siyasetçidir.Bunu yapamayanlar da Türkiye’ye en değerli zamanlarını kaybettirdikleri için öfkeyle anılanlar listesine girecektir.
Karmaşık hukuki yorumların, sahte tepkilerin, günü kurtarma çabalarının ötesine geçerek olayın tümüne baktığımızda çok karamsar bir tablo görüyoruz: Bu “demokrasi” denilen şey hiç bize göre değil, bir türlü başaramıyoruz.1946’da ilk serbest genel seçimimizi yaptık. Daha baştan hile karıştırdık.1950’de halkın oyuyla gelen DP demokrasi kavramını hızla kendi günlük siyasi hesaplarına göre esnetti. Bunun arkası demokrasinin tümüyle askıya alınması oldu.1960 sonrasında toplumsal hareketlere doğru teşhis koyamayan siyasiler yine demokrasinin kesintiye uğramasını seyretti. Sonra yine demokrasi kavramının içindeki “uzlaşma” ruhunu unuttuk, arkası yine demokrasinin tümüyle askıya alınması oldu.Bu deneylerin ardından 25 yıldır, biraz ders almış gibi görünen siyasiler demokrasinin bir tarafını yine unuttu.Kısacası demokrasi bizim toplumsal ruhumuza hiç uyum sağlayamadı, biz de ona uyum sağlayamadık.*** AKP’yi kapatma davasının Anayasa Mahkemesi tarafından oy birliğiyle kabul edilmesinin ardından ne olursa olsun, yine asıl yarayı demokrasi alacaktır.AKP kapatılır ve aralarında Başbakan’ın da bulunduğu 50 kadar AKP’liye yasak gelirse, doğacak sıkıntının içinden çıkmak yine kolay olmayacaktır. Yeni bir parti kurulacak, yine kayıkçı kavgaları başlayacak, asıl sorunlarla kimse uzun süre ilgilenmeyecektir.Davanın sonunda bazı yasaklar gelir, ama parti kapatılmazsa, geride kalan AKP’lilerin bir sonraki aşamada zafer havasına girmesi büyük ihtimaldir. Çünkü partinin önemli yöneticileri yasak kapsamına girecek, partinin yeniden yapılanması yolunda önemli zorluklar yaşanacaktır. Bu durumda AKP’nin hangi kanadın eline geçeceği de belirsizdir. Bu da krizin devamı demektir.AKP hızlı davranıp, anayasa değişikliğini geçirir, bunu da bir halk oylamasıyla tamamlarsa kriz yine en üst düzeyde sürecektir. Toplumun bir kesimi için bu değişiklik AKP’nin “suçluluğunu kabul etmesi” yani “laiklik karşıtı odak olduğunu kabul etmesi” olarak görülecek ve toplumsal bölünme daha da artacaktır. Referandum, bugünkü laiklik ilkesinin oylanması gibi görülecektir. Bunu AKP içindeki ya da çevresindeki siyasal İslamcılar da böyle görecektir, oylamada değişikliğe evet çıkacağına kesin gözüyle bakan en kuşkucu laik kesim de böyle görecektir.***Bu tablonun herhangi bir köşesinde bir çıkış noktası yoktur. Her durum yine demokrasinin yara almasıyla sonuçlanacak, toplum içindeki güvensizliklerin ve gerilimlerin artmasına yol açacaktır.Bu demokrasi denilen şey gerçekten bize göre değil, 62 yıldır deniyoruz, ama vazoyu her seferinde elimizden düşürüyoruz. Kıymetini bilemedik, öğrenemedik.
Anayasa Mahkemesi’nde bugün AKP davası süreci başlıyor. AKP’nin durum karşısında düşündüğü tedbir, anayasa değişikliği yoluyla davayı “kadük” hale getirmek. Bu da oyunun ortasında kural değiştirmek anlamına gelir ki, hukuk devletinin özüne şiddetle aykırı bir tavırdır.Anayasa Mahkemesi’nin davayı reddetmesi ya da iddianameyi yetersiz bulması olasılıkları da var. Ancak bunların güçlü olasılıklar olduğuna ilişkin bir belirti yok. Tam tersine, daha önceki Fazilet Partisi ve Refah Partisi ile ilgili kararlar sürecin sonuna kadar işleyeceğini gösteriyor.Bu arada AKP’ya yakın görünen yayın organlarının konuya yaklaşma şeklinin ilgililerin tepkisine yol açacak tarzda oluşu da belki bunu yapanlar görmüyor ama, AKP’nin aleyhine bir hava yaratıyor.*** Yürümekte olan bir davayla ilgili yorum yapmak, davanın sonucunu etkileyecek herhangi bir beyan ya da davranışta bulunmak, yasalarımıza göre suçtur. Fakat bu da yasalarımızın işlemeyen hükümlerindendir. Şu anda iki önemli davayla ilgili her türlü yayın yapılıyor, yetkili yetkisiz herkes beyanda bulunuyor.Ergenekon soruşturmasında, üstelik kendisi de sorgulanmış bir kişi, köşesinde savcıya ne yapması gerektiğini söylüyor.Bazıları da Yargıtay Başsavcısı’yla ilgili “tehdit” niteliğinde beyanlarda bulunabiliyor.Ergenekon soruşturması ve AKP’nin kapatılması davasında daha ilk günden beri kurallar çiğneniyor.AKP bu manzaraya bakıp “ben de oyunun kurallarını değiştiririm” derse, ülkenin hükümeti olarak herkesi hukuk kuralları içine çekmek yerine tam tersi bir gidişatın kapılarını ardına kadar açmış olacaktır.*** Siyasette ciddi çatışmalar, hatta hesaplaşmalar olabilir. Ama bu çatışmaların, hesaplaşmaların demokratik hukuk devleti bünyesinde nasıl olacağına dair kurallar da bellidir. Şu anda bizde bütün bunların o kurallara göre yürüdüğünü söylemek mümkün değil. Demokrasinin sınırlarını zorlayan ya da ihlal eden yöntemlerle siyasi çatışmalarda galip gelmeye çalışmak kadar sürekli olarak kurallarla oynamak da demokratik hukuk devletinin temellerini kemirir.“Onlar demokratik kurallar içinde oynamıyor ben niye oynayayım” duygusunun şu anda çatışma alanlarındaki tarafların tümünü etkisi altına aldığı görülüyor.Böyle ortamlarda da en önemli görev hukuka düşer. Ancak hukukun doğru ve etkili işleyişi, herkesi tekrar demokratik hukuk devleti sınırları içine çekebilir.
Arap şair Ferezdek’e sormuşlar: “İnsanlar en çok kimden sakınmalıdır?” Ferezdek cevap vermiş: “Dostlarından...” “Ya düşmanlardan tehlike gelmez mi?” Ferezdek, “Gelebilir” demiş, “Ancak düşmanlardan gelen tehlikeye karşı zamanında tedbir almak mümkündür. Sen dostlarından sakın, çünkü onlar darbelerini en beklenmedik anda ve amansız yerine indirirler...” Ustanın bildiği... Şirazlı Sadi’nin dostluk ve vefasızlık hakkında anlattığı bir hikâye, usta-çırak ilişkisini anlatan hikâyelerin klasiklerindendir.- Birisi pehlivanlıkta rakipsiz birincilik kazanmıştı. Pehlivanlık sanatında 360 ağır oyun bilir ve her gün birisiyle güreş tutardı. Yetiştirdiği birçok çırağı da vardı. İçlerinden birisini gönlü sevdi, en çok oyunu, bildiği 360 oyunun 359’unu ona öğretti.Çırak sürekli olarak, “usta o son oyunu bana da öğretsene” der ama ustası onu hep atlatırdı. Çocuk pehlivanlık sanatında ve kuvvette en üst dereceyi buldu, karşısına kimse çıkamaz, zoruna kimse dayanamaz oldu.Nihayet bir gün padişahın huzurunda dayanamadı, şöyle konuştu: “ustam büyüğümdür, üzerimde hakkı var. Bu iki noktadan dolayı fazileti haizdir. Benden üstündür. Yoksa kuvvette ondan aşağı değilim, sanatta da ona müsaviyim.” Çocuğun bu terbiyesizliği padişahın hoşuna gitmedi, “Madem böyle konuşuyorsun, ustan ile güreşmelisin” diye emretti.Geniş bir meydan tayin ettiler. Devlet erkânı, saltanat âyânı, meşhur pehlivanlar orada toplandılar.Çocuk meydana sarhoş bir fil gibi geldi. Öyle bir dehşetle ilerliyordu ki, karşısındaki demir dağ olsa yerinden koparırdı. Usta anladı ki genç çırak kuvvetçe ondan üstündür. Bunun üzerine ondan saklamış olduğu, öğretmediği oyunu tatbik etmeye karar verdi. Çocuk kendisini ustanın elinden bir türlü kurtaramadı, çünkü o sarmaldan kurtulmanın çaresini bilmiyordu. Sonunda usta çırağı iki eliyle kaldırdı, başından yukarı götürdü, çevirdi ve yere vurdu.Meydanda bir gürültü koptu. Padişah emretti, ustaya bir kaftan giydirdiler, bahşişler verdiler.Çocuğu ise azarladı, kınadı; “Seni yetiştiren ustana vefasızlık ettin. Onu yenmeye kalkıştın, üstelik başaramadın” dedi.Çocuk kendini savundu: “Padişahım, ustam beni zor ile, kuvvet ile yıkamadı, benden esirgemiş olduğu bir oyun ile yıktı.” Ustası da cevap verdi: “Evet, o oyunu böyle bir gün için saklıyordum. Bilgeler demiştir ki, dostuna o kadar kuvvet verme ki sana düşman olacak olursa seni mağlup edemesin.” Ok atmayı öğretirsen- Hikâyenin sonunu Şirazlı Sadi şöyle bitiriyor:“Büyüğü ile mücadeleye kalkışan küçük, öyle yere serilir ki bir daha kalkamaz.İşitmedin mi, kendi beslediği kimseden cefa gören adam ne demiştir: Ben ona her gün ok atmayı öğretiyorum. Kolu kuvvetlenince o bana ok attı.Vefa denen şey ya esasen bu âlemde yoktur, kuru bir adı vardır veyahut bu zamanlarda vefa eden kimse yoktur. Benden ok atmayı öğrenen bir kimse yoktur ki bir gün bana ok atmasın.”
Siyasi krize çözüm arayanlardan gelen “herkes bir adım geri atsın” önerisinin içeriğini anlamak kolay değil. Geri adım atmaya çağırmak kolay, “bir araya gelin, gerilimi azaltacak mesajlar verin” önerisinde bulunmak da kolay, ama bu geri adımları tanımlamak kolay değil.CHP Genel Başkanı için geri adım ne olabilir? Bir tek cevap var: Türbanla ilgili, anayasa değişikliği ile ilgili sert üslubundan vazgeçmesi, yani bir anlamda bu konuda daha yumuşak ve uzlaşmacı bir tutum alması. CHP’nin bu adımı atması hiç kolay değil, hatta mümkün de değil. Eğer CHP o adımı atarsa, bu konuda bugüne kadar söylediği her şeyi yutmuş olacak, son varlık nedenlerini de kendi elleriyle ortadan kaldırmış olacak...CHP’nin atacağı bir başka geri adım da AKP hakkında açılmış olan kapatma davasına sert bir şekilde karşı çıkması olabilir. Ama bu geri adımın Anayasa Mahkemesi üzerinde etkili olacağı da son derece kuşkuludur.*** Tayyip Erdoğan için geri adım ne olabilir? Bunun da bir tek cevabı var: Türbanın üniversitede serbest kalmasıyla ilgili ısrarından vazgeçmesi. Eğer Erdoğan bunu yaparsa, CHP ve benzeri kaygıları taşıyanlar karşısında büyük bir yenilgi almış olduğunu hissedecektir.Aslında biri açısından geri adım olan diğeri açısından ileri adım olduğu için aynı anda geri adım atılması mümkün değildir.Erdoğan ve AKP açısından bir diğer “geri adım” da son Ergenekon soruşturmasının buharlaştırılması meselesinde söz konusu olabilir.AKP sözcülerinin konuşmalarında ve AKP’ye yakın yayın organlarında öyle iddialar yer aldı ki bu soruşturmayı tebahur ettirmek büyük suç olacaktır. Eğer siyasi iktidar böyle bir yola giderse, ileride çok ağır ithamlar altında kalır ve durumu açıklaması mümkün olmaz.***Görüldüğü gibi aslında “geri adım” diye bir şey söz konusu değil. Cumhurbaşkanı Gül herkesi bir masa etrafına toplasa ya da medya üzerinden yumuşatıcı mesajlar verilse de kriz en gerçek haliyle devam edecektir.Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkındaki kararını vereceği güne kadar bu şekilde iyi niyetli ya da başka niyetli, sağduyulu ya da safça girişimlerden bolca göreceğiz. Bunlar ancak halkın geniş kesiminin “kriz istemiyoruz” iradesini yansıtacaktır, ama derde deva olmaları da mümkün değildir, çünkü oyun bu iyi niyetlerin çok ötesinde ve yukarısında bir sahnede oynanıyor.