Paniğin nedeni

18 Mart 2008

Siyasi kişilerin en çok kullandıkları formüllerden biri “Yüce Türk adaleti”dir. Kimileri de “bağımsız Türk yargısı” demeyi tercih eder ama her durumda formül, “güven” kelimesi ile bağlanır.Başkaları adalet ile karşı karşıya geldiği zaman “Yüce Türk adaletine güvenmiyor musunuz” diye baştan suçlanır. Siyasilerin kendileri adalet karşısına çıkma durumunda olduğu zaman da “Yüce Türk adaletine güvenim tamdır” sözü, biraz titreyen bir sesle tekrarlanır.***AKP için açılan kapatma davasında ise bir AKP sözcüsü de kalkıp “Türk adaletine güvenimiz tamdır, çünkü iddialarla hiçbir ilişkimiz olmadığını biliyoruz, kendimize ve adalete güveniyoruz” demedi.Buna karşılık AKP cenahında öyle bir hava var ki parti yöneticileri kapatma kararını neredeyse kesinleşmiş gibi görüyor. Bu da haklarında hükmün peşinen verilmiş olduğuna inandıkları anlamına gelir. Eğer bu yargıya daha önce Erbakan’ın partileri hakkında verilmiş kapatma kararları dolayısıyla vardılarsa, durum kendileri açısından daha vahimdir. Çünkü başka partilerin kapatılma nedeni olmuş beyanat ve icraatları bilerek tekrar etmenin mantıklı bir açıklaması olamaz. Tek bir açıklaması varsa, o da belki “iktidar kibrinin mantığın önüne geçmesi” olabilir.*** Erdoğan ve başka AKP’lilerin davayla ilgili olarak “Ergenekon” imalarında bulunmaları da çok ciddi bir durumdur. Çünkü bu ima, “Ergenekon” adıyla bilinen çeteleşmenin devletin çok üst düzeylerinde etkili olduğu iddiasını içeriyor. O halde böyle imalarda bulunanlar daha açık konuşmak zorundadır.*** AKP’nin Meclis çoğunluğuna dayanarak Anayasa ve yasa değişiklikleriyle kendi hakkındaki davayı engelleme girişiminin bir tür “ikrar” olarak görülmesi kaçınılmazdır. Yargı önünde aklanacağına inanmayanların yasaları değiştirerek kendilerini kurtarma girişimine halkın sempatiyle bakacağına AKP’liler pek güvenmesin.Hele bu değişiklikler MHP’nin istediği şekilde, yani DTP’nin kolayca kapatılması, AKP’nin ise kapatılamaması sonucunu yaratırsa demokrasi daha da büyük bir yara almış olacaktır.AKP’deki panik çok daha değişik “kurtarma” formülleri ortaya çıkarabilir. Ama bunların hiçbiri gerçek anlamda “kurtarıcı” olmayacak, sadece günü kurtaracaktır.

Devamını Oku

Kendine demokrat

18 Mart 2008

Demokrasinin açık düşmanları bellidir. Bir de “gizli” düşmanları vardır ki, onların en başında “kendine demokratlar” gelir.Kendine demokratlar, demokrasinin getirdiği avantajların sadece kendilerine ait olmasını ister ve bekler, başkalarının da aynı haklara sahip olmasından hazzetmez.AKP de kendine demokrat. Kapatılması için dava talebinin ortaya çıkmasıyla birlikte kendine demokrat olduğu bütün açıklığıyla ortaya çıktı.HADEP için kapatılma davası açıldığında AKP iktidardaydı, ağzını açmadı. DEHAP için kapatma davası açıldığında AKP iktidardaydı, ağzını açmadı. HAK-PAR için kapatma davası talep edildiğinde AKP iktidardaydı, ağzını açmadı. DTP için kapatma davası açıldığında AKP’nin en demokrat sözcüleri ağızlarını açmadı. Ama AKP için dava açılması söz konusu olduğu zaman ortalığı en ağırından demokrasi nutukları kapladı. İşte kendine demokratlık budur.***AKP sözcüleri, yüzde 47 oy almış olan bir parti için kapatma davası açılmasını halkın iradesine en büyük saygısızlık olarak görüyor.Demokraside yüzde 47 de halkın iradesidir, yüzde 1 de halkın iradesidir, yüzde 0.1 de halkın iradesidir. Oyu az olan parti için kapatma davası açılınca bunu halkın iradesine saygısızlık olarak görmeyenlerin bugün kendileri için kapatma davası açıldığında bağırması kendine demokratlıktır.AKP kendisini özgürlükler partisi olarak görüyor, göstermek istiyor. Bunun için de türban mücadelesi verdiğini söylüyor. Türbanın kadının özgürlüğü olarak görülmesini istiyor. Kadının özgürlüğü mücadelesi verdiğini iddia eden AKP, töre cinayetleri davalarında hafifiletici nedenlerin kalkması için elini kımıldatmadı. Kadınların iş hayatına daha çok katılmalarını sağlayacak tedbirleri aklından bile geçirmedi. Aile içi şiddet diye ciddi bir sorun olduğunu, bütün uyarılara rağmen görmezden geldi. Kadının özgürlük hakkı olarak sadece türbanı görmek kendine demokratlıktır.***Başbakan hafta sonu konuşmalarında demokrasi ve özgürlüklerin AKP’nin temel misyonu olduğunu çeşitli şekillerde tekrar etti. Aynı Erdoğan, TCK 301’inci maddeden yargılamaların devam etmesi karşısında ne kılını ne de elini kımıldattı. Özgürlüğün sadece kendisini ilgilendiren alanlarda geçerli olduğunu düşünmek ve öyle davranmak kendine demokratlıktır.Kendine demokratlık, demokrasiye en büyük zararları veren bir iki yüzlülüktür. Türk demokrasisi bu yüzden hâlâ kör topal ayakta durmaya çalışıyor.

Devamını Oku

Sapla saman yine karıştı

16 Mart 2008

Cuma akşamı başlayan heyecan fırtınası devam edecek. Ancak bu fırtınanın içinde en heyecanlı konuşmaları yapanlar yine sapla samanı karıştırıyor.AKP sözcüleri kendi “çifte standart” anlayışları içinde konuşuyor. Onlara göre AKP yüzde 50’ye yakın oy almış bir partidir, bu yüzden hakkında kapatma davası açılamaz.Demokrasinin temel mantığında 100 oy olan parti de aynıdır, 100 milyon oy olan parti de aynıdır. Az oy alan parti kapatılabilir, çok oy alan parti kapatılamaz diye düşünmek ve bunu söylemek için demokrasinin ne olduğunu bilmemek gerekir.AKP, iktidarı süresince parti kapatmayı zorlaştıran yasal değişiklikleri yapabilirdi. Ama yapmadı. Yapmamasının nedeni de “nasıl olsa bana bir şey olmaz, DTP kapatılsa da beni ilgilendirmez” düşüncesidir.Bu kapatma davası, demokrasiyi özümsememiş AKP’nin çifte standartçılığının bir sonucudur.***Bu arada AKP’ye kapatma davası açılmasına sevinenler, ileri demokrasilerde de parti kapatıldığını tekrar edip duruyor. Son olarak İspanya’da ETA’yı açık açık destekleyen bir parti kapatıldı. Bunun dışında Avrupa’da en son parti kapatma davası 50’li yıllardadır. Bugün hemen bütün Avrupa ülkelerinde çeşitli isimlerle faaliyet gösteren neo-Nazi ve neo-faşist örgütler bile bulunuyor.Parti kapatılmasında kıstas tektir: Şiddet.İspanya örneğinde olduğu gibi, şiddete başvuran, açıkça şiddeti destekleyen parti kapatılır.AKP şiddete başvurmamıştır, şiddetle bir ilişkisi olmamıştır. AKP’nin kapatılması, siyasi açıdan da son derece yanlış olur. Türkiye’de bugüne kadar gerçekleşen parti kapatmalarının hemen tümünün ardından kurulan yeni partiler daha da güçlü olarak geri gelmiştir.***Tartışırken, konunun hukuki ve siyasi yönlerinin net olarak ayırt edilmesi gerekir.AKP’ye açılan dava “hukuki”dir, şu anda geçerli yasalara ve sisteme uygundur. Ama siyasi olarak Türkiye’de gerilimin artmasına ve ayrışmanın daha da katılaşmasına katkıda bulunacaktır.AKP’nin kapatılmasını isteyenler, bunun siyasi sonuçlarını düşünmeyenlerdir.Türkiye hâlâ bu çarpık tartışmalardan çıkamadı ve bir ileri iki geri sallanıp duruyor. En acısı da bu.

Devamını Oku

Hırs ve sersemlik

15 Mart 2008

Bir Hintli gezgin, çok güçlü bir “dilek ağacı”nın varlığını duymuştu.Yıllarca onu bulmak için gezdi dolaştı. Sonunda, edindiği bütün bilgileri bir araya getirip baktığında artık “dilek ağacı”nı bulmak üzere olduğunu anladı.Çok yorulmuştu.İlk gördüğü ağacın gölgesine uzanıverdi. Uykuya dalmadan önce aklından son geçen, “uyandığımda şöyle güzel bir kuzu olsa da oturup yesem”di.Biraz sonra nefis bir et kokusuyla uyandı. Bir kuzu kendi kendine ateşin üzerinde dönüyor, yanında çeşitli baharatlar da yemeğe oturacak olanı bekliyordu.Gezgin önce olanca açlığıyla kuzuya saldırdı. Yemeye başladıktan sonra aklı başına geldi. Dilek ağacını bulmuştu!Emin olmak için aklından geçirdi: “Yıllardır aynı giysilerle geziyorum, şunların yerine şöyle güzel giysilerim olsa...” Gözünü kapadı, bir süre kapalı tuttu...Sonra gözlerini açıp üstüne başına baktı. Bütün giysileri değişmişti. Üzerinde en zengin beylerin giydikleri türden giysiler vardı.Evet. “Dilek ağacı”nı bulmuştu!Bu arada kuzuyu yemeye devam etti. Bitirdikten sonra, aklından “şimdi bir kahve iyi gider” düşüncesi geçti.Cezve ile fincan hemen önünde belirdi.Kahvesini höpürdetirken aklından geçirdi:“Güzel bir at olsa da dönüşte yorulmasam...” Mükemmel bir at önünde duruyordu.Gezgin yine aklından geçirdi: “Şöyle bir küp altın olsa da bundan böyle rahat etsem...” Altın dolu küp, önünde hazırdı.Aklına başka bir mesele geldi: “Yıllardır kadın yüzü görmedim, şöyle hoş bir kadın olsa... Hatta iki, üç kadın olsa...” Üç güzel kadın hemen çevresini alıverdi..Bir süre geçtikten sonra yine midesi kazındı:“Şöyle birkaç cins tatlı olsa da damağım, ağzım bir tatlansa...” Tepsilerle tatlılar hemen önüne dizildi.Tatlıları silip süpürdükten sonra gezginin üzerine bir rehavet çöktü. Göz kapakları ağırlaşıyor, kendi kendilerine kapanıyordu. Dayanamadı, tekrar ağacın gölgesine uzandı.Son olarak “buralarda kaplan da vardır” diye aklından geçiriyordu.Kaplan baş ucunda bitiverdi.

Devamını Oku

Sendika korkusu

15 Mart 2008

Liberal ekonomilerde çalışanların haklarını korumaları, hatta genişletmeleri sendikalar aracılığıyla olur. Bazıları yine kızacak ama, Türkiye’de sendikaların tasfiyesi 12 Eylül askeri rejimi tarafından gerçekleştirilmiştir.O dönemde çıkarılan kanunlarla sendikalar, oldukça güçsüz, pazarlık imkânları iyice kısıtlanmış örgütlere dönüştürülmüştür.Sendikalar dün yeni sosyal güvenlik yasasına tepkilerini göstermek için işi yavaşlatma eylemi yaptı.Önce bunun, onların en doğal hakkı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Yeni yasa tabii ki çalışanlar açısından bazı “gerilemeler” getiriyor. Bunların sosyal güvenlik sisteminin iflas etmemesi için zorunlu olduğunu savunanları haklı kılan gerekçeler vardır. Ancak sendikaların da bu “hak pazarlığında” kendi güçleriyle yer almalarına kimse bir şey diyemez.***Başbakan, sendikaları halka şikâyet etmek için hastane örneğini verdi. İşi yavaşlatma eyleminin hastanelerdeki yansıması bu olabilir. Ama Başbakan, kendisini geliştirmesi gereken birçok toplumsal ve siyasi konu gibi, liberal ekonomide sendikal haklar, işçi hakları ve bunların kullanımıyla ilgili olarak da çalışmalar yapmalıdır. Kaldı ki hastanelerde acil durumlar için iş yavaşlatma olmayacağını zaten sendika sözcüleri daha önce söylemişlerdi. Başbakan’ın şikâyet tarzı fazla kolaycı bir popülizm karikatürüdür.İşçinin çalışmayı durdurması tabii ki günlük hayatta zorluklar yaratır. Zaten bu zorluklar, çalışanların pazarlık gücünü artıran silahın kendisidir. Çalışanlar bu silahı “doğru” kullanarak pazarlık güçlerini artırırlar.***Türkiye’nin sosyal güvenlik sisteminin çoktan batık olduğu biliniyor. Bunun nedeni, daha önceki siyasal iktidarların yine en kaba popülizm uygulamalarıdır. Sistem öyle anlamsız bir hale gelmiştir ki, insanlar genç yaşta emekli olmakta, sonra da bir işte, çoğunlukla da sigortasız çalışarak geçimlerini ancak sağlamaktadır. Bu sistem değişmelidir. Yerine hem mantıklı, hem de sürekli olarak devleti batırmayacak bir sistem getirilmelidir.Çalışanlar ve sendikaları bunun pazarlığının yapılacağı birinci muhataptır. Çalışanlar ve sendikalar dün bunu göstermek için iş yavaşlatma eylemi yaptılar. Eğer iki saat iş yavaşlatma bile ülkenin hayatını çok fazla etkiliyorsa bu, sendikaların güçlerini ve dikkate alınmaları gereğini gösterir.Liberal ekonomiye sahip gelişmiş ülkelerde, buna ABD de dahildir, sendikalar önemli bir güçtür ve ülkeyi yönetenler bu gücü dikkate almak zorundadır. “Yalan söylüyorlar” ya da “her gün yeni bir taleple geliyorlar” gibi küçük polemiklerle gerçek uzlaşma sistemi hiçbir şekilde kurulamaz.*****Parti kapatmak Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan itibaren onlarca parti kapatıldı. Kapatmaların hiçbir işe yaramadığını biliyoruz. DP kapatıldı, AP geldi. AP kapatıldı, DYP geldi. CHP, kapatıldı SHP geldi. DEP kapatıldı, DEHAP kapatıldı, DTP geldi. Kapatılan partinin eğer bir toplumsal temeli varsa başka bir isimle tekrar gelir, gelecektir.AKP’nin başta türban meselesi olmak üzere çeşitli yöneticilerinin, belediye başkanlarının laiklikle ilgili beyanlarının kamu vicdanını rahatsız ettiği ortadadır. Ama bunlara dayanarak parti kapatmanın geleceğe dönük olarak sonuçlarının iyice düşünülmesi gerekir.Erbakan’ın partisi aynı gerekçelerle kapatılmıştı. Ama AKP kapatılmasın, DTP de kapatılmasın. Türk demokrasisi artık parti kapatmalardan kurtulsun.

Devamını Oku

Nafile bir tartışma

13 Mart 2008

Türban ya da “en az üç çocuk yapın” gibi meseleleri “çözmek” için bazıları dini yorumlar üzerinden tartışmaya çalışıyor.Örnek olarak; anlatmaya çalışıyorlar ki türban takmak İslama göre zorunlu değildir. Olabilir, ama bu konuda ahkâm kesmek, dini bilgilerinin en alt düzeyde olduğu belli olan şahıslara düşmez.Bugün dünyada 1.5 milyarı aşkın Müslüman yaşıyor. Müslümanların yaşadığı ülkeler bugün dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yer alıyor. Ve bu ülkelerde, bizim şu anda tartışmakta olduğumuz “türban” ya da “doğum kontrolü” gibi meseleler tartışılmıyor bile.Dünya üzerindeki 1.5 milyar Müslümanın en az yüzde 90’ı içinde bulunan kadınlar “doğal olarak” kapalı yaşıyor, toplumsal hayata katılmak gibi bir sorunları yok, sürekli çocuk doğuruyor. Okula gitmek gibi bir dertleri hiç yok. Bakınız: İran, Irak, bütün Arap Yarımadası, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Hindistan (Müslümanları) Malezya, Endonezya, Moritanya, Cezayir, Fas, Mısır, Suriye, Lübnan (Müslümanları), Sudan, Özbekistan, Filistin... ABD ve Avrupa’daki Müslümanların da büyük çoğunluğu, katı dini kurallara uygun yaşıyor.Bizde ise haritaya bile bakmamış olan birçok kıraathane filozofu, dini tartışmalara girişerek türban ve çok çocuk gibi meseleleri dini referanslarla, ama dünyadaki 1.5 milyar Müslümanın anladığının tersine anlamaya çalışıyor.***Türkiye’nin benimsediği laiklik, Aydınlanma Devriminden geçmiş, yani bilimin üstünlüğünün kurulduğu bir süreç içinde yaşamış olan Avrupa’dan alınmıştır. Ayrınlanma Devriminin “uğradığı” Müslüman ülkelerin başında Türkiye gelir.Mustafa Kemal Aydınlanma Devrimi için çok uğramış ve çok önemli gelişmeler sağlamıştır.Aydınlanma Devrimi, komünizm dolayısıyla bazı eski Sovyet cumhuriyetlerine de “uğramıştır.” Azerbaycan, Türkmenistan gibi ülkelerde dini referanslı toplumsal hareketler etkili değildir.Bütün İslam dünyasına topluca bakıldığında Türkiye’nin tek olduğu ortadadır.Şu anda da tartışılması gereken, türbanın İslam dinindeki yeri değildir. Çünkü o yer bellidir ve dini referanslar üzerinden tartışılamaz.Bu tür tartışmalar, hele bu tartışmalara girenler “cahilliğin cesareti” içinde konuşup durmaları ancak “karşı tarafın” kanıtlarını güçlendirir.***Türkiye’de şu anda Mustafa Kemal tarafından belirlenmiş olan “laiklik modeli” geçerlidir.Bu modelin bu şekilde devamını istiyor muyuz, yoksa çeşitli gerekçelerle daha farklı bir modele geçmeyi kabul ediyor muyuz?Mesele budur. Bu ciddi meseleyi “gerçek İslamda şöyle... Yok böyle...” gibi bir kafe-kıraathane tartışmasına çevirmeye de kimsenin hakkı yok.

Devamını Oku

Kürtçe TV

12 Mart 2008

Başbakan’ın yurt dışına verdiği mesaja göre “Kürt açılımı” başlıyormuş. Erdoğan, bu açılım kapsamında ekonomik unsurlar yanında, Kürtçe ile birlikte başka Orta Doğu dillerinde de yayın yapacak bir “kamu” televizyonu kurulacağını açıkladı.Ne zaman gündeme bir “hassas” konu gelse, Ankara’nın alışkanlığı sorunu “devlet eliyle” çözmektir. Fakat, Diyanet İşleri örneğinde de olduğu gibi “devlet eliyle” sorun çözme ya da “açık kontrol” bir süre sonra beklenenin tersini getirebilir ya da bir işe yaramaz.Ankara’da halen Kürtçe TV’nin devlet tarafından yayına sokulmasını “çözüm” zanneden bir anlayış geçerli.Kürtçe su istedi diye, Kürtçe tebrik kartı gönderdi diye insanların takibata uğradığı, yargı önüne çıkarıldığı bir ortamda devletin kurduğu Kürtçe TV de sadece göstermelik bir “çözüm” olabilir. Dünyaya dönüp denilecektir ki: “İşte, siz de siyasi çözüm diye bastırdınız, bakın Kürtçe yayın yapan televizyon kurduk.” ***Kürt sorununa “demokratik çözüm” aramak için önce açık açık “Evet siz Kürtsünüz” cümlesinin söylenmesi gerekiyor.50 yıldan fazla bir süredir bu insanlara “Siz Kürt değilsiniz, dağlı Türksünüz, Kürtçe diye bir dil de yoktur; o, bozulmuş Farsçadır” dedikten sonra bugün “açılım” aşamasına gelinmişse yapılacakların göstermelik değil “gerçek” olması şarttır.Ülkenin Batı kesiminde yaşayıp hiç Güneydoğu’ya gitmemiş yüz binlerce kişi bu ülkede Kürtlerin yaşadığının bile farkında değildi.Irak Cumhurbaşkanı “Kürdistan” dedi diye tepki görüyor, ama ABD Başkanı Kürdistan dediği zaman kimse tepki gösteremiyor.Bunlar toplumun bir kesiminin halen herkesi ve kendisini kandırmaya çalıştığının göstergeleridir.***Daha 80’li yıllarda içinde Kürt kelimesi geçen yazılar için insanlar Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gidiyordu. Bunun için, her türlü çözümü konuşmaya önce “Evet siz Kürtsünüz” diyerek başlamak gerekiyor.Bu cümle açık bir şekilde söylendiğinde aslında çözüme manevi olarak çok yaklaşmış olacağız. Ama her şeyden önce bu cümlenin açıkça ve içtenlikle söylenmesi gerekiyor. Gerçek açılımlar Türkiye’de Kürtlerin de yaşadığı gerçeği kabul edildikten sonra başlayabilir. Türk toplumunun buna hazır olduğunun işaretleri de vardır.Kürt siyasilerin ya da Kürtler adına konuştuğunu, davrandığını iddia edenlerin bugüne kadar yaptığı yanlışlar çözümü ertelemenin gerekçesi olamaz.Önce sesler titremeden ve korkmadan “evet siz Kürtsünüz” denilecektir.

Devamını Oku

CHP’nin yolu

11 Mart 2008

CHP ve Genel Başkanı’nın adı bir yazıda geçtiğinde iki türlü tepki gösteriliyor. Birincisi “öfke” tepkisi. Bunlara göre CHP ve Genel Başkanı eleştirilemez, eleştirilirse bu AKP’ye yarar. Bu tepkinin sahipleri CHP’nin 22 Temmuz yenilgisinin üzerinde düşünmeye niyetli değil. Öfke ve küfürle AKP’yi alt edeceklerini zanneden bu kesimin siyasetin; sosyal demokrat ve sol siyasetin ne olduğunu öğrenmesi gerekiyor.İkinci tür tepki de artık klasik oldu:“Evet Baykal ile bu iş olmuyor, Baykal çekilsin, yeni bir kadro ile CHP canlansın ve ülkeyi AKP iktidarından kurtarsın.” Bu tepkinin sahipleri de CHP tüzüğüne göre Baykal’ın istediği sürece Genel Başkan olarak kalacağını unutuyor. Demokrasinin en büyük savunucusu, kalesi olması gereken partinin tüzüğü, en anti-demokratik tüzüktür.***CHP’nin geleceğine Baykal’lı ya da Baykal’sız umut bağlayanların 22 Temmuz’un tahlilini iyi yapmaları ve ancak bundan sonra önümüzdeki yerel seçimler üzerinde durmaları gerekiyor.AKP ile kıyaslandığında CHP’nin örgüt yapısı ağır şekilde durgundur. 22 Temmuz öncesi mitinglerini ve yerel propaganda çalışmalarını izlemiş olanlar bunu görmüşlerdir.Bu örgütün canlanması, yerel seçimlerde AKP’yi geriletmesi halihazırdaki koşullarda hayaldir. Eğer bu hayali kuranlar, arada ülkede büyük çatışmalar olmasına, büyük krizlerin ardından AKP’nin başka yollarla geriletilmesine umut bağlıyorlarsa, büyük yanlış içindedirler. Böyle bir süreçte belki AKP yerel seçimde geriletilir, ama AKP ya da benzeri bir parti gelecek genel seçimde aynı ağırlıkla geri gelir.***CHP’nin iktidar alternatifi olduğu yıllarda partinin bilim kurulları, danışma kurulları vardı. Ülke sorunlara kafa yoran insanlar bu kurullara çağırılır, katkıda bulunmaları sağlanırdı. Parti yöneticileri de bu toplantılara katılır ve siyaset üretmek için bilgi almaya çalışırdı.CHP bugün siyaset üreten bir parti olmaktan çıkmıştır.Siyaset üretemediği için, bu siyasetleri halka aktaracak örgüte de ihtiyacı yoktur. CHP’nin faaliyeti sadece Meclis’te ve esas olarak Genel Başkan’ın konuşmalarına göre şekilleniyor.CHP Genel Başkanı, eğer olağanüstü koşullar olmazsa, önümüzdeki genel seçim yenilgisini de halka kömür erzak dağıtılmasına bağlayacak ve yerinde kalacaktır.Bugün her eleştiriye küfürle cevap verenler bari bu seçimden sonra biraz düşünse ve CHP’nin yolunun ne olması gerektiği üzerine kafa yorsa. Ama bunu yapmak zor, CHP’yi eleştirenlere ve geleceği önceden söyleyenlere küfür etmek kolaydır. Bu durumda da CHP, kaptanı dümeni tutamayan bir gemi gibi yalpalamaya devam edecektir.

Devamını Oku