Türban ya da “en az üç çocuk yapın” gibi meseleleri “çözmek” için bazıları dini yorumlar üzerinden tartışmaya çalışıyor.
Örnek olarak; anlatmaya çalışıyorlar ki türban takmak İslama göre zorunlu değildir. Olabilir, ama bu konuda ahkâm kesmek, dini bilgilerinin en alt düzeyde olduğu belli olan şahıslara düşmez.
Bugün dünyada 1.5 milyarı aşkın Müslüman yaşıyor. Müslümanların yaşadığı ülkeler bugün dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yer alıyor. Ve bu ülkelerde, bizim şu anda tartışmakta olduğumuz “türban” ya da “doğum kontrolü” gibi meseleler tartışılmıyor bile.
Dünya üzerindeki 1.5 milyar Müslümanın en az yüzde 90’ı içinde bulunan kadınlar “doğal olarak” kapalı yaşıyor, toplumsal hayata katılmak gibi bir sorunları yok, sürekli çocuk doğuruyor. Okula gitmek gibi bir dertleri hiç yok. Bakınız: İran, Irak, bütün Arap Yarımadası, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Hindistan (Müslümanları) Malezya, Endonezya, Moritanya, Cezayir, Fas, Mısır, Suriye, Lübnan (Müslümanları), Sudan, Özbekistan, Filistin... ABD ve Avrupa’daki Müslümanların da büyük çoğunluğu, katı dini kurallara uygun yaşıyor.
Bizde ise haritaya bile bakmamış olan birçok kıraathane filozofu, dini tartışmalara girişerek türban ve çok çocuk gibi meseleleri dini referanslarla, ama dünyadaki 1.5 milyar Müslümanın anladığının tersine anlamaya çalışıyor.
Türkiye’nin benimsediği laiklik, Aydınlanma Devriminden geçmiş, yani bilimin üstünlüğünün kurulduğu bir süreç içinde yaşamış olan Avrupa’dan alınmıştır. Ayrınlanma Devriminin “uğradığı” Müslüman ülkelerin başında Türkiye gelir.
Mustafa Kemal Aydınlanma Devrimi için çok uğramış ve çok önemli gelişmeler sağlamıştır.
Aydınlanma Devrimi, komünizm dolayısıyla bazı eski Sovyet cumhuriyetlerine de “uğramıştır.” Azerbaycan, Türkmenistan gibi ülkelerde dini referanslı toplumsal hareketler etkili değildir.
Bütün İslam dünyasına topluca bakıldığında Türkiye’nin tek olduğu ortadadır.
Şu anda da tartışılması gereken, türbanın İslam dinindeki yeri değildir. Çünkü o yer bellidir ve dini referanslar üzerinden tartışılamaz.
Bu tür tartışmalar, hele bu tartışmalara girenler “cahilliğin cesareti” içinde konuşup durmaları ancak “karşı tarafın” kanıtlarını güçlendirir.
Türkiye’de şu anda Mustafa Kemal tarafından belirlenmiş olan “laiklik modeli” geçerlidir.
Bu modelin bu şekilde devamını istiyor muyuz, yoksa çeşitli gerekçelerle daha farklı bir modele geçmeyi kabul ediyor muyuz?
Mesele budur. Bu ciddi meseleyi “gerçek İslamda şöyle... Yok böyle...” gibi bir kafe-kıraathane tartışmasına çevirmeye de kimsenin hakkı yok.

