Şirazlı Sadi, savaşa ve düşmanlığa, düşmanlara ilişkin olarak şunları söylüyor:Zayıf bir düşman sana itaat eder ve dostluk gösterirse maksadı vakit kazanarak kavi bir düşman olmaktır. Alimler “Dostların dostluğuna itimat edilemiyor, düşmanların dostluğuna nasıl inanılabilir” demişlerdir.*** Küçük düşmanı hakir görmek, küçük ateşi ihmal etmeye benzer. Ateşi bugün söndürmek mümkünken söndür, çünkü bir kere parlarsa cihanı yakar.Düşmanı ok ile öldürmek mümkünken öldür, ona yayını kurma zamanı bırakma.*** Düşmanın aczine acıma, çünkü kudret kuvvet kazanınca sana acımaz. Düşmanı âciz gördüğün zaman mağrur olma, çünkü her kemikte ilik, her gömlekte insan vardır.*** Düşmanın nasihatini kabul etmek hatadır. Fakat sen düşmanını dinle, sonra onun dediğinin aksini yap. Düşmanının “şöyle yap” dediği şeyden sakın. Sakınmazsan nedamet elini dizine vurur durursun.Düşman sana ok gibi doğru bir yol gösterirse sen o yoldan sap, onun doğru dediğinin aksine git.*** Düşmanlar arasında cenk gördüğün zaman git dostlarınla rahat rahat otur.Eğer düşmanlarını birbiriyle uyuşmuş görürsen, yayını kirişe tak, hisarlara gülle yığ.*** Yılanın başını düşmanın eliyle ez ki, eğer düşman galip gelirse yılanı öldürmüş olursun, eğer yılan galip gelirse düşmandan kurtulmuş olursun.*** Haddinden fazla hiddet nefret uyandırır. Yerinde olmayan yumuşaklık da heybetten götürür.Ne etrafındakileri usandıracak kadar sert ol ne de karşındakine cesaret verecek kadar mülayim.Sertlik ile yumuşaklık birlikte olursa hoştur. Aynı kan emici gibi, hem damarı yaralar hem de merhemi koyar.Akıllı kimse gereksiz sertlik etmez, kadrinin bilinmemesine neden olacak kadar da yumuşaklık etmez.*** Hükümdar, dostlarının itimadını sarsacak derecede öfkeli olmamalıdır. Çünkü hiddet ateşi önce sahibini yakar, ondan sonra karşıya, düşmana ya erişir ya erişmez.*** İki düşman arasında sözü öyle söyle ki onlar birbirleriyle dost oldukları zaman mahcup olmayasın. İki kimse arasındaki cenk ateş gibidir. Zavallı gammaz ise sadece odun taşıyıcıdır. Bugün düşman olanlar yarın bir aralık barışıp birbirinden memnun olurlar. Fitneci ise ara yerde mahcup kalır. İki düşman arasındaki ateşi alevlendirmek, alevlendirirken de kendisi ara yerde kalarak yanmak akıllı işi değildir.*** Yaralı gönüllerin tütününden sakın. Çünkü yaraladığın gönüller eninde sonunda sana tesir ederler. Elinden geldiği kadar hiçbir gönlü yaralamamaya, perişan etmemeye çalış çünkü bir tek yaralı gönül bile bütün cihanı altüst edebilir.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak operasyonunu dün “aniden” son erdirmesi kimilerinde kafa karışıklığı yarattı.Yarattı, çünkü operasyonun başından beri, hatta tartışılmaya başlanmasından bu yana bir kesim, kendi beklentilerine uygun olarak kamuoyunda yanlış beklentiler oluşmasına yol açmıştı.Önce “aniden” kelimesi üzerinde duralım. “Aniden” olmaması demek, ne zaman biteceğinin önceden duyurulması demektir. Böyle bir askeri operasyonun ne zaman biteceğinin önceden açıklanmasını beklemek saflıktan öte bir durumdur.Operasyonun başından itibaren, aslında konu hakkında herkesten daha fazla bir şey bilmeyen, ama kendilerine “uzman” sıfatı takılmış birçok şahıs televizyonlarda bol bol boy göstererek uzmanlıklarını kanıtlamaya çalıştı. Yazılı basında böyle ortamlarda hemen ortaya çıkan “coşkulu” havayla birlikte kamuoyu sürekli olarak “gerçek dışı” beklentilere yöneltildi.Oysa Genelkurmay Başkanlığı’nın ilk andan itibaren yaptığı açıklamalar yan yana konulduğunda görülecektir ki operasyonun niteliği, hedefleri en başından “belli edilmiş”ti ve aşırı beklenti yaratacak hiçbir unsura yer verilmemişti.*** Terörden bıkmış olan Türk halkının böyle bir operasyonun sonunda terör sorununun tümüyle çözüleceği beklentisine girmesi doğal bir psikolojik tepkidir. Bu beladan bir an önce kurtulmak isteyen insanların belli umutlara yönelmesi kaçınılmazdır. Ama kendilerine “siyaset uzmanı” ya da “terör uzmanı” ya da “askeri uzman” sıfatları takılmış olan zevatın görevi de halkı gerçekler üzerinde aydınlatmaktır.Terör, PKK terörü Türkiye’nin bir iç sorunudur. Kuzey Irak’ta bulunduğu bildirilen 6 bin PKK’lının tümünün öldürülmesi de bu sorunu sona erdiremez. Hatta tam tersine sonuçlar verebilir.Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, kendisinin açıkladığı hedef, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yönelik terörist girişi altyapılarının yok edilmesidir. Genelkurmay’ın son açıklamasında bu hedefe ulaşıldığı bildirilmiştir. Kimse de bunun doğru olmadığına ilişkin bir bilgi sahibi değildir, dolayısıyla yapılacak bütün yorumlar boştur.***Kuzey Irak operasyonunun, Amerikan baskısıyla “erken” ya da “aniden” bitirildiği meselesi üzerinde de durulacaktır. Böyle bir sınır ötesi operasyon, tabii ki öncelikle bu ülkede egemen olan güçlerle belli diplomatik pazarlıklar yapılmasını gerektirir. Ama olayı “Amerika baskı yaptı biz de çekildik” gibi bir basitlikte göremeyiz.Bundan sonra önemli olan, bu tür sınır ötesi operasyonlara bir kez daha ihtiyaç duyulmaması ve Türkiye’nin sorunun köklerine dönmesidir.
Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonuyla ilgili olarak Batı’dan ilk günden itibaren gelen “şartlı destek” havası yerini “haydi çıkın”a bırakıyor.Bu aşamada herkes Kıbrıs’ı hatırlıyor. Kıbrıs’ta Rumlarla Türkler, İngilizlerin adadan ayrılmasının ardından bir ortak bağımsız cumhuriyet inşa etmeye çalıştı. Ancak bu ortaklığı en başta zehirleyen Rum milliyetçileri oldu. Önce 1963’te saldırdılar. O sırada Türkiye ABD baskısı nedeniyle müdahale edemedi.Asıl savaş 1974’te koptu. Bu kez yine radikal milliyetçi Rumlar, bir darbe girişimiyle Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama ve Türkleri terörle kaçırma operasyonuna girişti.Ecevit başbakandı; hızla müdahale kararı aldı, Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’a çıkarma yaptı ve önce Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde güvenliği sağladı.Görüşmeler İngiltere üzerinden yapılırken bazı askeri gerekçelerle ikinci harekât başladı ve Türk askeri Rumların da yoğun olduğu bölgelere girdi.O günden itibaren de, Kıbrıslı Türklerin can güvenliği için haklı bir müdahalede bulunan Türkiye’nin yerini “işgalci Türkiye” aldı.Arkası da Birleşmiş Milletler’in Türkiye aleyhindeki kararları ve ambargo olarak geldi. Bu 35 yıl boyunca bütün dünya Kıbrıs’ı Türk işgali altında bir ada olarak gördü.Ankara’nın resmi politikaları sürekli başarısız oldu. Türkiye ve KKTC dünya kamuoyunda sürekli olarak “uzlaşmaz” damgası yedi.***Kıbrıs olayının 34 yıllık özeti, soruna sadece askeri açıdan bakan Ankara’nın tam başarısızlığıdır.Bu başarısızlığın manevi yüklerinin yanında ağır maddi yükleri de vardır.Türkiye’nin Kuzey Irak’a askeri müdahalesi kaçınılmaz olarak dünyaya Kıbrıs’ı hatırlattı. Çoğu yayın organında, hiç ayrıntıya girilmeden “Türkiye’nin Kıbrıs’taki işgali halen devam ediyor” şeklindeki basit bir formül kullanılmaya devam ediyor.Ankara bu operasyon için ABD’nin desteğini ve Avrupa’nın en azından “tepkisiz” kalmasını sağlamıştı. Ama anlaşılıyor ki operasyon devam ettikçe ABD ile sorun yaşanacak, Avrupa’da da Türkiye’yi dışarıda bırakmak isteyen güçler ciddi bir bahane bulmuş olacak.Siyasi ve sosyal olaylara sadece askeri açıdan bakmak, bugünkü dünyada sürekli çözümsüzlük üretmekle eş anlamlıdır.PKK sorunu, en ucunda askeri bir sorundur ve sorunun temeli Türkiye’nin içindedir, Kuzey Irak’ta değildir, Washington’da hiç değildir.
Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak’ta ülkenin ve bölgenin bütününde yaşayanların geleceği açısından çok önemli bir operasyon yapıyor.Şehit haberleri geldikçe, cenazeler kalktıkça bütün ülkenin yüreği dağlanıyor.Bunların artık son cenazeler olması, başka şehit gelmemesi dileğiyle bütün ülke Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başarısı için dua ediyor.Ne yazık ki böyle duygusal günlerde, insanların acıları üzerinden “gösteri” yapmaya meraklı bir kesim yine ortaya çıktı.Bir bürokrata İstanbul’un su sorunu soruluyor, adam cevap vermeden önce uzun uzun şehitlerden söz ediyor.Zekâ ve bilgi seviyesi en düşük futbol geyiği programlarına katılanlar uzun uzun şehitlerden söz ediyor.Televizyon ekranlarında, ekrana çıkma imkânını her yakalamış olanın şehitlerden söz etmesinin, kameraya bakarak üzüntülü bir yüz ifdesi takınmasının içtenlikle, gerçek üzüntüyle ilgisi var mıdır, yoksa bu şahıslar basit ve kaba bir fırsatçılık mı yapıyor?***Bir başka yürek dağlayan ekran görüntüsü iki gün önce yaşandı. Saat sabahın 4’ü. Görevli askerler yeni şehit olmuş bir askerin evinin kapısını çalıyor. Saat sabahın dördü ve askerlerin yanında “medya” var, kameralar var!Kapıyı açan anne, önce oğlunun geldiğini zannediyor, askerlerden birinin kepini kaldırarak oğlu olup olmadığına bakıyor, sonra haberi alıyor ve acılar içinde ağlamaya başlıyor.Bu görüntüler televizyon ekranlarında aynen yer aldı. Henüz kimse sormadı, şehit ailesine haberi sabahın dördünde vermenin nedenini.O saatte uyandırılan insanların yaşadıkları acıyı ekranlara taşımak için “medya”ya kimin haber verdiğini de kimse sormadı. Acı içinde kıvranan bir annenin görüntülenmesi için kameraları birinin çağırmış olması gerekir...Türk toplumunun duygu yoğunluğu şu anda çok yüksekte. Ama birileri, kim olursa olsun, bu duygu yoğunluğundan herhangi bir şekilde fayda sağlamaya çalışıyorsa, şehitlere ve bütün halka saygısızlık ediyor.“Köy-kasaba” ruhumuz bari böyle özel bir dönemde geride dursun ve iki yüzlülüğüyle bütün toplumu kirletmesin.
Ebedi Genel Başkanı Deniz Baykal’a göre “başka alternatif aramaya gerek yok, çünkü CHP iktidar alternatifidir.” Kendisinin de bu sözün doğru olduğuna inanmak için bazı verilere ihtiyacı var.Bunlardan birincisi, kamuoyunda, seçmende CHP’ye olan ilginin arttığının görülmesidir.Böyle bir ilgi artışı var mı?Kamuoyu araştırmaları olmadığını söylüyor. Ayrıca herkes kendi çevresine bakarak AKP’nin son politikalarını eleştirenlerin “CHP’ye oy verelim, CHP iktidar olsun” deyip demediklerini öğrenebilir.CHP ile ilgili yaygın kanaati Deniz Baykal belki bilmiyordur. Ama en yakınındakilerin bildiğine kuşku yok. Bu yüzden birer ikişer uzaklaşıyorlar.***Türk halkı, hatta geleneksel CHP seçmeni de başında Deniz Baykal’ın bulunduğu bir CHP’nin iktidara gelebileceğine inanmıyor. Gerçek bu kadar basittir. Deniz Baykal, ülkenin geleceğiyle ilgili sosyal-demokrat, demokrat, laik, özgürlükçü umutlar yaratacak bir lider konumundan çıkalı çok oldu.Baykal’ın o büyük kendisine güveninin nereden geldiği de belli: Her alanda demokrasiyi savunmak ve yaşatmak zorunda olan bir parti en anti-demokratik tüzükle yönetiliyor ve genel başkanın bir seçim yarışıyla değiştirilmesi pratikte imkânsız. Genel başkan, eğer kendisi emekli olmaya karar verirse değişebilir. Yok, görevine devam etmek isterse, bu tüzükle sonsuza kadar genel başkan kalabilir.***Deniz Baykal iktidar alternatifi olduğunu bu kadar kuvvetli bir şekilde söyleyebiliyorsa önümüzdeki genel seçimler için de somut bir hedef koymalıdır.Örneğin diyebilir ki: “Oy oranımızı en az 5 puan artıracağız ve böylece iktidar alternatifi olacağımızı herkes görecek...” Ya da diyebilir ki: “Büyük şehirlerin en az yarısını alacağız ve iktidar alternatifi olduğumuzu göstereceğiz...” Baykal böyle şeyler söylemiyor, söyleyemiyor. Bu kadar deneyimli bir siyasetçinin, halkın kendisine oy veren kesiminde bile ciddi bir güvensizliğe muhatap olduğunu görmemesi zordur.***Önümüzdeki dönem için iktidar alternatifi ancak sosyal demokrat-demokrat-liberal-laik-özgürlükçü cephe yaratabilen bir siyasi parti olabilir.Bu kavramların ortak platformu da “Avrupa Birliği standartları”dır.CHP’nin böyle bir siyasi hareket yaratabileceğine kim inanıyor?Deniz Baykal bile inanmıyor ki geçen seçim öncesinde bir o yana bir bu yana savrulup durdu, yine de ağır bir yenilgi daha aldı. Seçim yenilgilerine doymayan bir “iktidar alternatifi” nasıl olur? Ancak CHP gibi, CHP kadar olur.
Türbanla ilgili tartışmalar sürerken “kaos olur” denildiğinde Başbakan çok kızmıştı. Ama denildiği gibi oldu.YÖK Başkanı, anayasa değişikliğinin türbanlı öğrencilerin üniversitelere girmesi için yeterli olduğunu ilan etti. Bu talimata bazı üniversiteler uydu, çoğu uymadı. Uymayan üniversite yöneticileri YÖK kanununda da değişiklik yapılması gerektiğini savunuyor. Buna karşılık AKP, YÖK kanununda konuya açıklık getiren bir değişiklik yapmak niyetinde değil. Çünkü o değişiklik türban serbestliğinin sadece üniversitelere özgü olarak kalması için bir karine olabilir ve getireceği açık sınırlama tam serbestlik isteyenlerin tepkisine yol açabilir. Kaos budur.Başbakan, kuvvetler ayrılığı gibi bazı kavramlardan herkesin anladığını anlamıyor, başka bir şey anlıyor. Kaos kavramından da başka bir şey anlıyor olabilir. Ama o ne anlarsa anlasın, şu anda üniversitelerde türban konusunda kaos vardır.*** Bu kaos daha da büyüyebilir. Çünkü dün gelen haberlere göre bazı ortaöğretim kurumlarında da türban serbestliği “geniş şekilde” anlaşılmış ve türbanlı kız çocukları okullara girmiştir.Türban yasağını uygulamaya devam eden bazı üniversitelerin kapısına türbanlı kızlar kalabalık olarak toplanıp içeri girmeye çalışırsa ne olacak? Hiçbir öğretim üyesi, polis çağırarak ya da zora başvurarak bunu engellemek istemez. İşte kaos budur.Türbanlı öğrencileri içeri alan üniversitelerde bu uygulamayı protesto gösterileri yapılırsa, üniversiteye türbanı alan okullarda ise lehte gösteriler yapılırsa... Kaos budur. Bu durum, demokratik ilkelere uygun bir tartışma düzeni değildir; yaşananlar, siyasi iktidarın dayatması ve ona karşı sivil direniştir.Türbanlıların derse girdiği bazı okullarda karara karşı olan bazı öğretim üyeleri derslikleri terk ederse... Kaos budur.*** Ülkenin çoğunluğu türban sorunun halledilmesini, bir siyasi ve toplumsal çatışma alanı olmaktan çıkarılarak halledilmesini istiyordu. Bu yönde toplumdan farklı öneriler gelmişti. Önerilerin önemli bölümü “toplumsal uzlaşma” kavramına uygun davranılması, herhangi bir dayatmaya gidilmemesi ve “siyasi-dini simge” meselesinin dışına çıkılması yönündeydi.Başbakan bunlara kulak asmadı. İktidar sahiplerinin kaçamadığı “ben yaparım olur” ruhuyla hareket etti. Ve kaos başladı.
Son günlerdeki rüşvet iddialarına bakıldığında, zaman geçtikçe toplumun biraz daha kirlendiği duygusuna kapılmak mümkün.2002 yılında iktidara gelirken AKP’nin topluma en önemli vaadi “temizlik” idi.Herkes biliyor ki ülkemiz dünyanın “kirlilik” liginin en üst sıralarında yer alıyor. Bizden daha “kirli” olan, birkaç Afrika ülkesiyle demokrasiye geçişte sıkıntılar yaşayan bazı Güney Amerika ülkeleridir.Zaman zaman yapılan araştırmalar da aslında yolsuzluk ve rüşvet gibi konulardaki “kirlilik” alanının oldukça geniş, hacimce de büyük olduğunu gösteriyor.Yolsuzluk ve rüşvet arttıkça piyasada dolaşan kara para artar. O zaman da bu paralardan pay almak isteyen çeteler ortaya çıkar. Böylece birkaç kartopu, bütün toplumun vicdanını ezen bir çığa dönüşür.*** Önemli bir kamu kurumunun başındaki kişi hakkında ciddi bir rüşvet iddiası ortaya atılıyor ama o kişi halen görevinin başında. Üstelik bu kişi hakkında iddiada bulunan kişinin şirketleri “teftişe” alınmış...Türk halkındaki yaygın inanç, toplumun en tepelerinden başlayan bir yolsuzluklar dünyası içinde yaşadığımız yolundadır. “Bal tutan parmağını yalar” sözü de bu yaygın inancın en veciz ifadesi olarak söylenir durur. “Devlet malı deniz, yemeyen domuz” deyişi de saf ve dürüst kalmaya çalışanları aşağılamak için çıkarılmıştır.Eğer AKP erkânı kendi partilerinin ve ellerindeki yerel yönetimlerin bu inancın dışında kaldığını sanıyorsa fena halde yanılır. Başbakan Erdoğan zaman zaman bu işlere adları karışan AKP’lilerin de gözünün yaşına bakılmayacağını söylemişti. Ama şu son iddialarda bile Başbakan sessiz kalmayı tercih etti.*** Birkaç kartopu işte böyle böyle çığa, çığlara dönüşür.En tepedekilerin gerçekten temizlik istediklerine, bunun gereğini yapacaklarına alttakiler inanmazsa o toplumda temizlik hayal olarak kalır.AKP’nin “temiz toplum” yönündeki icraatlarının kuvvetli icraatlar olduğunu söylemek mümkün değildir. Kendisinden öncekileri en ağır şekilde “kirlilikle” suçlayan bir siyasi kadronun “temiz toplum” için çok daha etkili davranması beklenirdi.“Temiz toplum”dan anlaşılması gereken çok bellidir: Rüşvet ve yolsuzluk olaylarının en aza indirildiği, bunlara karışanların en ciddi şekilde cezalandırıldığı bir toplum.Yoksa AKP “temiz toplum”dan başka bir şey mi anlıyor?
Köyün bilgesi, o yörenin aptalı olarak bilinen kişinin eşeğini kıyasıya dövdüğünü görünce müdahale etti.“Oğlum kendine gel! Zavallı hayvanın canını çıkardın. Hiç unutma, başkasına karşı şiddete başvuranlar eninde sonunda şiddetle karşılık görür...” Aptal dayağa ara vermeden yaşlı bilgeye cevap verdi: “Amca, işte ben de bu eşeğe tam bunu öğretmeye çalışıyorum. Lanet hayvan biraz önce beni çifteledi, fena halde canımı yaktı...” Sonra da eşeği daha şiddetle dövmeye devam etti.Bilge kişi, yanındaki öğrencisiyle oradan uzaklaştı. Sonra öğrencisine dönerek şunu söyledi:“Aptalların hayat felsefesi düşünen insanlardan daha derin, daha anlamlı, daha gerçekçi olamaz. Buna kuşku yok.Ama bunu dile getiriş şekilleri bizden çok daha inandırıcı ve etkileyici...” ***Şirazlı Sadi’nin Gülistan adlı kitabında anlattığı “insan” hikâyelerinin birinde “veremi göster sıtmaya razı olsun” mantığı şöyle anlatılıyor:Bir bey, genç kölesi ile gemiye binmiş, ama gemi yola çıktıktan az sonra hava patlamış. Dalgalar gemiyi beşik gibi salladıkça, hayatında ilk kez gemiye binmiş olan genç köle, kendini yerden yere atıyor, bağırıyor, ağlıyor, dualar ediyormuş.Efendisi köleyi sakinleştirmek için uğraşıyor, geminin bu havaya dayanabileceğini, korkacak bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyormuş. Ama genç köle kendisine söylenen hiçbir sözü dinlemiyor, ağlayıp çırpınmaya devam ediyormuş.Aynı gemide yolculuk eden yaşlı bir adam beyin yanına yaklaşmış. “Eğer izin verirseniz, ben bu köleyi sustururum efendim.” Kölenin çırpınmalarından iyice sıkılmış olan bey de “Tamamdır, ne yaparsanız yapın, yeter ki sussun” demiş.Bu söz üzerine yaşlı adam iki kuvvetli denizci çağırmış ve köleyi denize attırmış. Zavallı köle yüzme bilmediği için bir batıyor, bir çıkıyor, devamlı çırpınıyormuş.Sonra yaşlı adam denizcilere “Tamamdır alın gemiye” demiş. Gemiciler köleyi yakalamış, gemiye çekmiş.Genç köle bir kenara oturmuş, yavaş yavaş soluklanmış ve sessizce durmaya başlamış.Bey, yaşlı adama “Sağolun, ama bu yaptığınızın hikmeti nedir” diye sormuş ve şu cevabı almış:“Bu genç köle daha önce hiç suya batmamıştı, ne olduğunu bilmiyordu. Bu yüzden gemide bulunmasının kendisi için selamet olduğunu anlamıyordu. Denize atılıp daha büyük bir tehlikeyle karşılaşınca gemide bulunmasının değerini anladı. Huzur ve saadet böyledir. Bir felaketle karşılaşmayan kimselerin pek çoğu huzurun kıymetini bilmez...”