Bıktırana kadar

14 Şubat 2008

Türbanla ilgili olarak günlerdir yazılan ve söylenenler adım atacak hiçbir yeni bir alan yaratmadığı gibi tam anlamıyla bıktırıcı hale geldi.“Bıktırma” da bir çeşit “yıldırma” ve “yıldırarak kabul ettirme” politikasıdır. Yeni yollar açmaya çalışılması yerine aynı sözlerin sürekli tekrarlanması, toplumu “aman ne olursa olsun, bu patırtı bitsin” noktasına getirir.Bizde de şu anda olan bu. Türban serbestliğini getirmeye çalışan AKP-MHP, bundan sonra türban serbestliğinin kamu kuruluşlarına, ilk ve ortaöğretime yayılmayacağına ilişkin herhangi bir güvenceyi getirmenin yollarını aramıyor. Bu da her türlü uzlaşma yolunu tıkıyor ve belirsizliğin temellerini sıkılaştırıyor.***Tayyip Erdoğan, türban sorununu “baskın” yöntemiyle ve sadece Meclis çoğunluğuna dayanarak çözmeyi tercih etti ve bu tercihin eleştirilmesine, başka görüşler getirilmesine büyük tepki göstermeye devam ediyor.Bu tavrın ardından bir “toplumsal uzlaşma” yolunun açılmasını beklemek tümüyle hayal olmuştur.“Özgürlük” kelimesini ağızlarından düşürmeyenlerin, sadece türbana endeksli demokrasi nutukları atanların türbanla birlikte başka özgürlük alanlarını genişletmekle ilgili herhangi bir adım atmayışını iyi değerlendirmesi gerekir.AKP’nin, MHP’nin ve en öfkeli haliyle Başbakan’ın “artık bu iş bitmiştir, herkes sussun otursun” demesiyle de sorunun bitmesi mümkün değildir.AKP, yine AKP’nin yarattığı yeni kuşku bulutlarını dağıtacak hiçbir şey yapmadığı için gökyüzü giderek daha fazla kararıyor.***AKP’nin tepesinin bilmesi gereken bir şey daha var: Toplumlar zaman zaman bıkkınlık haline geçer, sorunların uzağında duruyor görüntüsü verir. Ama biriken tepkiler en beklenmedik alanlarda ortaya çıkıverir ve “bıkkınlık” durumundan faydalandıklarını sananların üzerine çığ gibi gelir.“Kaos çıkar” sözüne büyük tepki gösteren Erdoğan, bu kaosun birinci nedeninin kendi tavrı olduğunu görmemekte ısrar ediyor.Cumhurbaşkanı Gül, bu kaos ihtimali konusunda Erdoğan’dan farklı bir düşünce içindeyse, partisiyle çatışmayı göze alıp Anayasa değişikliğini geri gönderir.Bu durumda da Erdoğan, kendi anladığı “kuvvetler ayrılığı” ve “demokratik sistem”in gerçekle bir ilişkisi olmadığını yaşayarak görmüş olacaktır.

Devamını Oku

Mücadele gerçek mi?

14 Şubat 2008

Danıştay cinayetiyle ilgili dava sona erdi. Bu olayla bağlantılı bir terör eylemi de Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba atılmasıydı. Danıştay cinayeti sanığı Alparslan Arslan’a ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası verildi.Hrant Dink davasında ise her duruşmada ortaya çıkan yeni bilgiler bütün bu olayların iç içe olduğu görüşünü güçlendiriyor.Bu arada Ankara’da türbana karşı miting yolunda bir el bombası bulundu.Hrant Dink cinayetinin sanıkları yeni bilgiler vermelerine rağmen hâlâ “bir yerlere” güvendiklerini belli eden davranışlar gösteriyorlar.Trabzon’daki rahip cinayeti ve Malatya’daki katliamla ilgili fazla bir gelişme sağlandığına ilişkin belirti bulunmuyor. Ama bu olaylarda yer alan kişilerin ilişkilerine bakıldığında, bir zamanlar bazı emniyet yetkililerinin söylediği gibi hiçbirinin “münferit” olmadığı giderek daha fazla kanıtlanıyor.***Türkiye’de çok kan dökülmesi yoluyla kargaşa çıkarmayı ve demokrasinin rafa kaldırılmasını sağlamayı, böylece de Batı ile ilişkileri koparmayı hedefleyen bir ya da birkaç örgütlenme bulunduğu ortaya çıkmıştır.Ankara’daki üst düzey yetkililer zaman zaman bu çetelerle mücadele edildiğini söylüyor. Ancak soruşturmaların ilerleyiş hızına bakıldığı zaman bu mücadelenin “gerçek” mi yoksa derine gitmemeye çalışan, yüzeyde ve tetikçilerde durmayı seçmiş bir tarz mı olduğunu anlamak kolay değil.Abdi İpekçi cinayetini işleyen tetikçilerin bağlantıları bir yere kadar izlenebildi, sonra soruşturma buharlaştı.Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili hiçbir gerçek adım atılmış değil. Susurluk rezaleti soruşturmasının yine çok fazla soru işaretinin ortaya çıktığı bir aşamada durmuş olması da hatırlardadır.Bu olaylar aydınlanmadan, tetikçilerin gerçek bağlantıları ortaya çıkarılmadan ve cezalandırılacaklarına ilişkin kamuoyunda inanç yaratılmadan hukuk devleti olmanın kıyısına yaklaşamayız.***İnsanların yaşama hakkının “büyük hedefler” adına, “milliyetçilik” adına ya da başka “ulvi” amaçlar uğruna ellerinden alınabildiği bir ülkede kimse, herkesin can güvenliği olduğuna inanmaz. Bu yüzden de Ankara’nın tepelerinde “idam” sözleri, “beyaz çarşaf” edebiyatları eksik olmaz.Arızalı bir demokrasiyle yetinen bir toplumda hiç kimse güvence altında olamaz. Bütün vatandaşların bunun bilincine varmaları için, çetelerle gerçekten mücadele edildiğine inanmaları gerekir. İnandırmak, “bütün” Ankara’nın görevi ve sorumluluğudur. Ama hukuk devletinin anlamını bilen herkes de bunu şiddetle ve durmaksızın talep etmelidir.

Devamını Oku

Basın olmasa...

13 Şubat 2008

Başbakan Erdoğan her gün konuşuyor. Her gün öfke saçıyor. Her gün demokratik kültürünün ve genel kültürünün eksiklerini sergiliyor.Başbakan dün yine pek sinirliydi. Hedefi basındı. Son olarak türban icraatıyla ilgili olarak basından gelen eleştiri ve uyarılara çok kızgındı.Özgür ve bağımsız basını iktidar sahipleri genellikle sevmez. Ama demokrasi kültürüne sahip olanlar birlikte yaşamayı bilir. Çünkü bilirler ki, özgür basının bulunmadığı, tek sesli, tek fikirli bir toplum en büyük felaketlere açık olan toplumdur.***Erdoğan’ın beklentisi, hızlı bir şekilde giriştiği türbanı serbest bırakma faaliyeti üzerine hiçbir eleştiriyle karşılaşmamak, farklı hiçbir ses duymamaktı.Kendi sözlerinden anlaşıldığına göre, Avrupa Birliği reformlarını ve ekonomide eski programı sürdürmesini olumlu bulanların her yaptığını desteklemelerini istiyordu.Ama olmadı ve Başbakan fena halde öfkelendi. Basına yüklenirken yine “çıkarlar” dan söz etti. Bu kurnazlık belki kendi sıkı taraftarlarından alkış alabilir. Ama böyle bir suçlamada bulunanın neyi kastettiğini açık olarak söylemesi de temel etik gereğidir. ***Erdoğan geçenlerde de “Batı’dan sadece ahlaksızlık aldığımızı” söylemiş, “hangi ahlaksızlıkları aldık açıklasın” diyenlere de “kendiniz araştırın bulun” gibi veciz bir cevap vermişti.Erdoğan kendisine ve iktidarına hiçbir eleştiri getirmeyen bir basın isteyebilir. Ama böyle bir basın sadece diktatörlüklerde vardır.Nazi Almanyası’nda vardı.Stalin Sovyetleri’nde vardı.Afrika’nın son diktatörlüklerinde vardı. Oralarda bile iktidar borazanı basın kalmadı.Türkiye’de AKP’yi kayıtsız şartsız destekleyen gazeteler de vardır, bağımsız gazeteler de vardır. İnsanlar bu gazetelerde yer alan yorumları okur ve kendi kararlarını verirler.Başbakan son icraatları ve konuşmalarıyla, demokrasi ve özgürlük anlayışının sadece türbanla sınırlı olduğu kuşkusunu güçlendirmiştir.Her konuşması bu kuşkuyu daha da kökleştirmektedir.Mahalle kavgası üslubuyla yapılan tartışmalar öncelikle bu üslubu benimsemiş olanlara zarar verir.

Devamını Oku

Kaosa ilk adımlar

11 Şubat 2008

Üniversite rektörlerinin, öğretim üyelerinin birkaç gündür açıkladığı görüşler bundan sonra yaşanacakların habercisi oldu.Bir uzlaşma olmadığı için, türbanla ilgili bundan sonraki uygulama hakkında değişik görüşler olması çok doğal.Ancak dün bazı türbanlı öğrencilerin birkaç üniversitede, anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesini bile beklemeden derslere girmeleri kaosun ilk adımlarıdır.Konu toplumsal uzlaşma ile çözülememiştir. Ama hukuki operasyonla da çözülmüş değildir.***AKP, YÖK Yasası’nda değişiklik yapıp da bunu Anayasa Mahkemesi’nin iptal etmesi ihtimalini ortadan kaldırmak istiyor.Hükümet partisinin halihazırdaki tavrı ve beklentisi şudur: Üniversite rektörleri Anayasa değişikliğini yeterli “talimat” olarak alsın ve türbanlı öğrencilerin okullara girmesini sağlasın...Ama YÖK Yasası’nda değişiklik yapılmadığı takdirde de çarşaflı ya da poşulu öğrencilerin üniversite kapısına ellerinde birer Anayasa ile dayanmaları ihtimali uzak değildir.***Anayasa değişikliğinin bugün Cumhurbaşkanı’nın onayı için Çankaya’ya gönderileceği açıklandı. Cumhurbaşkanı’nın karar vermek için 15 günlük bir süresi bulunuyor.Başbakan Erdoğan, ciddi bir gerilim ve kaosun bütün işaretleri ortadayken bunları durduracak bir feraset ve cesaret gösteremedi.Cumhurbaşkanı Gül, Erdoğan’ın yapamadığını yaparak Cumhurbaşkanlığı makamının bütün ülkeyi ve toplumsal barışı temsil ettiğini gösterme imkânına sahiptir.Cumhurbaşkanı, Başbakan ile arasında bir krize yol açabilecek ve kendisini seçen AKP’ye tamamen ters düşecek bir karar alabilir mi?Bu kolay görünmüyor.Ama tersi durumda da önümüzdeki döneme damgasını vuracak olan gerilim ve kaosun mimarlarının sorumluluğunu paylaşmayı kabul etmiş olacaktır.Halen kaostan geri dönme ve krizi dondurma imkânı vardır. Şu anda bunun anahtarı da Cumhurbaşkanı Gül’ün elindedir. Cumhurbaşkanı bu anahtarı ya kullanır ya kullanmaz; kullanmazsa, kaosu yaratanlara siyasi destek vermiş olur ki, bunu açıklaması da kolay değildir.***Türbanı siyasi ve toplumsal bir sorun haline getirenler siyasal İslamın Türkiye versiyonlarıdır. Bu sorunu siyasal İslamın çizdiği rota içinde çözmenin mümkün olmadığını Başbakan Erdoğan görmedi. Cumhurbaşkanı Gül görebilirse, ülkeye ciddi bir kaosun kıyısından döndürmüş olacaktır.

Devamını Oku

Sonra ne olacak?

10 Şubat 2008

Tayyip Erdoğan kendi başına karar verdi, AKP Meclis Grubu ve MHP talimata uydu, üniversitede türbanı serbest bırakacak anayasa değişikliği yapıldı. YÖK Kanunu’nda da değişiklik yapılacak.Sonra ne olacak?Anayasa değişikliği Anayasa Mahkemesi’ne gidecek. Anayasa Mahkemesi, bu değişikliği iptal etme hakkı olmadığını ancak Anayasa’nın değişmez maddelerine aykırı bulduğunu söyleyecek.*** Bazı üniversiteler bu karara dayanarak, yeni düzenlemeye “uymama hakları” olduğunu ilan ederek türbanlı öğrencileri içeri almazsa ne olacak? Bu öğrenciler polis eşliğinde okula girecek; sınıfa girdikleri anda dersi veren öğretim üyesi ve öğrencilerin bir bölümü sınıftan çıkarsa ne olacak? Bu öğretim üyesini ve öğrencileri polis zorla sınıfa mı sokacak?*** Kararı uygulamayı reddeden üniversite yöneticilerine dava açılırsa ve bu öğretim üyeleri mahkemede ilgili değişikliğin Anayasa’nın değişmez hükümlerine aykırı olduğu için uygulamadıklarını söylerse mahkemeler ne karar verecek?Türkiye’nin üniversiteleri, türbanlı öğrencileri içeri alanlar ve almayanlar olarak ikiye ayrıldığı zaman bu bölünme nasıl çözüme bağlanacak?***Toplumsal uzlaşma aramak yerine türbanı üniversiteye dayatmayla sokmaya kalkışanlar herhalde bu ihtimalleri ve başkalarını da düşünmüşlerdir. Herhalde Türkiye’nin bütün üniversitelerinin kapılarında olay çıktığında, bazı öğrenciler polis eşliğinde sınıflarına girdiğinde doğacak tepkilere karşı ne yapacaklarını biliyorlardır.En önemlisi, Anayasa’nın değişmez hükümlerinden olan laiklik ilkesiyle “oynadıklarını” söyleyen Anayasa Mahkemesi’ne karşı ne tavır alacaklarını da tespit etmişlerdir.*** Türbanı serbest bırakırken 301’inci maddeye dokunmayışlarını demokratik dünyaya nasıl açıklayacaklarını da biliyor olmalılar. Batı basını bir süredir bu çelişkiyi gündeme getiriyor ve AKP’nin “özgürlükçü” lüğünü sorguluyor.Anayasa’nın değişmez maddeleri ile oynanması, “Anayasanın ihlali” anlamına geldiği için ilerde bunun yaratacağı hukuki sorunları nasıl aşacaklarını da biliyor olmalılar.Yoksa böyle bir maceraya atılırken bunları hiç düşünmediler mi? Düşünmedilerse ülkeyi yönetme ehliyetlerini çoktan kaybetmişlerdir.

Devamını Oku

Ayna cezası

9 Şubat 2008

Mevlânâ, Mesnevi’de çölde tek başına yürüyen çirkin bir adamın hikâyesini anlatır.Adam yorgun, bitkin ilerlerken, kumların arasında parlayan bir şey görür. Yanına gider. Gördüğü şey bir aynadır ve adam hayatında ilk kez ayna görmektedir.Eğilir, alır, yüzüne yaklaştırır. Aynaya bakar ve bağırır: “Tanrım ne korkunç, o yüzden çöle atmışlar bunu...” Aynayı fırlatıp atar ve hızla oradan uzaklaşır.***Aynaya iki türlü bakılabilir. Kendini gerçekten görerek bakılabilir, görmek istediğini görerek bakılabilir.Aynaya gerçeği görmek için bakabilmek “cesaret” işidir. Bakabilen için. Boş bakan için herhangi bir sorun yoktur.İnsanların gözünün içine baka baka yalan söylemiş, kendi çıkarı için başkalarının haklarını gasp etmiş bir kişi de aynaya bakabilir. Bakar ve şöyle düşünebilir: “Yine onları kandırdım...” ***Ayna aslında bir cezadır. İnsan kendisi ile ayna sayesinde göz göze gelebilir ve kendi gözünün içini, ardını görebilir.Gördükleri içinde herhangi bir sıkıntı yaratmıyorsa ayna bir ödül olur.Aynadan gelen en ağır ceza, insanı kendisinden iğrenme durumunda bırakma cezasıdır. İnsanın kendini koruma güdüleri bu cezayı engellemek için her şeyi yapar, kendine olmadık gerekçeler yaratır ve kendinden iğrenmeyi en sona bırakır.Ama aynadan kurtuluş yoktur. Çünkü insanlar her gün aynaya bakar.Yaşını başını almış kişilerin ayna ile ilişkileri daha zordur. Yılların birikimi aynayı daha da etkili hale getirir.***Ayna ile yazı arasında da bir ilişki vardır. Yazdığını tekrar okuyan insan aynaya bakmış gibi olur. O yazıyı yazdığı andaki bütün zayıflıklarını, küçük çıkar hesaplarını, unuttuğu hayat felsefesini yazdığı yazıda görebilir.Yazıyla ayna, uygulamada da bir araya getirilebilir. Adı büyük bir kişi, bir yazı yazmıştır. O kişiyi alır bir aynanın önüne koyar, kendi gözlerine bakmasını sağlarsınız. “Büyük” kişi aynada kendi gözleriyle baş başa kaldığı anda bir ses ona yazısını okur.Yazdıkları kulaklarına dolarken kendisi gözleriyle karşı karşıya kalır. O yazı, insanları aldatmanın, yalanlarla kendi çıkarını kollamanın bir aracı ise bunlar aynada apaçık görünür.Yaşını başını almış, etrafından saygı gören kişiler de aynaya baktıklarında gerçekte kim olduklarını anlayabilir. Ayna, bazıları için çok ağır bir cezadır.***Çeşitli biçimlerde söylenmiş bir atasözü var:Karşında bir dev görürsen hemen güneşin durumuna bak. Belki gördüğün bir dev değil sadece bir cücenin gölgesidir.Gölgeler aynada yansımaz. Aynada devler dev, cüceler cüce olarak görünür.

Devamını Oku

Siyasi cesaret ve olgunluğun gereği

9 Şubat 2008

Başbakan İngilizceden aktarılmış “kazan kazan” deyimini çok seviyor, sık sık kullanıyor. Bu, sadece ticarette geçerli olan ve tarafların kazançlarının maddi olacağı durumları anlatan bir deyim değil.Bugün; tam bugün, Türkiye’de herkes için bir “kazan kazan” durumu söz konusu olabilir.Ve bu durum, şu anda herkesin birbirine düşman gibi bakmasına yol açan bir meseleye başka açılardan bakması için ilk adım olabilir.***Erdoğan bugün, Meclis’in anayasa değişikliğinin ikinci oturumu için toplanmasından önce televizyon kameralarını çağırmalı ve şunu söylemelidir:“Toplumsal barışı amaçlayan bir girişimin tam tersine sonuçlar yarattığını ve bu sonuçların devam edeceğini, belki çok daha ağır durumlara yol açabileceğini görmüş bulunuyoruz.O nedenle türban meselesi hakkında daha soğukkanlı düşünmek ve yanlış bir çatışma alanı olmaktan nasıl çıkarabileceğimizi konuşmak amacıyla anayasa değişikliği teklifini geri alıyoruz...” Böyle bir davranışın toplumun bütününü rahatlatacağı kuşkusuzdur. Çünkü siyasal İslamın militanı durumundaki türbancılar dışında, meseleye basit bir baş örtüsü olayı olarak bakan milyonlarca kişinin bugünkü gerilimden memnun olduğunu kimse iddia edemez.***Erdoğan böyle bir adımı atarsa, belki partisinin tabanında belli bir ağırlığı bulunan siyasal İslam kaynaklı çevrelerden tepki görebilir. Ama şunu bilmelidir ki çatışma ortamının, gerilimin sona ermesini isteyenler ülkenin büyük, çok büyük bir çoğunluğudur.Bu adımın üzerine bazı siyasi partilerin çıkıp “İşte direndik, geri adım attırdık” demesinden de siyasi olgunluğunu tamamlamış olanlar rahatsız olmaz. Sonuçta ortadaki gerilimi durdurmuş olmak, böyle bir “kim kazandı” sorusuna cevap aramak, tartışmayı Ankara usulü tıkızlaştırmaktan çok daha önemlidir.***Hiçbir toplum gerilimden, çatışmadan, savaştan hoşlanmaz.AKP’nin ikinci dönem iktidarını sağlayan seçim başarısının en önemli kaynağının da burada aranması gerektiği biliniyor.Bir siyasiyi, tarihte kalıcı kılan, en kritik anlarda alabildiği en cesur ve “aykırı” kararlardır.Tayyip Erdoğan bu kararı alırsa herkes için, bütün ülke için bir “kazan kazan” durumu elde edilmiş olur ve herkes rahat bir soluk alır. Erdoğan şu anda kendisinin ve partisinin üzerine yüklenmiş olan kuşku bulutlarını dağıtmak istiyorsa bu siyasi olgunluğu göstermelidir.

Devamını Oku

“Ben Türkiye’yim”

7 Şubat 2008

Başbakan Erdoğan’ın bir süredir yaptığı her konuşma kendisini Türkiye’nin “tek sahibi” gibi gördüğünü gösteriyor.Erdoğan’a göre, Türkiye’yi temsil eden tek kurum Büyük Millet Meclisi’dir, çünkü Meclis doğrudan halkın oylarıyla ortaya çıkar. Bu mantığa göre de çoğunluğun başında bulunan kişi ülkenin tek söz sahibidir, hatta sahibidir.Başbakan’ın demokratik sistemin işleyişiyle ilgili bilgi ve altyapı eksiklikleri de her konuşmasında fena halde ortaya çıkıyor. Örneğin dün de Baroların aslında bütün hukukçuları temsil etmediği fikrini buluverdi.Bu fikrin Meclis’in tek söz sahibi olması fikriyle çeliştiğini düşünmek zahmetine bile katılmayan Başbakan için böyle bir tutarlılığın önemi kalmamıştır.O ki, halkın yüzde 47’sinin oyunu alarak iktidar olmuştur, artık her kararını uygulamaya hak sahibi olmuştur, artık “Türkiye O’dur, O Türkiye’dir”...***Demokratik sistemin işleyiş mantığı ve en temel ilkesi hiçbir kurumun diğerlerinin üstünde olmaması ve bütün kurumların yetkilerini “halk adına” kullanmalarıdır. Yargı da görevini “halk adına” yapar, diğer üç kuvvetin yanına çoktan eklenmiş olan basın da görevini “halk adına” yapar.Demokrasideki gelişmeler, bu temel kurumların yanında “sivil toplum örgütleri” denilen kuruluşlar aracılığıyla yönetimi sürekli denetleyerek halkın “yönetime katılması” nı da sağlamıştır. Erdoğan kendi iktidarının yapısını ve sınırlarını düşünmek, kendi iktidarının kaynağını demokratik sistemin mantığında aramak yerine oldukça hızlı bir şekilde rahmetli Menderes’in yakalandığı hastalığa yakalandı. Adnan Menderes, halk desteğinin gücüyle Meclis’e “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” demişti. Meclis’in üzerindeki kendi gücünü de “Ben aday gösterirsem odunu bile milletvekili seçtiririm” vecizesiyle özetlemişti.***Demokratik sistemde hiç kimse ülkenin sahibi değildir ya da herkes ülkenin sahibidir, hiç kimse diğerinden daha fazla ülkenin sahibi değildir.Bir zamanlar Fransa’da kendini aşırı güclü zanneden bir devlet başkanı “Ben Fransa’yım” demiş sonra da en hızlı şekilde köyüne gönderilişini bir türlü anlayamamıştı. Erdoğan da eğer kendi iktidarıyla ilgili fikrini gözden geçirmezse, neden gönderildiğini anlayamayacaktır.

Devamını Oku