Şartlı destek

23 Şubat 2008

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a yaptığı kara operasyonu Batı’dan destek görüyor. Operasyonun hedefinin Kuzey Irak halkı ve yönetimi olmadığına, sadece PKK üslerinin hedef alındığına ilişkin güvenceleri Batı önemsemiştir.Ancak Batı’dan bu konuda yapılan olumlu-ılımlı açıklamalarda dikkati çeken bir unsur var. Amerikan yönetiminin destek açıklamasında daha da belirgin olan bu unsur, sorunun “etnik-demokratik” boyutunu Türkiye’nin kendisinin çözme iradesine sahip olduğuna ya da olması gerektiğine ilişkin vurgulamadır.***Batı dünyası Türkiye’nin, Türk halkının kendisini teröre karşı savunma hakkını kabul etmiştir. Kabulün temelinde ise Türkiye’de demokrasinin gelişmesi vardır.Hatta somut olarak söylemek gerekirse, bugün TBMM’de “Kürt sorunu” üzerine kurulmuş bir siyasi partinin var olması, bu partinin sözcülerinin özgürce konuşabilmeleri terörün temelindeki sorunları demokratik sistem içinde çözme iradesinin kanıtı olarak görülmektedir.Batı’nın demokratik mantığı içinde basit bir denklem kuruluyor. Türkiye’de demokratik haklar kullanılabildiği ve insan hakları ihlalleri sıfıra yaklaştığı zaman, birilerinin silahlı yolu seçmek için gerekçesi kalmayacaktır.Türkiye bu duruma yaklaşmış olmasına rağmen halen bazı “güçlerin” tam tersine yönelişi zorlamalarını da dünya izliyor.***Korsika’daki milliyetçi terörün, İspanya’daki milliyetçi Bask terörünün tecrit edilmesinin altında da güvence olarak bu terör eylemleriyle mücadele sırasında temel hak ve özgürlüklerden, demokratik ilkelerden taviz verilmemesi; demokratik hakların askıya alınmasının asla düşünülmemesi vardır.***Türkiye, Kuzey Irak harekâtları için dünyanın desteğini sağlarken bu konuda da güvence vermiştir.Geldiğimiz aşamada özen gösterilmesi şart olan bir nokta da sorunun “uluslararası” nitelik kazanmamasıdır.Türkiye’nin attığı her demokratik adım teröre karşı sağlanmış bir başarıdır.Savaş, devletlerin ya da siyasi yapıların kuvvet kullanmaları, politikanın bir parçasıdır. Kuvvet kullanmanın şeklini ana politikalar belirler.Dünya, Kuzey Irak operasyonlarında bu bütünlüğü gördüğü sürece de desteğini devam ettirecektir.

Devamını Oku

Kar yağan umutlar

21 Şubat 2008

CHP bugünkü yapısıyla AKP’ye iktidar alternatifi olur mu? 22 Temmuz öncesinde kendi niyetlerini, isteklerini, duygularını gerçek durum gibi görenler CHP’nin AKP’yi yenip iktidar olacağına inanmıştı. Bunun tam bir hayal olduğu 22 Temmuz akşamı saat 21.00’de bütün açıklığıyla ortaya çıkınca CHP’yi eleştirenlere karşı büyük bir saldırı başladı. Boş hayallerinin yıkılmasına öfkelenenler kendilerine kızacaklarına gerçekleri söyleyenlere kızıp durdu.Şimdi ise öfke yağmuru epeyce dinmiş görünüyor. Ama bu, kendi başına CHP’nin AKP’ye karşı ciddi bir iktidar alternatifi olmasına yetmiyor. Birinci neden, CHP’nin uzun süredir herhangi bir sol, sosyal demokrat politika geliştirip, bunu halka anlatmak zahmetine girmemiş oluşudur. Ekonomide, Kürt meselesinde, eğitim sorunlarında, Avrupa Birliği ile ilişkilerde CHP sürekli olarak geleneksel tutucu çizgide yuvarlanıp durdu. Sonunda CHP’ye toz kondurmayanlar, hatta Deniz Baykal’ın yıllardır en yakınında siyaset yapanlar da bu durumu gördü.CHP’nin “bugünkü yapısı” denildiğinde de akla “yapı” kelimesinin çağrıştırdığı büyük bir durum gelmesin. O “yapı” her şeyin genel başkanın ağzına baktığı, genel başkanı genel kurulda devirmenin imkânsız olduğu, Baykal’ın istediği kadar genel başkan kalacağı bir durağan “yapı”dır.***Bazı son kamuoyu araştırmalarına göre, AKP’nin birkaç puan kaybetmesine rağmen CHP hâlâ yüzde 20’de sayıyor. Bu, AKP’nin yanlışlarının bile CHP’ye olan desteğin artmasına yaramadığını gösteriyor.Tıkanma nasıl giderilecek? Bu soruyu herhalde AKP’ye oy vermemiş olup ülkenin yarısını oluşturanların çoğu soruyor.Bir yıl içinde yapılacak olan yerel seçimlerden önce Baykal’ın yerinden kımıldamasını kimse beklemiyor. Parti içinde muhalefet edenler de fazla uzağa gidemiyor.Ama yerel seçimlerde alınacak sonuç Baykal için de belirleyici olmalıdır. Eğer CHP “geleneksel kalesi” denilen merkezleri de kaybederse, gerekçesini AKP’nin yeni ilçe ve belediye düzenlemelerine yıkmaya çalışacaktır. Ama herhalde buna inananacak kadar saf CHP’li kalmamıştır. AKP iktidarının yeni düzenlemeyi kendi seçim başarısına destek olacak şekilde yaptığı doğru olabilir, ama bu, CHP’nin kayıplarının gerekçesi olamaz.CHP alternatif yaratamazsa... MHP zaten aslı varken sahtesine ihtiyaç yok durumundan alternatif olmamaya devam ederse... Merkez sağdaki diğer girişimlerin hepsi başarısız olmuşsa... AKP sonsuza kadar iktidarda mı kalacak?

Devamını Oku

Demokrasi koalisyonu

20 Şubat 2008

Kendilerini “liberal demokrat” olarak niteleyen bir kesim 2002’den itibaren AKP’nin yanında yer aldı. Bu tavrın önemli nedenleri vardı.AKP, “demokrasi” programı vaat ediyor ve bunu gerçekleştirmenin somut yolu olan Avrupa Birliği reformlarını yapacağını söylüyordu. Üç yıl öncesine kadar bu programa uygun davrandı ve kendilerini liberal ve demokrat olarak niteleyenlerle “işbirliği”ni sürdürdü.İşbirliğinin esas alanı, demokratik reformlarla ilgili olarak toplumun hazırlanması, reformlara karşı gösterilebilecek direncin giderilebilmesiydi. Dolayısıyla toplumun bazı konularda “ikna edilmesi” için AKP’nin liberal demokratlara ihtiyacı vardı. Kendileri partileşmeye gittiklerinde başarısız olan, toplumla doğru ilişkileri kuramayan bu kesim için de AKP önemli bir araç oldu.İlişkinin bir diğer önemli bir kaynağı da AKP’yle ilgili kuşkularını başından beri dile getirenlerin en klasik ve kaba “laikçilik”le, “irticaya karşı darbe” talebine bile varan tavırlarıydı.***Bu koalisyonun “çatlama” noktası, AKP’nin türbanı tek ve acil özgürlük sorunu olarak öne çıkarması oldu. Türban serbestliğinin kadının özgürleşmesi ve toplumda eşit konuma gelmesi ile ilgisi olmadığını herkes biliyor. Ve kendisini “liberal”, “demokrat”, “sosyal demokrat”, “solcu” ya da “sosyalist” olarak niteleyenlerin tümü için de “kadının özgürleşmesi” önemli bir sorundur. Türk toplumunda kadının özgür ve eşit hale gelmesinin tek alanı türban değildir, hatta tam tersine, türban kadının ikinci sınıf olarak görülmesinin simgelerinden biridir.***Türk toplumunun, kadın hakları da içinde olmak üzere ciddi özgürlük sorunları var. Üniversitenin başına jandarma olarak dikilmiş olan YÖK de bu sorunlardan biridir. TCK 301’inci maddesi de bunlardan biridir. Kürt meselesi ve ona bağlı olarak terörün sonlandırılması da bunlardan biridir. Müslüman olmayan Türk vatandaşlarıyla ilgili her türlü ayırımcılık da bunlardan biridir. Hayvan hakları da bunlardan biridir.AKP’nin, özgürlüklerin geliştirilmesinde tek konu ya da odak noktası olarak türbanı aldığı takdirde liberallerden ve demokratlardan tepki göreceği belliydi. Erdoğan, İspanya’dan türban savaşını başlatırken bu kesime artık ihtiyacı kalmadığını düşünmüş olabilir. Bunu hiç düşünmemiş de olabilir. Ama her durumda ortaya bir çatlak çıkmıştır. Ve tamir edilmesinin yolu da AKP açısından hızla Avrupa Birliği reformları hattına dönmektir.AKP, siyasal meşruiyetini liberal-demokrat kesimin desteğiyle kazandı. Bu “meşruiyeti” kaybetmeyi göze alması demek Türk toplumunun daha büyük çatışmalara yönelmesi ihtimalini de göze almak demektir.

Devamını Oku

Kardeşçe yaşamayı özledik

19 Şubat 2008

Cumhurbaşkanı Gül’e 100 imzalı bir mektup verildi. İmzalayanlar üniversite öğretim üyeleri, topluma dönük çalışmalarıyla tanınmış kişiler. Aralarında sanatçılar da var.Mektup diyor ki: “Kardeşçe yaşamayı özledik.” Konu türban değil, terör ve Kürt sorunu. İçeriğinde daha önce söylenmemiş olan yeni bir öneri bulunmuyor. Meselenin en akılcı şekilde tartışılması için dile getirilmiş olan önerileri özetliyor ve ülkenin bütünlüğünden sorumlu olan Cumhurbaşkanı’nın konuya eğilmesi isteniyor.*** Türban meselesinde birbirine karşı büyük güvensizlik beslediğini ilan eden ve karşılıklı konuşmayı reddeden tarafları barındıran bir toplumsal yapının, terör ve Kürt meselesi konusunda daha akılcı olabileceğini beklemek kimilerine aşırı bir iyimserlik gibi görünebilir.Dağdakilerin inmesini sağlamak için gerçekçi ve sonuç alınabilir bir girişimde bulunulmadı. Tam tersine, DTP’nin üzerine gidiliyor ve Kürt kökenli siyasilerin siyaset yapma olanaklarının kısılmasına çalışılıyor. DTP’nin siyasi çizgisiyle ilgili olarak her türlü eleştiri yapılabilir, partinin demokratik yapısındaki eksikler de açıkça söylenebilir, söylenmelidir. Ama “siz yasal siyaset yapamazsınız” anlamına gelecek girişimlerde bulunmak sadece sorunları biraz daha çözümsüz hale getirmeye yarar.100 imzalı mektup, bu meselede akılcı çözümlere doğru yönelmedikçe dipten gelen radikal milliyetçi rüzgârın daha büyük sorunlara yol açabileceğine de dikkat çekiyor.Bu durum sadece Türk tarafı değil Kürt tarafı için de geçerlidir ve o rüzgârların yükselmesi iki taraf açısından da provokasyonlara açık bir ortamı besler.*** Kendisine güvenen bir toplum, içinde yaşayan ve halinden şikâyetçi olan herkese, her kişiye “senin derdin nedir, gel anlat bakalım” diyebilen bir toplumdur. Bu toplumun devleti de hiç kimseyi ve hiçbir farklı düşünceyi düşman görmeyen çağdaş devlettir.100 imzalı mektubu umarız Cumhurbaşkanı dikkatle okumuş ve kendi imkânları içinde ne katkıda bulunabileceğini düşünmeye başlamıştır. Mektup ve içeriği, türbanla ilgili “çeneden bağla, yandan bağla” tartışmalarıyla kıyaslanamayacak önemdedir.Belki Başbakan da, AKP, CHP ve MHP’nin önde gelenleri de bu 100 imzalı mektubu okumak isteğinde bulunmuşlardır. Belki Başbakan bu mektubun imzacılarından bazılarını davet edip konuşmak ister. Belki CHP Genel Başkanı Baykal da aynı şeyi düşünmüştür. Belki MHP Genel Başkanı da “Bunlar ne diyor” diye merak etmiştir. “Kardeşçe yaşamayı özledik” diyenlerin ne dediğini anlamaya çalışanlar, anlamsız türban tartışmalarının içinde boğulmanın maliyetini görebilenlerdir.

Devamını Oku

Kosova, KKTC, Kuzey Irak

19 Şubat 2008

Kosova halkı, eski Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde çok acı çekti. Sonunda bağımsızlığını ilan etti.Türkiye, resmi politika olarak bağımsızlık ilanına ABD ve Avrupa gibi, olumlu bakıyor. Rusya ise tam olarak Sırbistan’ın yanında.Rusya lideri Putin’in geçen hafta Kosova konusunda Batı’nın çifte standart uygulamasıyla ilgili olarak KKTC örneğini vermesi bizi de meselenin içine doğrudan katmış oldu.Ankara’da tekrar edilen görüş şu:Batı nasıl Kosova halkının kendi iradesiyle bağımsızlığını tanımışsa, aynı şekilde KKTC halkının iradesine de saygı göstermelidir.Buraya kadar mantıkta bir hata yok.Ama sonra işler çatallaşıyor. Çünkü güneyimizde, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan devleti kurulması yolunda yine Batı’nın desteğiyle hızlı adımlar atılıyor. Bu aşamada bir federe devlet söz konusu olabilir ama arkası, “üç vakte kadar”, yani Irak petrolünün paylaşımının tamamlanmasıyla tam bağımsızlık olarak gelecektir.Bizim sıkıntımız da bu noktada ortaya çıkıyor. Kosova bağımsız olabilir, o zaman KKTC de bağımsız devlet olarak tanınmalıdır dedikten sonra sıra Kuzey Irak’ta bir Kürt devletine geldiği zaman “kesinlikle hayır”a geçiyoruz...*** Karmaşık bir diplomatik lisanla bu üç örneğin arasındaki farklar anlatılabilir. Tabii ki tarihsel ve bugünkü konumlanma açısından birçok farklar vardır ama sonuçta her üç mesele de o bölgede yaşayanların, idare edilme tarzı hakkındaki kararı kendilerinin almasıyla ilgilidir.Kosova halkıyla tarihsel ve manevi bağlarımız vardır, tabii ki Kıbrıs Türk halkıyla da çok daha yoğun bağlarımız vardır.Bu iki örnektekine yakın bağların Kuzey Irak halkıyla da oluşturulması belki bugünkü tedirginliği biraz azaltır ama tümüyle ortadan kaldırmaz. Çünkü Türkiye’de Kuzey Irak’tan daha fazla Kürt yaşıyor.***Durum kolay değil. Türkiye Kosova'yı tanıdı. Ardından Putin'in de sayesinde "Siz de KKTC'yi tanıyın" dediğinde karşıdan gelecek yanıtlar bellidir: "Sizde Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıyın ve Kuzey Irak'ta Kürtlerin bağımsızlık yoluna engel çıkarmayın. Türkiye'nin bu "sıkıntılı" durumdan çıkmasının birinci olarak derhal "iç barış"ı sağlamamız ve bütün Kürtler için asıl çekim merkezinin Türkiye olduğuna inanmamızdır.

Devamını Oku

Ekranda keyifli bir Başbakan

17 Şubat 2008

Dün öğle saatlerinde Başbakan Erdoğan atv’de canlı yayında üç gazeteci ve bir öğretim üyesinin sorularına cevap verdi. Atv, bilindiği gibi Sabah Gazetesi ile birlikte Başbakan’ın damadı ve kardeşinin çalıştığı bir gruba satıldı.Atv ekranında Başbakan son günlerde olmadığı kadar rahat ve keyifliydi. İki gün konuşmayan Başbakan, ondan önceki gergin tavrının tam tersi bir görüntü veriyordu.Ama biz, bu konuşma programı dolayısıyla ortaya çıkan daha başka bir görüntü üzerinde de durabiliriz.Erdoğan’a üç gazeteci ile bir öğretim üyesi sorular sordu. Bu gazeteciler çok başarılı meslektaşlarımızdır, hatta aralarında çok yakın dostlarımız da vardır.Üç gazeteciden biri tartışmasız ve tereddütsüz bir şekilde AKP yanlısı yayın organlarını yönetmiştir ve siyasi eğilimini gizlemez. Bu da olağandır. O meslektaşın yönettiği gazetenin niteliğini, yayın politikasını bilirsiniz, ona göre ya inanır ve okursunuz ya da okumazsınız.Diğer iki meslektaşımız türban ve Cumhurbaşkanı seçimi gibi önemli siyasi olaylarda Başbakan Erdoğan’ın çizgisine çok yakın tavır almışlardır. Bu da doğaldır. Durumu kendilerince değerlendirmiş, doğru olduğuna inandıkları bir yönde destek vermiş, buna uygun tahliller yapmışlardır. Tabii ki kendi bakış açıları çerçevesinde AKP’ye ve Erdoğan’a getirdikleri eleştiriler olmuştur, ancak genel olarak Erdoğan’ın son siyasi tavırlarına karşı oldukça “hayırhah” davranmışlardır.***Başbakanlar tabii ki kendilerini eleştirenleri sevmez, destekleyenleri sever. Televizyon insanlığın hayatına girdiğinden beri bütün iktidarlar bu etkili aracı kullanmışlardır, kullanacaklardır. Tabii ki iktidar sahipleri televizyonda canlı yayında kendilerine soru soracak olanların fazla eleştirel ya da muhalif olmalarını istemez.Ama günün en temel konusunda, aynı görüşteki gazetecilerin karşısında oturmanın ve onların sorularına cevap vermenin keyfi de her iktidar sahibi için tadına doyulmaz bir durumdur.Demokrasisi gelişmiş ülkelerde siyasiler böyle davranmaz, fakat tabii ki “militanca” tavırlar alan gazetecilerle karşı karşıya kalmak da istemezler. Ama gündemin “asıl” meselesinde, sadece aynı fikirde olanlarla ekrana çıkıp gösteri de yapmazlar, yapamazlar. Çünkü şunu bilirler ki halkın en azından gazete okuyan ve siyaset izleyen kesimi bu tür sohbetleri ciddiye almak bir yana, fazla uyum kokan gösterilere tepki gösterir.***Son olarak: Başbakan, türbanla ilgili olarak bazı medya gruplarının provokatif eylem planladığına ilişkin istihbarat aldıklarından söz ettiğinde, üç gazeteciden hiçbiri, sözünü kesip “bu istihbaratları açıklaması gerektiğini ve böyle genel ve belirsiz bir ithamla bütün medyayı töhmet altında bırakamayacağını” Başbakan’a söylemedi.

Devamını Oku

Taşradan siyaset manzaraları

16 Şubat 2008

Bu pazarın hikâyesi gerçek bir hikâye. Konusu şu: Bizde siyaset yapanların bazıları neden ve nasıl siyaset yapar...Bir dönemde iktidarın en tepesine yakınlığı bilinen bir doktorun muayenehanesine bir hasta gelir. Randevu geç saattedir ve hasta acil olduğunu söylemiştir. Hasta doktorun yanına girer, doktor derdini sorar. Hasta anlatır: “Maruzatım şudur doktor bey: Ben, filanca ilçede partimizin yönetim kurulundayım. Bizim ilçede yeni telefon hatları çekilecek, bunun için de ihale yapılacak, bu ihaleyi benim almam için araya girmenizi rica ediyorum...” Tabii ki doktor çok kızar. Ama hasta kararlıdır: “Vizite ücretini ödedim, beni dinlemek zorundasınız...” Doktor için olay ilginç bir hal almıştır. Hastaya yapılacak bu teknik işle ilgisi olup olmadığını sorar. “Hiç anlamam” der hasta, “bizim ilçede çok iyi bir mühendis var, ihaleyi alınca işi ona yaptıracağım.” Ve konuşma şöyle sürer:- Peki ihaleyi sen almazsan kim alacak?- Benim rakibim muhalefet partisi ilçe yönetiminde olan bir kişi, o da uğraşıyor...- Peki o anlıyor mu bu teknik işlerden?- Hayır anlamaz, ihaleyi alırsa o da işi aynı mühendise verecek...- Sen iktidar partisinde yönetici isen neden ona versinler...- O da kuvvetlidir, onun ağabeyi de benimle birlikte bizim ilçe yönetim kurulunda...Doktor, son derece ilginç bir olayla karşılaştığını düşünür:- Peki senin karşı tarafta bir adamın yok mu?- Var tabii. Benim dayım da o partinin ilçe yönetim kurulunda ama onun ağabeyi çok daha iyi çalışıyor, Ankara’da birçok kişiye gitmiş, ben de sizi buldum...*** Hikâye bu kadar. İhalenin sonradan kimin tarafından alındığı bilinmiyor. Kimin aldığı önemli de değil.Bu gerçek hikâye üzerine aslında söylenecek fazla bir şey yok. Bizde siyasetin neden ve nasıl yapıldığını en güzel şekilde anlatıyor. Bu, 20 yıl önce olmuş bir olay. Durum şimdi ne kadar değişti? Olup bitenlere bakılırsa çok daha “ilginç”leşti. Yeter ki ihaleler olsun, devlet ya da yerel yönetimler para dağıtsın; gerisi, yani siyaset kolay...

Devamını Oku

Uzlaşmanın zemini anayasadır

15 Şubat 2008

Anayasa, bir toplumdaki bütün bireyleri, isterse çoğunluk olsun, isterse bir tek kişi olsun, güvence altına alan metindir. Bizde şu anda geçerli olan 1982 Anayasası sadece devletin ve devlet adına iş yapanların güvence altına alınması üzerine kuruludur.Toplumda “uzlaşma”dan söz edildiğinde de en büyük hayallerden biri (tabii sadece bizde ve bizim gibi toplumlarda) herkesin aynı fikirde olmasıdır. Bu, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir hayaldir, çünkü hiçbir toplumda insanların tümünün aynı fikirde olması mümkün değildir. Ancak diktatörlükle yönetilen toplumlarda, korku içindeki insanlar en tepedeki “baba” ile aynı fikirdeymiş gibi yapar.Uzlaşma, toplumda her bireyin kendisini güvencede hissettiği bir ortamın yaratılmasıdır. Bir uzlaşmada buluşulan ortak nokta, alınan karar herkesin hoşuna gitmeyebilir; hatta toplumun çoğunluğu karşı görüşte olabilir, ama bu karar dolayısıyla hiç kimsenin haklarının çiğnemeyeceğine herkes ikna olmuş ise “uzlaşma” sağlanmış olur.Uzlaşmanın sağlanabilmesi için farklı görüştekilerin de birbirlerine güvenmesi, karşılıklı güvencelerin devam edeceğine inanması şarttır. ***Türban meselesi, bizdeki “uzlaşma kültürü” eksikliğini en ağır şekliyle ortaya koydu.Uzlaşmayı sağlaması gereken en yüksek makam “ne uzlaşması, ben ne dersem o olur” diye yola çıkınca tabii ki karşılıklı güvenden eser kalmıyor.Şu anda bunu yaşıyoruz. Ama hiçbir toplum, farklı düşünen bireylerinin veya kesimlerinin birbirine güveni olmadan ayakta kalamaz. Sürekli uyarılarla anlatılmaya çalışılan, birilerinin söylenmesine pek kızdığı kaos ortama girer. O birileri de bunun neden ve nasıl olduğunu çözemez.Anayasa denilen metinler bunun için vardır. Herkes, kendisinin güvence altında olduğuna, farklı olabilme, farklı düşünebilme haklarının güvence altında olduğuna, farklı yaşama hakkına kimsenin el sürmeyeceğine o metne bakarak ikna olur.Her toplumun uzlaşma zemini anayasadır. Ama o güvenceleri verebilen bir anayasa, bugün elimizde olan 1982 Anayasası değil.Anayasalar bunun için çok önemlidir. Anayasalar bunun için bütün toplumun katkısıyla hazırlanmalıdır. Anayasalar bütün toplumun güvencesi olduğu zaman anayasa olur.Türban meselesinde üst üste bunca yanlışın yapılmasının en temel nedeni de bu güvencelerimizin eksik oluşu, onları sağlayan bir anayasamızın bulunmayışıdır.

Devamını Oku