AKP çok şanslı

10 Mart 2008

CHP ile MHP, Kuzey Irak operasyonu dolayısıyla “zoraki” muhalefet çabası içine girince askerle karşı karşıya kaldı.Gerek cumhurbaşkanı seçimi sürecinde, gerekse 22 Temmuz seçimi öncesinde CHP’nin muhalefet tarzını eleştirenler, bu partinin tutarlı bir siyasi çizgi oluşturmak yerine günübirlik çıkışlarla yetinmesine dikkat çekenler sürekli olarak “AKP’yi desteklemekle” suçlandı. Suçlayanlar MHP’nin kimliği konusunda da fena halde yanılıyor ve MHP’ye çok “sevgiyle” bakıyorlardı.Fakat o eleştirileri getirenlerin haklılığı hem Abdullah Gül’ün MHP desteğiyle Çankaya’ya çıkması hem de 22 Temmuz seçimlerinin CHP açısından tam bir yenilgi, AKP açısından büyük bir başarı olmasıyla kanıtlanmış oldu.*** CHP, genel olarak Kürt sorunu, özel olarak da Kuzey Irak ve askeri operasyonlarla ilgili tutarlı bir politikaya sahip değildir. Bu konularda da sürekli dalgalanıyor; günlük düşünüldüğü için de sürekli olarak bir uçtan diğer uca gidip geliyor.Bu muhalefet anlayışının baştan aşağı yanlış olduğu son tartışmayla bir kez daha ortaya çıktı. CHP (ve MHP) Silahlı Kuvvetler karşısında Kuzey Irak operasyonuyla ilgili olarak muhalif ve eleştirir konumda bulunuyor.MHP’nin derdi belli; Kuzey Irak’ta daha kapsamlı bir savaşı, hatta Türk-Kürt savaşına gidecek yolların açılmasını istiyor.“Sosyal demokrat” CHP’nin ise ne istediği belli bile değil. CHP’nin Genel Başkanı günün akışına göre muhalefet çizgisi belirlemekten öte bir siyaset oluşturma alışkanlığına sahip olmadığı için aynı şekilde yuvarlanıp gidiyor.CHP yine yanlış teşhislerle, kaba popülizmle etkinlik sağlamak peşine düştüğü için Silahlı Kuvvetler’le karşı karşıya geldi. Durum CHP açısından garip ama biraz da gülünç. Gülünç, çünkü bu partinin politika üretmekteki beceriksizliğini, yeteneksizliğini gösterirken, hangi anlamsız noktalara kadar gidebileceğini de gösteriyor.*** AKP aradan çekildi, CHP Genelkurmay ile karşılıklı atışmalara devam ediyor. Bu durumun başarılı bir muhalefetin ürünü olduğunu zannetmek için herhalde CHP’nin en tepesinde bulunmak gerekir. O konumun dışındaki herhangi bir kimsenin, bu durumun başarılı bir politikanın ürünü olduğunu söylemesi imkânsızdır. CHP uzun süredir hep kendi oyunuyla alta düşen pehlivan durumunda.Eğer AKP önümüzdeki yerel seçimde de aynı çizgiyi sürdürürse bu, onun başarısının değil, CHP ve DTP’nin başarısızlıklarının ürünü olacaktır.AKP çok şanslı, çünkü karşısında Baykal’ın CHP’si, Bahçeli’nin MHP’si ve kimin olduğu belli olmayan DTP var.----------

Devamını Oku

Bunlar gaf olamaz

9 Mart 2008

Başbakan Erdoğan’ın hafta sonundaki iki beyanı, hele arka arkaya ve bu üslupla dile getirildiği zaman gaf olmuyor.Her ikisi de Erdoğan’ın düşünce yapısının açık ürünleri.Erdoğan “en az üç çocuk yapın” dedi. Çok çocuk yapmanın kaynağında dinsel kökenli bir “hayat hakkı” inanışı vardır. Bu yüzden dünyanın her tarafında, her dinden muhafazakârlar için kürtaj cinayet suçu olarak görülür.Bu inancın devamı da “Tanrı herkesin rızkını verir” inancıdır. Tanrı herkesin rızkını veremediği için dünyada hâlâ insanlar açlıktan ölüyor.Bir de “rızık”ın ne olduğunu düşünmek gerek. Rızık, ekmek ve soğanla yetinmek olabilir. O zaman insanlara bu telkinde bulunanlar da ekmek ve soğanla yetindiklerini göstermelidir.***Bugün gelişmiş dünyada eğitime başlama yaşının 4’e hatta 3’e indirilmesi konuşuluyor. Çocuklarını ilkokula göndermekte bile zorlanan bir toplumda genel eğitim düzeyinin sürekli olarak düşmesinin anlamını herhalde Başbakan hiç düşünmemiş. Üniversite kapılarına yığılan ve okuyamayan, yetersiz orta öğretimin ardından işsiz kalmaya ya da en düşük gelir düzeyinde yaşamaya mahkûm edilmiş milyonlarca genç insanın derdinden haberdar değil.Bütün kampanya ve çabalara rağmen okula giden kız çocukları oranının hâlâ son derece düşük olduğunu da duymamış...Evet, çocuk yapın Türk halkı. Onları çıplak ayaklarıyla sokağa salın, çünkü bu ülkenin Başbakanı onların sorumluluğunu taşımıyor, işi Tanrı’ya havale edip bırakmış.Dünyada doğum oranının en yüksek olduğu ülkelerin, dini kuralların günlük hayatta etkili olduğu Müslüman ülkeler oluşu bir tesadüf değildir. İnanca dayalı ya da bu dünyada insanların nasıl yaşadığını umursamayan bir anlayış oralarda da geçerlidir.***Başbakan hızını alamadı ve afla ilgili bir veciz beyanda da bulundu. Vatandaş Başbakan’a affı soruyor, o da şu cevabı veriyor: “Katili affetme yetkisi maktulün varislerine aittir.” Bu, Orta Çağ’da ya da şu anda dini kurallara göre yönetilen ülkelerde geçerli olan “şeriat” mantığıdır. Bu mantığa göre maktulün yakınları cezayı bizzat verme hakkına sahip oldukları gibi “kan parası” alarak katili affetme hakkına da sahiptir.Başbakan demokratik sistemin temel mantığını oluşturan kuvvetler ayrılığı konusundan bihaber olduğunu defalarca gösterdi. Bu sözüyle de “hukuk” kavramından, “adaletin toplum adına yerine getirilmesi” kavramından, sonuçta “çağdaş hukuk”un temel kavramlarından bihaber olduğunu gösterdi.Bunlar çok fazla konuşan ve her şeyi bildiğini zanneden bir siyasinin gafları olarak görülüp üzerinde durulmazsa arkası da gelir, hem de hiç umulmadık yollarla gelir.

Devamını Oku

O gün için

9 Mart 2008

Falın her türlüsüne çok meraklı bir hükümdar vardı. Herhangi bir konuda karar almadan önce mutlaka defalarca fal baktırır, ülkenin, hatta komşu ülkelerin tanınmış bütün falcıları ile görüşürdü.Baklalarda, suda, bulutlarda, kartlarda geleceğin ipuçlarını bulmak için saatlerini, günlerini falcılarla geçirirdi.Falcılara akla gelebilecek her türlü soruyu sordu da yıllarca asıl soruyu sormadı. O soru hep aklındaydı, ama sormadı. Ve bir gün sormaya başladı.İlk falcıyı çağırdı: “Bak bakalım, ben ne zaman, nasıl öleceğim?” Falcı baktı, bir şeyler söyledi, ama tatmin edici bir cevap veremedi.Hükümdar onu gönderdi, ikinci falcıyı çağırdı. Sonra üçüncüyü, sonra dördüncüyü...Falcıların hepsi de çok açık olmayan şeyler söyleyip durumu idare etmeye çalışıyordu. Ülkenin bütün falcıları aynı şekilde davranınca sıra komşu ülkelerin falcılarına geldi. Birer birer hükümdarın sarayında konuk olmaya başladılar.Sonunda falcılardan biri, tatmin edecek şekilde konuşmaya başladı. Hükümdarın bir eşyasını almış, suya batırıyor, sonra suya bakarak konuşuyordu.Ve söyledi; yıl söyledi, ay söyledi, gün söyledi. “Ama birkaç gün şaşabilir” dedi.Hükümdar heyecanla sordu:“Peki ölümden kurtulmak için, Azrail’in beni almasını önlemek için bir çare var mı?” “Ben görmüyorum” dedi falcı; “hatta benim gördüğüme göre, Azrail küçük bir delik bile bulsa o delikten geçip yanınıza gelecek ve canınızı alacak...” Hükümdar, her iktidar sahibinin yapacağı gibi önce falcının kafasını kestirdi, sonra da oturup düşünmeye başladı.Falcının söylediği tarih yaklaştıkça doğal olarak gerginliği artıyordu. En sonunda kendince bir çare buldu.Ülkesinin en sarp dağların bulunduğu bölgesine gitti; en sarp tepeye, en kalın taşlarla bir bina inşa ettirdi. Taşların aralarını tek tek bizzat kontrol etti. Ustalar gerçekten tam istediği gibi iş yapmış ancak doğal olarak iki pencere yeri bırakmışlardı. Hükümdar onları da kapattırdı. Ve kapının da iyice küçük, ancak kendisinin geçebileceği genişlikte olmasını istedi.İçeri girdi. Düşündü ki bu kapıdan kendisi girdiğine göre Azrail de rahatça girebilir.Emir verdi, kapıyı da ördüler. Hatta binanın çevresine bir sıra duvar daha çekilmesini istedi. O duvarı da ördüler ve hükümdar içerde beklemeye başladı.O gün hemen ölmedi. Aç ve susuz birkaç gün direndi. Sesi duvarları aşıp dışarıya ulaşamıyordu. Falcının son söylediği doğru çıktı, birkaç gün sonra öldü.

Devamını Oku

Neyi kutluyorlar?

7 Mart 2008

Bugün Dünya Kadınlar Günü. Böyle bir gün icat edilmesinin nedeni, bütün toplumsal gelişmelere rağmen kadının erkeğe göre daha geride kalmış olmasıdır.Dünya demokratik sisteme doğru ilerlerken kadınlara oy hakkını yıllar sonra vermiştir. Rusya’da devrimle çağın gidişini değiştiren Bolşevik partisinin yönetiminde bir tek kadın yoktu. Sovyetler Birliği’nde ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde kadının özgürlüğü ve eşitliği üzerine milyonlarca nutuk atılmış, ama bu ülkeleri yöneten en tepe kadroların içinde bir tek kadın yer almamıştır. ABD’nin hiç kadın başkanı olmamıştır, belki 4 Kasım 2008’de ilk kez seçilir.Bu konuda aydınlanma devriminin anakarası Avrupa daha ilerdedir. Yaşlı kıtada her türlü özgürlük mücadelesi yapılırken kadının özgürlüğü için de “gerçek” savaşlar verilmiştir.***Bir toplum ne kadar geriyse kadının durumu da o kadar geridedir deyince her şeyi açıklamış gibi oluyoruz. Ama “hangi toplumlar geri” dediğimizde önümüze iki ana grup çıkıyor. Bir grup sömürgelikten henüz kurtulmuş, fakat en geri toplumsal ilişkilerin, aşiret ve kabile düzeninin egemen olduğu toplumlardır. Bunlar aynı zamanda en fakir toplumlardır.İkinci grup ise Müslüman halkların yaşadığı ülkelerdir. Dünyada 1.5 milyarı aşkın Müslüman’ın yaşadığı ülkelerde kadının durumu bellidir. 1.5 milyarın yüzde 90’ı dini kurallara göre yaşıyor.Bu ülkelerde kadın bir “suç aleti” olarak görüldüğü için her tarafının kapanması gerekir ki, suça teşvik etmesin.Bu ülkelerde kadının durumunun iyi olduğunu, eşit olduğunu söyleyenin aklından şüphe etmek gerekir. Ama zaten kimse bu iddiada bulunmuyor, o hayat tarzının “dini kuralların gereği” olduğunu savunuyor.***Aydınlanma devrimi Türkiye toprağında Mustafa Kemal sayesinde yaşandı. Ama 2008 yılında Türk toplumu hâlâ kadının kapanmasının bir özgürlük konusu olup olmadığını tartışıyor. Türkiye’de kadınların giderek artan bir bölümü kendisinin tekrar “suç aleti” olarak görülmesi için mücadele veriyor.Bu kadınlar töre cinayetlerine karşı ayaklanmadı. İş yerlerinde kadınların uğradığı haksızlıklara karşı ayaklanmadı. Aile içi şiddet gören kadınlar için ayaklanmadı. Erkeklerle eşit bir hayat için hiç ayaklanmadı. Bunları akıllarından geçirdikleri bile kuşkuludur. Ama kapanıp “suç aleti” olarak yaşamak için ayaklandılar.***Halen görevde olan bir bakanın eşi, kocası başka erkeklerle bir masada yemek yerken kendisi tek başına bir başka masada yemek yemiştir. Buna karşı ayaklanmayan kadınların, başlarını kapatmak için ayaklanmasının adına “özgürlük mücadelesi” demek özgürlük kelimesine hakarettir.8 Mart 2008’de Türkiye’de “vaziyet ve manzara-i umumiye” budur.

Devamını Oku

Talabani ile yeni baştan

6 Mart 2008

Irak’taki Amerikan işgalinin Cumhurbaşkanı Talabani, uzun pazarlıklardan sonra Ankara’ya geliyor. Talabani, Kuzey Irak’taki iki büyük siyasi güçten birinin lideridir ve bu güçlerin her ikisi de siyasete değil aşiret ilişkilerine dayanmaktadır.Saddam döneminde Kuzey Irak’taki Kürt liderlerin Ankara ile daha yakın ilişkileri olmuş, hatta onlara Türk pasaportu kullanma imkânı bile tanınmıştı.İlişkinin bozulmasının nedenlerinden biri bölgede PKK’nın yuvalanmasına imkân tanınmasıdır. Ama daha önemlisi, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti yönünde atılan adımların Ankara’yı tedirgin etmesidir.Tedirginliğin nedeni de açıktır. Ankara, böyle bir devletin Türkiye’de yaşayan Türk vatandaşı Kürtler için de bir çekim merkezi olacağından ve belli bir süreçte Türkiye’nin güneydoğusunun da bu devlete katılması için çok yönlü faaliyetlerin başlayacağından kaygılanmaktadır.Kürt milliyetçilerinin uzun vadede böyle bir planları olabilir. Nitekim belli kesimlerde Kuzey Irak “Güney Kürdistan”, Türkiye’nin güneydoğusu da “Kuzey Kürdistan” olarak anılmaktadır.Kuzey Irak’ta, bugünkü koşullarda Federal bir yapı içinde de olsa, bağımsız bir Kürdistan oluşmasına da hem ABD hem de Avrupa sıcak bakıyor...***Irak petrolünün bölüşümü tamamlandığında, Kuzey Irak yönetiminin ABD ile yaptığı işbirliğinin meyvelerini toplayacağı ve avantajlı olacağı belli. Kuzey Irak Kürtleri bu avantajı sağlama almak için Kerkük’ü de almak istiyor. ABD bu talebe henüz olumlu cevap vermiş değil. Çünkü Kerkük, Türk kökenli azınlık dolayısıyla Türkiye için de bir ilgi alanı. Ayrıca bu zengin petrol bölgesinde bölüşüm aşırı düzeyde Kürtlerin avantajına olacağı için Kerkük meselesi henüz o anlamda da çözülmüş değil.Ankara’da, Kuzey Irak’taki oluşumun Türkiye Kürtleri için çekim merkezi olacağı kuşkusu devam ediyor. Ama bu bakış açısının tam tersine bir bakış açısı daha var, o da asıl Türkiye’nin Kuzey Irak için gerçek çekim merkezi olması. Asıl Avrupa Birliği içinde yer alan, ekonomik gelişmesini sürdüren, demokrasideki eksiklerini tamamlamış, refah düzeyi sürekli artan bir Türkiye, Kuzey Irak için çekim merkezi olacaktır. ***Türkiye, bölgenin lideri olma ağırlığını gösterebildiği ve bunun gereği olan diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkilerin gelişmesini yönettiği sürece çekim merkezi olarak kalacaktır.Böyle bir Türkiye’nin güneyindeki yeni ve toplumsal yapısı gelişmeye daha çok muhtaç, üstelik de “akraba” bir devletten çekinmesi için herhangi bir sebep yoktur.Talabani de Barzani de, bütün “ince” siyasi oyunlarına rağmen bu gerçekleri görmüyor olamaz.Bu ilişkilerin daha mantıklı düzeye gelmesi için de elbette devedikeni durumundaki terör örgütünün tasfiyesi birinci öncelik olarak ortaya çıkıyor.

Devamını Oku

Bu ne öfke

5 Mart 2008

Seçim öncesinde koalisyon yapacaklarından bile söz edilmiş olan radikal milliyetçi MHP ile sıfatı iyice belirsiz CHP yine aynı frekansta buluştu.Baykal ile Bahçeli’nin ortak görüşü şu: “Türk ordusu Kuzey Irak’a girmişken daha çok kalmalı ve tam temizlik yapmalıydı...” İkisi de “tam temizlik”ten ne anladıklarını söylemiyor ama bölgedeki bütün PKK’lıların öldürülmesini, Kandil Dağı’nın da altüst edilmesini istediklerini düşünebiliriz.Altı bin kişinin öldürülmesinin anlamını kavramamış olabilirler, ama önlerine bir harita koyup Kandil Dağı’nın yerine bakabilirler. Eğer biraz daha zahmet ederlerse bu çapta bir operasyon için geçilecek dağları da bazı internet sitelerinde kendi gözleriyle görebilirler.***Baykal ile Bahçeli, askeri açıdan Türk Genelkurmayı’ndan daha bilgili ve daha ehil olduklarını düşünüyorlarsa, bu onların sorunudur. Ama çok bağırıp, boğazlarını yırtarcasına attıkları nutuklarla bu sorunlarını ortaya vururlarken onlara herhalde en başta bu operasyonun gerçek sorumluluğunu taşıyan askerler gülüyordur.Radikal milliyetçi ve kimliği belirsiz kardeşlerin sürekli olarak üzerinde durarak kamuoyunu inandırmaya çalıştıkları bir konu da ABD’nin rolü.Bunlara göre, AKP hükümeti Amerikan baskısına boyun eğdiği için operasyon erken bitirilmiş, Genelkurmay Başkanı da bu konuda hükümetle aynı paralele düşmüştür.Bir devletin kendi sınırlarının ötesinde askeri operasyon yapmasının, eğer daha büyük çatışmalar ve savaş göze alınmıyorsa, bazı uzlaşmalara ve pazarlıklara dayanması kaçınılmazdır.Bunların hepsinin ABD ile yapılmış olması muhtemeldir, hatta Bağdat ve Kuzey Irak Kürt yönetimiyle yapılmış olması da muhtemeldir. Baykal da iktidar olduğu dönemlerde buna benzer birçok pazarlığa en azından tanık olmuştur. Bahçeli ise Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi pazarlığının bizzat içinde olmuştur.***ABD Başkanı’nın ve Savunma Bakanı’nın biraz “yukardan” ifadelerle Türkiye’nin bir an önce Kuzey Irak’tan çıkmasını istemelerine tepki göstermek ayrı bir konudur, “Kuzey Irak’a hiçbir pazarlık yapmadan girelim, gerekirse Amerikan askerleriyle de çatışalım” demek çok daha farklı bir şeydir.Baykal-Bahçeli ortaklığının bu kadar öfkeli olmasının nedeni halkın bir kesiminden birkaç alkış almak olabilir. Ama bu öfkenin içine Türk Genelkurmayı’nı da bu kadar ağır deyimlerle katmak için başka bir ruh hali gerekir.Baykal ile Bahçeli’nin böylesi bir savaşseverlikte buluşmuş olmasının üzerinde de ayrıca durulmalıdır.

Devamını Oku

Tatmin olmayanlar

3 Mart 2008

Kuzey Irak operasyonuyla ilgili açıklamalar bazı kesimleri tatmin etmiyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt aynı açıklamaları tekrarladı. Büyükanıt’ın “siyasi çözüm” kavramıyla ilgili sözlerini ayrıca değerlendirmek gerekir.Genelkurmay’ın açıklamalarıyla “tatmin olmayan” üç kesim var. Biri, CHP yöneticileri.CHP yöneticileri sürekli olarak “ABD istedi biz çıktık” diyerek AKP hükümetini ABD’ye taviz vermekle, istediğini yapmakla suçluyor. Bu suçlama AKP ile ilgili kuşkuları bulunan kesimde etkili oluyor.Genelkurmay Başkanı ise böyle bir durumun söz konusu olmadığını en ağır şekilde söyledi. Buna rağmen CHP’nin iddialarına inanmaya devam edenler varsa, varsın etsinler...*** İkinci olarak, başta MHP olmak üzere radikal milliyetçi, “faşizan” kesimler operasyondan tatmin olmamıştır. Bunların umudu Türk askerinin Kuzey Irak’tan çekilmemesi, hatta Kuzey Irak Kürtleriyle çatışması ve orada kalıcı olmasıydı.Ama bu umutlar gerçekleşirse ne olacağı da bellidir. Günde 5 şehit değil, 50 şehit gelecektir. Türkiye tam bir savaş havasına girecektir. Bunlar sokaklara hakim olacaktır. Türkiye’nin dış ilişkilerinde çok ağır sorunlar ortaya çıkacaktır. İçerde önemli ekonomik sıkıntılar başgösterecek, halkın yaşam düzeyi hızla düşecek, işsizlik patlayacaktır. Bütün kaynaklar savaşa ayrılacak, uzun süre okul, hastane, yapılmayacak bütün imkânlar savaşa ayrılacaktır. Sonuçta bütün bu sıkıntılar halkı yoğun şekilde “dış düşmanlara” ve Kürtlerin de arasında sayıldığı “iç düşmanlara” karşı yönlendirecektir.*** Tatmin olmayan üçüncü kesim ucuz kahramanlardır. Bunlar kıraathane düşünürüdür, “en milliyetçi” görünmeye çalışırken en ucuz faşist edebiyat parçalamak dışında bir yetenek ve bilgiye de sahip değillerdir. Aslında ne istediklerini de bilmemektedirler; asıl dertleri, kendilerini topluma “kahraman milliyetçi” gibi göstermektir. Bunun için en haddini bilmez hallere girerler ve “kıraathane halkı” üzerinde etkili olurlar. Kendileriyle aynı bilgi ve ruh frekansına sahip olanlarla koro halinde aynı sözleri tekrarlayarak toplumu gerer, ciddi ve mantıklı tartışma ortamı oluşmasını engellerler.İşte bu üç kesim farklı nedenlerle Kuzey Irak operasyonundan tatmin olmadı. Daha çok insan ölürse, Türk halkı daha çok acı çekerse, daha fakir olursa belki tatmin olurlar.

Devamını Oku

Yarışa devam

2 Mart 2008

Kuzey Irak operasyonunun başlattığı “ben daha çok milliyetçiyim” yarışı devam ediyor. Bu yarışta hızını alamayanların düştüğü gülünçlükler de toplumumuzun bir kesiminin kurtulamadığı iki yüzlülüğün en seçkin örnekleri olarak akıllarda kalacak.Yaygın edebiyat şu: “Ben bu yaşımda giderim!..” Bir de bazı “ünlü” kadınların “kadın halimle giderim!..” edebiyatı var. Kimse de çıkıp bunlara “Yahu siz askerde ne işe yararsınız” demiyor, çünkü deseler, milliyetçilik yarışında geriye düşmüş görünecekler.Bülent Ersoy çıkıp “ben bugün çocuğumu askere göndermezdim” dedi ve kıyamet böylece koptu.***Askere, yani zorunlu askerlik görevine bizde ve dünyanın her tarafında “istemeden” gidilir. Türkiye’de özel yüksek okullar, sırf biraz parası olanlar askerliğini er olarak yapmasın diye açılmıştır. Üniversite sınavına giren gençler sınavı kazanıp bir yere kayıt yaptırarak askerlik görevini geciktirmeye bakar. Varlıklı olanlar, çocuklarını yurt dışında çalışır gibi gösterip “paralı askerlik” yapmalarını sağlarlar. Gerçeği herkes bilir: Askere güle oynaya gidenler hiçbir geciktirme ve kaçma imkânı olmayan fukaralardır. Bunu herkes bilir ama milliyetçilik yarışının kızıştığı dönemlerde herkes bilmiyormuş gibi yapar.***Çocuğu askerde olanlardan, görev yeri Güneydoğu çıktığında sevinen olmamıştır. Olamaz da. Çocuğu gazi ya da şehit olunca sevinen olamaz. Şehit haberleri içinde en çok üzüntü yaratanlardan biri “terhisine çok az kala” diye başlayanlardır. O cümle, “birkaç gün geçseydi çocuk şehit olmayacaktı” anlamına gelir ve ucuz edebiyat, bedava kahramanlık peşinde olanlar bunun üzerine biraz düşünmelidir. Birileri, özellikle ekranlarda yarışa tutuşmuş gidiyor. Çocuklarını otobüse, minibüse bile bindirmemiş olanlar “ben bu halimle giderim” diye konuşuyor. Erkek çocuğu olmayan çok milliyetçi bazı hanımlar en sert sesleriyle “çocuklarımızı askerlikten soğutmak suçtur” diye bağırıyor. En çok bağıranlar en “tuzu kuru olanlar”dır. En çok bağıranlar, Bülent Ersoy’un ne demek istediğini anlama zahmetine katlanmayanlardır.Az düşünüp çok bağıran, az bilip çok konuşanların seslerinin fazla çıktığı ortamlarda kendilerini bu yolla “değerli ve önemli” göstermeye kalkışanlar çok olur. Yine öyle oldu. Yine akıl diplerde bir yerlere itildi, yine ucuz kahramanlar meydanları doldurdu. Olsun, bu da geçer.

Devamını Oku