Savcılar ve avukatlar

5 Temmuz 2008

Ergenekon davası başlamadı, iddianame bir süre daha gecikecek. Ama dava kamuoyu önünde görülüyor.Başbakan “mahcup” bir savcıyken, Baykal belagati kuvvetli bir avukattan farksız.Basın da üçe ayrılmış durumda. Bir yanda avukatlar var, diğer yanda savcılar. Üçüncülerin, bu davanın dava gibi görülmesi, toplumsal çatışma ve gerilimi tırmandırmakta kullanılmaması gerektiğini söyleyenlerin sesleri ise karşılıklı yaygaralar arasında pek duyulmuyor.***Ergenekon, cumhuriyetin en önemli siyasi davalarından biridir. Bu davanın sağlıklı bir süreçte ve hukuk devleti ilkelerine uygun olarak yürütülmesi son derece önemlidir.Ancak Ankara’daki savaşın taraflarının sağduyuyu çoktan terk ettikleri de ortada. AKP’ye yakın gazeteler her gün “müthiş” iddialarda bulunuyor. Bu iddiaların ne kadarı doğrudur, ne kadarı “savaş amaçlı üretim”dir? Kamuoyu sürekli bir haber ve yorum kirliliği içinde sağlıklı düşünme noktasından uzaklaştırılmaya çalışılıyor.Ergenekon davası, Türkiye’de demokrasinin perçinlenmesi için bir aşama mı olacaktır, yoksa her ikisi de demokrasiyi sadece kendisi için isteyen tarafların savaşının tepe noktası mı?Şu anda ikinci ihtimal önde duruyor. AKP sözcülerinin, biraz daha dikkatli konuşmalarına rağmen savaşı kendilerine yakın gazeteler üzerinden yürütmeleri ikinci ihtimali daha da güçlendiriyor.Bütün Türkiye’nin altında kalacağı bir savaşı tırmandırma konusunda iki taraf da aynı fikirde. İki taraf da bu savaştan kendisinin galip çıkacağına inanıyor olabilir, ama iki taraf da Türkiye’nin gerçek kayıplarını görmezden gelmeye devam ediyor.***Haber, yorum kirliliği yaratma ve davanın mahkeme başlamadan önce halk önünde görülmesi konusunda aynı tavrı benimsemiş olan her iki tarafın da “bağımsız yargı” konusunda söyleyecek bir sözü de kalmamıştır.Her iki taraf da yargıyı etkilemek üzere her imkânı kullanmayı bu savaşta mübah yollardan biri olarak görmektedir.“Hukuk benim yanımdayken iyidir, bağımsızdır, benim yanımda değilken kötüdür ve bağımlıdır” anlayışıyla hareket eden taraflar hukuku da ayaklar altına almakta birleşmiştir.Bu manzaradan çıkacak olan, sadece ülkenin büyük zararlar görmesi ve gelecekle ilgili yeni sıkıntılarla karşı karşıya kalmasıdır.Ergenekon davası olmalı mıydı? Elbette olmalıydı ve ülkenin önemli kurumları şaibelerden temizlenmeliydi. Ama bu tarz bir alaturka savaş yoluyla değil.

Devamını Oku

Korkunç senaryolar

4 Temmuz 2008

AKP’ye yakın olarak bilinen gazetelerde dün inanılmaz iddialar yer aldı. Ergenekon örgütünün 7 Temmuz günü başlayacak büyük bir planı olduğu, bu plan çerçevesinde önemli kişilere suikastlar yapılacağı, bazı kitle eylemlerinde kan döküleceği iddia edildi. Böylece Silahlı Kuvvetler yönetime el koyacak, ülkeyi bu “kardeş kavgası”na düşüren iktidar partisine cezası verilecek.Bu, çok büyük bir plan. Böyle bir planı gerçekten başarıya götürebilmek için iki emekli orgeneral, üç gazeteci ve elli kişi yetmez. Bunlar ancak böyle bir planın en uçtaki oyuncuları olabilirler.“Vatanı kurtarmak” için böyle kanlı ve inanılması güç bir planı düşünebilecekler olabilir. Ama bu planı düşünmek ile uygulamak arasında çok çok büyük bir fark vardır.Bu korkunç planı kurgulamak için bayağı çağın gerisinde kalmış olmak, dünyada ne olup bittiğinden habersiz olmak gerekir.***Söz konusu senaryo ile ilgili iddialar, Savcının hazırlayacağı iddianamede yer alıyor da olabilir, almıyor olabilir. İddianame ortaya çıkınca, resmen açıklanınca bunu öğreneceğiz. Ama eğer böyle kanlı bir planın unsurları iddianamede yer almıyorsa şu anda bu senaryoların bu şekilde basına sızdırılmasının anlamı üzerinde de düşünmek gerekir.Türkiye’de demokrasi dışı müdahaleler döneminin sona ermesi gerektiği her aklı başında Türk vatandaşının görüşüdür. En büyük sorunların bile demokrasi içinde çözülebileceğine inanmak demokrasinin en büyük güvencesidir.Böyle kanlı ve kapsamlı bir senaryo kazayla başarılı olursa ne olacağı belli: Türkiye’de demokrasi tekrar rafa kalkacak, son yıllarda sağlanan bütün ilerlemeler sıfırlanacak, terör tırmanacak, demokratik haklar askıya alınacak ve ülkenin Batıyla, Avrupa Birliği ile ilişkilerinin bozulacak...Böyle bir planın varlığı ortaya atılmıştır, dolayısıyla bu planın gerçekliğinin kanıtlanması ve bu tür planlarla ülkenin geleceğiyle oynayanların en ağır cezalara çarptırılması gerekir.Ama buna karşılık böyle bir planın varlığı kanıtlanamazsa herkesin kafasında başka “planlar”ın varlığına ilişkin ciddi kuşkular ortaya çıkacaktır. O zaman soru şu olacaktır: Bu dava başka bir plan için kullanılmakta mıdır?***Ergenekon davasının başlamasına ve iddianamenin ortaya çıkmasına kadar ortaya çeşitli senaryolar atılarak kamuoyunun peşinen etkilenmesi tehlikeli bir yöntemdir. AKP’de bu yöntemi benimsemiş olanların bulunduğu, yakın gazetelerin yayınlarından belli. Bu tehlikeli yöntem bazen döner, uygulayanı vurur.Ergenekon olayıyla ilgili olarak konuşması ve kamuoyunu bilgilendirmesi gereken asıl sorumlu olan Adalet Bakanı’nın ortalarda görünmemesi dikkat çekicidir.

Devamını Oku

Darbe günleri gibi mi?

3 Temmuz 2008

İki gündür dillerde fazlasıyla dolaşan bir ifade var. Buna göre, Ergenekon operasyonu “askeri darbe günleri gibi.” Zanlıların gözaltına alınma şekilleriyle ilgili birçok eleştiri daha önce de yapıldı, ama şu anda olanların askeri darbe günlerini arattığını söyleyenler, en azından hafızasızdır.12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin ardından, birinde kısmi askeri yönetim, ikincisinde tam askeri yönetim altında yaşananları bilmeyenler sussun, bilerek bugünle kıyaslayanlar ise utanarak aynaya baksın.Türkiye’de 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde hukuk tümüyle rafa kaldırılmış, insanların hayatları ipe sapa gelmez suçlamalarla karartılmış, hapishanelerin hepsi birer Guantanamo olmuştu.Şu anda “askeri darbe dönemleri gibi” diye konuşanların bazılarının o dönemlerde askeri yönetimlerin pek fazla yakınında bulunmuş, darbeyi alkışlamış zevattan olduğunu da hatırlamak gerekiyor.***Ergenekon zanlılarına ve sanıklarına yöneltilen suçlama bellidir: Yasa dışı yollarla, silah ve terör yöntemleriyle siyasi iktidarı değiştirmeye çalışmak, askeri darbenin şartlarını ve sivil destek örgütlenmesini hazırlamak.Eğer yargılama, 12 Mart ve 12 Eylül koşullarına benzer şekilde yürütülürse suçlamanın yerinde olup olmadığını anlayamayacağız.Bu arada, Ergenekon soruşturmasına karşı büyük tepki gösterenlerden bazılarının sanki Türkiye’de yaşamıyormuş gibi bağırmaları da ilginç.Türkiye’de ilk askeri darbe 27 Mayıs 1960’da yapıldı. Ardından 1962 ve 1963’te iki darbe teşebbüsü daha oldu. Bu dönemde asker kişilerin “siyasete müdahale” nin de ötesinde, nasıl en başta yer aldıklarını öğrenmek isteyenler için bol miktarda kitap var.1971’in 9 Mart’ında “sol” içerikli bir darbe girişimi durdurulmuş, 12 Eylül günü ise müdahale emir komuta zinciri içinde yapılmış, 9 Mart’ın fikir babaları ve başını çekenler hapse atılmış, işkencelere uğramıştır.Bütün bu dönemlerde toplumun önemli kesimleri çok kötü sınav vermiştir. Korku ya da başka saiklerle askeri yönetimler karşısında kuyruk kıstıranların bugün demokrasiyi en azından bu olay dolayısıyla savunmaları da önemli bir gelişmedir.***Ergenekon davası uzun bir tarihi sürecin sonu da olabilir, daha karanlık bir sürecin başı da olabilir. Bu, soruşturma ve yargılamanın tarzına bağlı olduğu gibi siyasilerin bu olayla ilgili olarak gerçekten “demokrasiden yana” bir tavır almalarıyla da yakından ilgilidir.Eğer siyasi yapı bütünüyle gerçekten ve çifte standartlarından arınarak demokrasiyi savunursa Ergenekon davasıyla Türkiye bir üst aşamaya geçebilir. Ama bu dava yine küçük hesapların, kısır ve ufuksuz savaşların bir cephesi olarak kullanılırsa, dışardan bakanların söylediği gibi, Türkiye yeni bir uçurumla burun buruna gelir.

Devamını Oku

Darbeye darbe mi?

2 Temmuz 2008

Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak gözaltına alınan birçok ismi kamoyu yakından tanıyor. Emekli subaylarda ise rütbe orgenerale kadar yükseldi.Bu soruşturma ve gözaltılarla ilgili olarak “karnından konuşmalar” ve büyük siyasi suçlamalar devam edecektir.Adını kimin “Ergenekon” olarak koyduğunu bilmiyoruz, iddianame de henüz ortada yok ama suçlamaların esası belli.* Emekli askerlerin üst düzeyde yer aldığı bir örgütlenme, Türkiye’nin büyük tehditler altında bulunduğu, irticanın iktidar olduğu bir ortamda ülkenin bölüneceği kanaatinde olup bunların engellenmesi için “her yola başvurulabileceği”ni düşünüyor.* Böyle düşünmek tek başına bir suç teşkil etmez, ama demokrasi dışı yöntemler kullanmak, şiddete başvurarak “vatan haini” olduğuna inanılanları öldürmek, toplumda “artık ne olursa olsun” duygusu yaratacak eylemlere başvurmak suçtur.**** Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan ya da gözaltına alınan asker ve sivil kişilerin böyle bir “suç örgütü” oluşturup oluşturmadıkları yargı sürecinin sonunda belli olacaktır.* Bütün sorunların demokrasi içinde çözülebileceğini ve öyle çözülmesi gerektiğini, siyasetin yasal çerçevede ve asla başka yollara başvurmadan yapılması gerektiğini düşünenler, cumhuriyet ilkelerine ne kadar bağlı olurlarsa olsunlar, Ergenekon türü örgütlenmelerin fikir babaları tarafından “saf” ya da “bilinçsiz hain” olarak görülüyor. Birçok yayın organında son yıllarda yer alan yazı ve yorumlar ortadadır, bunları bugün unutturmaya çalışmak boşa kürek çekmektir.* Ergenekon davasıyla birlikte, demokrasi dışı her türlü yola başvurma eğilim ve girişimlerinin sona ermesi şarttır. Türkiye, darbeler ve darbe tehditleri döneminden artık çıkmak zorundadır.**** Soruşturma kapsamındaki ikinci büyük operasyonun özellikle dün gerçekleştirilmesiyle ilgili birçok yorum getiriliyor. Bunlardan biri, maksadın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’deki dünkü “sözlü suçlama”sından kamuoyunun dikkatini çevirmek olduğudur.* Operasyonu “yukarıdan” izleyenlerin böyle düşünmüş olmaları mümkündür.Dava ve ayrıntılarıyla ilgili hukuki yorumlara şu aşamada girmemek gerekir. Ancak davanın hızlandırılması ve basına şu ana kadar yansıyan iddiaların gerçek olup olmadığının en hızlı şekilde ortaya çıkması zorunludur.* Türkiye’nin darbe ihtimallerini artık geride bırakması gerektiğini düşünmek ve bunu vurgulamak kuşkusuz doğrudur. Ama “mıntıka temizliği”ne örneğin Fethullah Gülen’in “büyük bir dini önder ve âlim olarak” ülkeye görkemli dönüşü için girişmenin “demokratlık”la ilgisi olmadığını da açıkça söylemek ve hatırlatmak gerekiyor.***Darbeler, darbeciler, şiddet ve silah kullanarak siyaset yapanlar demokrasi için tehdittir, ama demokrasiyi tek taraflı bir silah gibi kullanmakta ısrar edenler de demokrasi için en az onlar kadar tehdittir.

Devamını Oku

Nabız aynı atıyor

1 Temmuz 2008

A-G araştırma kuruluşunun yaptığı son seçim araştırmasını dün Milliyet yayınladı. Bu araştırma sonuçları halkın nabzının atışlarının pek değişmediğini gösteriyor.Yüzde 30 oranındaki kararsızlar dağıtıldıktan sonra ortaya şu tablo çıkıyor:AKP yüzde 43.4, CHP yüzde 18.1, MHP yüzde 16.8, DTP yüzde 5.9. Diğer partiler de yüzde 3 ve altındaki oranlarla sıralanıyor.***Bu tabloya göre 22 Temmuz seçimlerine göre AKP ve CHP oy kaybediyor, MHP yine küçük bir oranda yükseliyor. DTP ise aynı oy oranını koruyor, siyasal gelişmeler onun seçmenini etkilemiyor.Bu tablonun tartışılmaz anlamı şudur: AKP yine açık ara birinci partidir. AKP kapatılır, yerine başka bir parti kurulursa belki oy oranı düşer ama bu parti de şu andaki seçmen eğilimlerine göre birinci parti olacaktır.***Aynı kuruluşun daha önceki araştırmalarına göre AKP, Ocak 2008’de yüzde 54.2 ile en yüksek noktasına çıkmış, Mayıs 2008’de ise yüzde 39.7 ile en düşük düzeye düşmüştür.Yine CHP’liler, MHP’liler ve AKP’yi büyük tehlike olarak görenler kızacak ama Türk seçmeni, ülkeyi yönetme ehliyetine sahip parti olarak AKP’yi görmeye devam ediyor.AKP’nin kapatılması ihtimalinin yüksekliği de bu görüşü etkilemiyor; AKP kapatılırsa seçmen yerine kurulacak partiyi bekleyecek, Tayyip Erdoğan’ın bu partiyle ilişkisine bakacaktır. Ama ana eğilimin değişebileceğine ilişkin herhangi bir işaret bulunmuyor.***Seçmenin önemli bölümü başta türban olmak üzere AKP’nin yanlışlarını görmekte ancak bunları “affetmekte” dir.Bütün gelişmelere, gerilimlere, davalara rağmen seçmenin yaklaşık yarısının AKP’ye bağlılığının sürmesinin üzerinde durulmalıdır. Bu durum basit ya da kaba “laiklik” tartışmalarıyla açıklanabilir bir durum değildir.Ortadaki tabloyu CHP ve MHP’nin gerçek seçenekler ve siyasetler üretememelerine bağlamak da mümkündür. Bu da günlük siyaset açısından tatmin edici bir yargı olabilir, ancak durumun bir bölümünü açıklayabilecektir.***AKP, en gergin siyasal döneme yine birinci parti olarak giriyor. Bu da AKP’nin sırtına büyük sorumluluklar yüklüyor, bu partinin hem kendisini hem de ülkeyi bir yol ayrımına götürdüğünü gösteriyor.CHP açısından ise durum tam bir siyasi iflastır.

Devamını Oku

CHP’nin dramı

29 Haziran 2008

Sosyalist Enternasyonal de bir “sol” parti olmaktan çıktığını gördü ve CHP’yi kovma kararı aldı.Kendisine sosyal demokrat diyen bir siyasi parti için bu, fazlasıyla utanç verici bir durumdur. Ama CHP’nin yönetimindeki kadroda, tabii ki en başta Deniz Baykal olmak üzere, bu utanç verici durumdan herhangi bir ders çıkarma eğilimi görülmüyor.Deniz Baykal, en yakınındakileri zaman zaman değiştirse bile dar bir kadroyla CHP’nin başında kalmak üzerine yoğunlaşmıştır.1999 seçiminde yüzde 10 barajının altına düşürdüğü CHP’nin yönetiminden kısa bir süre ayrılan Baykal ve kadrosunun yerine geçenler daha sabırlı bir parti çalışması çabası içine girdiler ve Baykal’a yakın isimleri tasfiyeye de girişmediler. Bu sayede de Baykal’ın dönüşü kolay oldu.***CHP, bir yandan sol ya da sosyal demokrat özelliğini kaybederken hemen her siyasi gelişmede demokrasiyi gözetmek gibi bir görevi olduğunu da tümüyle unuttu.Sadece partinin başında kalmaya takılmış, seçim kazanmak gibi bir derdi kalmamış; sadece Meclis’te olmak ve laf ebelikleriyle iktidarı sinirlendirmek dışında siyasi faaliyeti bulunmayan bir siyasi kadronun elinde kalmış CHP’nin geleceğiyle ilgili umut taşımak da mümkün değil.CHP’nin şu anda AKP iktidarının bazı icraatlarının hukuk yoluyla durdurulması dışında bir eylemi görülmüyor.Siyasi faaliyet olarak Deniz Baykal konuşuyor, yılların verdiği ustalığıyla Başbakan Erdoğan’ı sinirlendiriyor ve “laf oturtma”yı bir siyasi başarı gibi göstermeye devam ediyor.Partinin tepesindeki hareketsizlik doğal olarak en aşağıya kadar sirayet ediyor. CHP örgütleri de seçimden seçime faaliyet gösteren birimlere dönüşmüş durumdadır.***Deniz Baykal’ın CHP Genel Başkanlığı’nı bırakmaya ya da “çevresini güçlendirmeye”, partiye canlılık katabilecek kişileri kazanmaya niyeti yoktur. Bunu, aslında “açık oy”la seçildiği son kurultayda da net olarak ifade etmiştir.AKP’nin kapatılmasının ardından Türkiye büyük olasılıkla bir erken seçime gidecektir. Bu seçimde CHP’nin “laiklik”le ilgili hassasiyeti dışında halka sunabileceği bir program, bir düşünce, bir “umut” da yok. Seçim öncesinde Baykal, gidebildiği şehirlerde aynı sözleri tekrarlayıp Tayyip Erdoğan’ın kendisine cevap vermesini sağlamaya çalışarak dolaşacaktır.Bu seçimden sonra ne olur? Belki Baykal emekli olur ve geride bir enkaz bırakmış olarak huzur içinde evinde oturur.

Devamını Oku

Sen mecbursun o değil

28 Haziran 2008

Karabük’te küçük gibi görünen bir olay oldu. Belediye bir şenlik düzenlemiş ve bazı yazarları davet etmiş. Latife Tekin’in bir panelde konuşması AKP’li Belediye Başkanı’nın hoşuna gitmeyince de asıl şenlik başlamış. AKP’li Belediye Başkanı hemen Latife Tekin’e hücuma geçmiş, sonra mikrofonunu kapattırmış.Belediye Başkanı’nın adamları hoşlarına gitmeyen şeyler söyleyen konuşmacılara “boynunuzu kırarız” diye saldırmış...Bu şahıslar AKP’li, yani dini referanslarla yaşayan, mütedeyyin ve muhafazakâr kişiler. Latife Tekin’in, boynunun kırılması tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden olan sözleri ise bu şahısların kolay anlayamayacağı bir konuda. Tekin, mevcut hükümetin nükleer enerji yerine ülkemizdeki su, rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesini öneren “çevreci” sözler söylemiş.Demek ki Latife Tekin’in boynunu kırmaya sıvanan şahıslar herhangi bir çevreci duyarlılığa sahip değil. Boyun kırma tehdidine davranmadan önce biraz durup o sözleri dinleseydiler belki de anlayabilecek ve böylece kendileri için bir aşama kaydetmiş olacaklardı.***Bu şahıslar herhalde türban yasağının kalkması için de çalışıyorlardır. O yolda da boyun kırmaya hazır olduklarını, bu kadar basit bir eleştiri üzerine giriştikleri saldırı gösteriyor.Türban meselesini basit bir özgürlük olayı olarak almak, Türkiye’de Müslümanların dinlerini yaşamakta zorlukları olduğunu iddia etmek, bu Karabüklü belediye başkanı ve boyun kırıcı arkadaşlarının temel insan haklarını savunmak mümkün. Bu çifte standardı Karabüklü AKP’liler ve ülkemizde niceleri yaşıyor ve dayatıyor.Öyle bir dayatma ki, sen eğer kendine demokrat diyorsan, her ne istiyorsa onun yanında olacaksın. Farklı bir görüşte olamazsın, eğer farklı bir görüş ileri sürersen demokratlığın düşüverir.Ama onlar en küçük bir çevreci eleştiriye bile tahammül etmeme hakkını kendilerine görüyor ve bir insanın fikirleri dolayısıyla boynunu kırmaya kalkabiliyorlar.***AKP’nin üstündeki her şahıs sürekli olarak “demokrasi” deyip duruyor. AKP’nin altı ise anlamadığı bir fikir dolayısıyla boyun kırmaya kalkıyor.AKP’nin üstünden bu olayla ilgili bir ses dün çıkmadı. Hatta CHP de bu olayı önemsemedi. Karabüklü belediye başkanı ve adamları aynı şekilde yaşamaya devam edecek, başka boyun kırma olaylarına hazırlanacaklar, çünkü kimse çıkıp kendilerine “nasıl böyle bir hıyarlık yaparsın” bile demeyecek. Kimse bu olayın bir demokrasi dersi olduğunu onlara ve bütün ülkeye anlatmayacak.Ne demişti bir önemli siyasi kişi: “Ne demokrasisi ulan...”

Devamını Oku

Ballı parmaklar

27 Haziran 2008

Siyasi hayatta yükselip belli mevkilere gelenlerin, pozisyonları sayesinde kendilerine fayda sağlamaları, bizde “bal tutan parmağını yalar” sözüyle ifade edilir. Bu halk deyişi aslında o edim hakkında ne hak verme ne de vermeme anlamını içerir, ama giderek daha fazla kullanıldığı için artık “kabullenme” vurgusunu taşımaya başladı.Fethullah Gülen cemaatinin finans, hastane, eğitim ve medyadaki şirketlerinin yıllık 25 milyar dolarlık bir hacme ulaştığı hesaplandı. Böyle bir rakama ulaşılmışsa bu işlerin başında olanların siyaset mi, ticaret mi yoksa “hayır işi” mi yaptığı kolayca karışır.Erbakan’ın Refah Partisi’nde 1 trilyon kaybolmuş, bu yüzden ceza alanlar olmuştu.Meğer trilyon kaybeden tek parti Refah değilmiş, CHP yönetimi de 1 trilyon “kaybetmiş”. 1 trilyon lira yaklaşık 800 bin dolar eder ki, buna kimse “az” diyemez.***CHP’nin Tuncay Özkan’ın yönetimindeki Kanaltürk ile yaptığı anlaşma dolayısıyla ödenen paralar da unutuldu. Kitabına uygun görünen ama “ahlaki” açıkları pek fazla olan bu işbirliği tarzının gazeteciliğin temel ilkelerine aykırı olduğu da şöyle bir söylendi geçti. Sadece bir siyasi partiden değil herhangi bir kişi ya da kuruluştan para alarak o kişi veya kuruluşla röportaj yapmak ve onları ekrana çıkarmak gazetecilik açısından ciddi bir “suç”tur. Ama paralara takılmış kafalarımız bu “suç”u ikinci planda bırakan yorumlar yaptı.DSP de şu anda yüzde 1-2’lik oy potansiyeline sahip bir aile partisi durumunda, ama bu partinin yönetimi için inanılmaz savaşlar veriliyor. Nedeni de açık açık söyleniyor: Ecevitler’in tutumluluğu sayesinde DSP’nin çok fazla parası bulunuyor ve o parayı yönetenler bu yolla güç edinecek.***Dönelim hükümet tarafına. Başbakan Erdoğan’ın eski özel kalem müdürü bir evde kiracı otururmuş, ama aldığı maaşla o evin kirasını ödemesi mümkün değilmiş. Başbakan’ın yeni Özel Kalem Müdürü’nün “örtülü ödenek”ten yaptığı harcamalarla ilgili açıklamalar da herhangi bir şeyi açıklığa kavuşturmadı.Siyaset yapan ve bu yolla belli noktalara gelen kimileri bal tuttukları parmaklarını yalamaktan kendilerini alamıyor. Üstelik çekindikleri bir şey de yok. Türk halkı bunları o kadar kanıksamış ki, başka ülkelerde bu nedenle insan yüzüne bakamayacak olanlar gevrek gevrek gülerek koltuklarında oturmaya devam ediyor.Türkiye’de siyaset yapmak, siyasette yükselmek gibi cemaat faaliyetlerine girmek ve cemaatlerde yükselmek için de bir “maddi güdü” mü gerekiyor?Bu sorunun cevabı bir kesim için çok belli, zaten onlar ballı parmaklarını herkesin gözü önünde yalıyor.

Devamını Oku