Hangi sol?

22 Ağustos 2008

Ergenekon sıkıntısının bir faydası da “sol”un ne olduğu, ne olması gerektiği üzerine yeni bir tartışmanın yolunu açması oldu.Bu tartışmanın merkezinde solun kendisini “ilerici askeri müdahaleler”e göre konumlaması yatıyor.“Türkiye’de sandıktan asla sol çıkmaz” inancı çok partili demokrasiyle ilgili anlamsız kuşkuların kaynağı olmuştur.Türkiye’de sol nasıl iktidar olabilir?1960 darbesinden beri “kestirme yol” hesabı yapanlar bu sorunun cevabını aynı şekilde vermeye çalışıyor. Onlara göre askeri darbeler ikiye ayrılır “bizden olanlar” yani sola yakın görünenler haklıdır, “bizden olmayanlar” haksızdır.Bu “bizden olan-olmayan” ikilemi de tabii durduğunuz yere göre her zaman değişir.27 Mayıs 1960’ta ülkenin en az yarısı mutsuz olmuştu, ama silahın gücü karşısında mutlu olmuş gibi yaptılar.12 Mart 1971’de “bizden olan darbe” olamadı, “bizden olmayan darbe” oldu ve işler karıştı.12 Eylül 1980’de ise halkın büyük çoğunluğu “ne olur gelin” aşamasına getirilmiş, müdahalenin maddi ve manevi altyapısı tam olarak sağlanmıştı.***2000’li yıllarda sol kendi geçmişini ve “neden sandıktan çıkamıyorum” sorusunun cevabını aramak yerine yine “kestirme yol” hayallerinin peşine düşme eğilimine girdi. Kendisini “sol” olarak niteleyip ülkenin irticanın pençesine düşmesinden korkanlar “o sabahı” beklemeye başladı.Şu anda CHP, DSP ve çok sayıda küçük parti kendisini “solun sahibi” gibi görüyor. Ama ortak özellikleri, gerçek “sol politikalar” geliştirmekteki yeteneksiz ve beceriksiz halleridir.CHP “laiklik” meselesini tek dayanak yaparak yüzde 20 oyunu garantiye almak dışında herhangi bir politik alanda bulunmuyor.DSP kendisinin ne olduğu konusunda sıkıntılar yaşıyor. Bu iki partide de orta ve uzun vadeli politikalar üretme konusunda herhangi bir çaba ve istek görünmüyor.***Kendisini sol olarak niteleyenlerin içine kapanma ve dünyayı izleme eksikliği bakımından diğer kesimlerden fazla bir farkı yoktur. Bugün Güney Amerika’da çok sayıda ülkede sol partiler iktidardadır. Batı Avrupa’da sol partiler ya iktidardadır ya da birinci seçenek konumunda ve gücündedir. Orta Avrupa’da eski komünist partiler çok ciddi dönüşümler yaşamış, yeni dönemin gerçeklerine uygun politikalar üretmeyi ve tekrar ülkelerinin hayatında etkili olmayı başarmışlardır.Bütün bu ülkelerde yapılan tartışmaların, üretilen fikir ve politikaların binde birini olsun üretmeden, orada olanları bile izlemeden “sol” aramaya çalışanlar, yaşadıkları hüsranı da açıklayamıyorlar.Bir Ergenekon olayı bile kafaları karıştırmaya, sol ile demokrasinin ilişkisini bulandırmaya yetebiliyor.

Devamını Oku

Sus, unutulur...

20 Ağustos 2008

Şaban Dişli olayında neyin ne olduğu belli. İş takipçiliği, nüfuz suiistimali gibi durumların hepsi var. Dişli belki yargıda durumu kurtarabilir, ama vicdanlarda bu yolun sembol isimlerinden biri olarak yer alacaktır.Bu tür olaylarda, zanlının ya da sanığın ve onun destekçilerinin en çok güvendiği, toplumumuzdaki hafıza eksikliğidir. Yıllar yılı adları benzer olaylara karışmış onlarca belki yüzlerce siyasi kişi toplumdaki hafıza eksikliğine güvenerek siyasi hayatta var olmaya devam etmiştir.Hafıza eksikliğinin bir yanında elbette “yazılı topluma” geçmekte yaşanan gecikmeler var. Diğer yanındaysa, çok sayıda benzer olay gündeme geldiği için, insanların olayları ve isimleri unutmalarının neredeyse kaçınılmaz olması bulunuyor.Hafıza sorunu ve yazı eksikliği nedeniyle bazı olayları tekrar tekrar, üstelik neredeyse birbirinin tıpkısı olarak yaşıyoruz.***İşin bir de “bilgi eksikliği” tarafı var.Türkiye’yi yönetmeye sıvanmış, kartviziti dolgun, varlığı yerinde kişilerin değil tarih, yakın siyasi tarihle bile ilgili kulaktan dolma üç beş bilgiden fazlasına sahip olmayışları genel düzey düşüklüğünün hem bir sonucu, hem de nedenlerinden biri.Şaban Dişli olayıyla ilgili olarak Vatan, gazetecilik görevini yerine getirdi, olayın dört bir yanını araştırdı, okurlarına sundu. Sonra ne olacak? Vatan aynı şeyleri tekrar tekrar yazmayacak, çünkü hemen her şey yazılmış olacak. Belki konuyla nispeten geç ilgilenenler için birkaç hatırlatma daha yapılacak.Sonra?Yetkililer susacak, Şaban Dişli kamuoyunun gözünün önünden kaldırılıp gizlenecek ve unutturma süreci devam edecek.Çünkü bu süreç içinde zaten buna benzer başka olaylar da çıkacak ve hepsinde de aynı süreçler yaşanacak.Böyle bir kısır döngünün içinde yaşamak da insanları hem siyasetten biraz daha soğutacak hem de siyasetin kötü bir şey olduğu inancını besleyecek.Sus, unutulur... Evet unutulur ve ülkeye zarar verdiklerini kendileri çok iyi bilen birileri “ben ne akıllıyım” diye gerine gerine ortalıkta dolaşmaya da devam ederler.Bir özeleştiriBasın dünyasında eleştiri ve özeleştiri yapmak pek sevilmez. Ama biz çok sayıda meslektaşımızı kızdırmak pahasına bir özeleştiri yapalım.Önceki gün Futbol Federasyonu başkanlık seçimi yapıldı ve Mahmut Özgener yeni başkan oldu. Dün, 10 büyük gazetenin 8’inin bu habere ayrılan bölümlerinde Mahmut Özgener’in kim olduğuna yaşına başına, eğitimine, mesleğine, futbolla ilgisine ilişkin hiçbir bilgi yoktu. Sadece ikisinde İzmir’in ünlü belediye başkanlarından Asfalt Osman’ın torunu olduğu bilgisi vardı, ama onlar da Asfalt Osman’ı da sadece isim olarak geçiriyordu.Bu sekiz gazete arasında ciddiyetiyle ve referans gazetesi olmakla övünenler de var.Bir gazetedeki haberde (Zaman) Özgener’in gençliğinde voleybol oynadığını öğreniyoruz ve bir “Saint Joseph” bağlantısı geçiyor. Zaman’dan da başka bir bilgi edinmek mümkün değildi. Sadece bir gazetede (Hürriyet) Mahmut Özgener’le ilgili bilgiler yaşı, eğitimi, işi, futbolla ilişkisi yer alıyordu.Bu bir özeleştiridir, meslektaşlarımız, özellikle de spor bölümlerinin yöneticileri kızmasın.

Devamını Oku

Bugün “sol”

19 Ağustos 2008

Bu köşede dün yayınlanan “Sol ve Ergenekon” yazısına çok değişik okur tepkileri geldi. Bu tepki ve yorumlardan ortaya net olarak bir sonuç çıkıyor: Türkiye’de bugün “sol”un ne olduğu konusunda ciddi bir kargaşa var.Solun tanımını yapmak için belki önce Ergenekon ile ilgili olarak net bir tanım yapmak gerekir.Ergenekon, bugüne kadar gazetelere yansımış olan belgelere göre “faşist” bir örgüttür. Bu örgütün fikir babalarının ya da örgütü yönlendirenlerin kendilerini Atatürkçü ya da solcu olarak görmelerinin, göstermeye çalışmalarının hiçbir önemi yoktur, bu örgütlenme tipik bir faşist örgütlenmedir.Kendisini “sol” ile ilişkilendiren herkesin önce bu ayrımı net olarak yapması gerekir.*** “Sol”un bugünkü tanımında “diktatörlük” diye bir hedef kalmamıştır, tam tersine, insanın bütün haklarıyla en gelişmiş demokrasi ve refah ortamında yaşatma, insanın gelişmesi için her yatırım ve girişim hedefi bulunmaktadır.Bunun için bütün gelişmiş demokrasilerde sol, hep “daha çok demokrasi”, “daha çok insan hakkı”, “daha güzel bir dünya” hedefleriyle siyaset yapıyor. “Daha güzel dünya”nın içinde insanın yaşadığı çevre de var, ekonomi ve yaşam standardı açısından daha dezavantajlı olan sınıf ve kesimlerin desteklenmesi de var.Bu “daha güzel dünya”da bütün azınlık haklarının korunması da var, “etnik köken” ya da “dini inanç” gibi kıstaslarla tek bir kişinin bile eşitliğe aykırı, haksız bir muamele görmemesi de var.İşte bu nedenlerle de solun vazgeçilmez ilkeleri arasında laiklik de vardır, ama laiklik tek ilke de değildir.*** Bugün “sol” kavramının içinde her türlü şiddete sonuna kadar karşı olmak, hangi amaçla olursa olsun, kendisine hangi “büyük davanın askeri” sıfatını takarsa taksın her türlü terör örgütüyle mücadele etmek de vardır.Bugünkü “sol” dünya görüşünü niteleyen elbette daha birçok mesele var. Solun taşıması gereken özellik de bütün bu konulara hep insan açısından çözüm getirme çabasıdır.“Sol” tanımı karışınca AKP’yi “sol” görenler bile oldu. AKP, dünyaya dini referanslarla bakan bir siyasi hareketin içinden çıkmış bir siyasi partidir.CHP de kendisini sadece AKP’nin laiklik tehdidinin karşısına konumlamış, bunun dışında sol ve demokrasi ile ilgisini koparmış bir “kadro” partisi olarak kalmayı seçmiştir.DTP de sol değildir, çünkü etnik farklılık üzerinden siyaset yapmaktadır.Bugün Türkiye’de toplumda etkili bir “sol” siyasi hareket yoktur. Böyle bir hareket olmadığı ve “sol” tartışılamadığı için de Ergenekon gibi meseleler kafa karışıklığı yaratmaya devam ediyor

Devamını Oku

Sol’un Ergenekon sıkıntısı

19 Ağustos 2008

Susurluk olayı ortaya çıktığı zaman, kendisini solda görenler için konu çok berraktı. Kaza yapan aracın içinde bir faşist katil, bir polis müdürü ve bir de sağ partiden milletvekili Kürt aşiret reisi bulunuyordu.Bu üçlü, en basit “sol” bakış için yeterli bir “kötülük ittifakı” olarak görülebilirdi ve öyle görüldü. Meseleye görevdeki bir albayın adının karışması, hatta bu albayın terfi ettirilmesi “solcu” bakış açısında önemsiz bir ayrıntı olarak kaldı.Geleneksel solun kafası, Susurluk yolu ilerleyip de Ergenekon’a çıkınca karıştı. İktidarda siyasal İslam kökenli bir partinin bulunmasıyla Ergenekon yapılanmasının ortaya çıkış şekli birlikte düşünüldüğünde bu mesele, yeterince kuşkulu bir alan olarak görüldü.Burada ne yazık Türk solunun 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayan ve 12 Eylül 1971 öncesine kadar gelen “devrimci askeri darbe” beklentileri, hatta iş birlikleriyle devam eden “kestirme yol” beklentisinin etkisi çok büyüktür.Susurluk’ta büyük tepki gösteren “solcular” mesele Ergenekon’a dayandığı zaman yaygın bir kafa karışıklığı içine girdi.***İktidarda siyasal İslam kökenli, köy-kasaba kültürünün en belirgin muhafazakâr yapısının taşıyıcısı ve demokratlığı su götürür bir siyasi parti var. Bu partinin dünyaya ve Türkiye’ye bakışının “ilerici” olmayacağı belli olduğuna göre ve Ergenekon soruşturmasını onlar açtığına göre... İşte burada kaçınılmaz olarak bir duvar beliriyor: “Bu soruşturmanın altında başka hesaplar var!” Herkesin beynine girip, orta ve uzun vadeli hesaplarını görmek kimsenin harcı değil. Ama Ergenekon adıyla özetlenen bir ilişkiler ağının içinde birçok cinayet kuşkusu varsa, bu ilişki zinciri ülkenin geleceğine silah kullanarak ve terör eylemleriyle müdahale etmeyi amaçlamışsa, kendisini “solcu” olarak tanımlayan hiçbir kişinin kafam karıştı deme hakkı kalmıyor.Uğur Mumcu cinayetinin ertesinde sokaklarda yürüyüp, Hrant Dink cinayetinin ardında ne olduğundan kuşkulanıp, onlarca faili meçhul cinayeti hatırlayınca “sol bakış” için tek bir odak kalıyor.1960’ların “ulusalcı-solcu” muhalefet ve siyaset tarzı o dönemin koşullarının, o dönemin vatanseverlik kıstaslarının bir ürünü olarak yaşanmıştır. Bugün hâlâ “demokrat ve ileri bir ülke” hedefini o günlerin nostaljisiyle tanımlamaya çalışmak, dünyadan uzaklaşmak, bugünü kavrayamamak anlamına gelir.***Kendisini sol diye tanımlayanların bazılarının belki iyi niyetli ama safça bir bakış açısıyla bugünü çözmek isterken kafası karışıyor olabilir. Ama bir de kendilerini sol olarak yutturmuş, en kaba milliyetçi temalarla ayakta kalmış bir kesim var ki, bunların ideolojisi içinde zaten demokrasi, insan hakları, temel özgürlükler gibi kavramlar yer almıyor.Avrupa’da Ergenekon tipi örgütlenmelerin tasfiyesi hemen tüm ülkelerde “sol” iktidarlar eliyle gerçekleşmiştir.Kendisini solcu olarak gören hiçbir kişinin de “ama” ile başlayan cümlelerle ve sonuçta demokrasiden hoşlanmayanları, insan haklarını Türkiye için fazla görenleri, siyaseti şiddet kullanarak yapanları savunmaya eli varamaz, varmamalıdır.

Devamını Oku

Dezenformasyon

17 Ağustos 2008

Ergenekon soruşturması ve iddianamenin açıklanmasıyla birlikte yoğun bir “dezenformasyon savaşı” içine düştük.“Dezenformasyon” bilerek, kasıtlı olarak toplumu yanıltmak için “yalan haber” üretmek anlamına gelir. Üretilen “yalan haber”in ille de kötüleyici, olumsuz haber olması gerekmez.Amaç kamuoyunda ya da kamuoyunun bir kesiminde, bir konu ya da kişi hakkında belli bir kanaat uyandırmaktır.Gazetecilerin bilmeyerek böyle dezenformasyon oyunlarına gelmeleri mümkündür. Eğer gazeteci “kullanıldığını” anlarsa bunun gereğini yapmakla yükümlüdür. Ama gazetecinin bilerek dezenformasyon faaliyeti içinde yer alması “meslek suçu”dur.***Ergenekon soruşturması iddianamesine eklenmiş ya da benzer kaynaklardan türetilmiş iddialar birçok gazetenin birinci sayfasında yer almaya devam ediyor.Bu haberlerin içeriklerinden çok birilerini hedef alıyor oluşu dikkat çekiyor. Anlaşıldığı kadarıyla Ergenekon soruşturması çevresinde yaşanan bilgi kirliliği, birçok eski “hesap”ın görülmesi için de uygun bir ortam yaratmış oldu.Dava belgelerinin arasında daha önce belli amaçlarla üretilmiş sahte belgelerin bulunduğunu da anlaşılıyor. Demek ki dezenformasyon savaşı çok daha önce başlamış. Yalan kokusu veren haberlerin bazıları ilgili ya da yetkili kişiler tarafından yalanlandı. Şu anda yürütülen yoğun dezenformasyon çabaların bir bölümü 1990’lı yıllarla ilgili. O dönemde, Erbakan-Çiller koalisyonu günlerinde yaşanan ve “28 Şubat süreci” olarak adlandırılan “ince ayar” günlerinde toplumu rahatsız etmiş olan bazı olay ve görüntülerin herhangi bir kanıta dayanmaksızın “bir oyunun parçaları” olarak sunulmasının kamuoyu üzerinde etkilerini bilemeyiz. Ama Ergenekon soruşturması zaten kafaları fazlasıyla karıştıran bir bilgi kirliliğini yaratmışken bu kirliliği kanıtlanmamış iddialarla, kuşkulu belgelerle yoğunlaştırmak ancak kafaların daha da karışmasına yol açacaktır.***Ergenekon davasının, en sağlıklı biçimde yürütülmesi hayati önemdedir. Bu konunun çevresine mesnedi belirsiz iddialar eklenmesi, davanın sağlıklı yürütülmesini zorlaştırır ve ancak sorunlu bir dava sürecine yol açar.Ergenekon davası Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yakın ya da uzak dönemlerdeki konumu ve faaliyetleriyle ilgili değildir. Bu dava yeni bir askeri müdahale ortamı yaratmak, Türkiye’yi Avrupa Birliği yolundan çevirmek için oluşturulmuş, faaliyetlerine önemli maddi çıkarların da karıştığı silahlı bir örgütlenmenin davasıdır. Çevresine yapılacak her türlü “montaj”, bu davanın içindeki herhangi bir unsurdan yararlanarak “dezenformasyon” girişiminde bulunmak, amaç ne olursa olsun sonuçta bu önemli davaya zarar verecektir.

Devamını Oku

Ya bize verselerdi...

16 Ağustos 2008

Pekin Olimpiyatları’nın açılış töreniyle başlayarak, organizasyonun bütünü için övgüler dile getiriliyor.Bütün bunları konuşurken biz bir noktayı unutuyoruz: Bundan önceki olimpiyatların ve bu olimpiyatların İstanbul’da yapılması için iki kez aday olmuştuk ama komite bizi reddetmişti.Pekin Olimpiyatları’na bakarak, bizim dört yılda bir yapılan bu büyük organizasyonun altından kalkıp kalkamayacağımızı da düşünsek iyi olur.İstanbul’da iki haftayı aşkın bir süre boyunca sayısı 10 bini aşkın sporcu, bir o kadar yönetici, 20 bini aşkın gazeteci ve yüz binlerce spor sevdalısının sürekli olarak hareket edeceğini ve en iyi koşullarda gezip tozup, çalışıp, yarışmalarını bizim sağlayacağımızı düşünelim... Bunun için kaç kişinin, saat gibi çalışan bir organizasyon içinde hareket etmesi gerektiğini de düşünelim... Sonra İstanbul’un yağmurdaki, kardaki ya da bir yabancı konuk geldiğindeki hallerini hatırlayalım. ***Olimpiyat Komitesi iki kez İstanbul’u reddedince gösterdiğimiz tepkileri unuttuk. Hep bir ağızdan seçimlerin siyasi nedenlerle yapıldığını söyledik, komite üyelerinin oylarını maddi çıkarların etkilediğini iddia ettik.Her ikisi de doğru olabilir ama yine de olimpiyat bizde kalsaydı, biz düzenleseydik, şu anda televizyondan izlediğimiz organizasyonu başarabileceğimizi yüksek sesle ve vicdan rahatlığıyla söyleyebilmemiz çok zor.Bir örnek, İstanbul’daki Olimpiyat Stadı’dır. Bu stadın ulaşım sorunu bile daha yeni çözülüyor. Üstelik stadın yeri belirlenirken “rüzgâr” unsurunun hiç dikkate alınmadığı da ortaya çıktı. Futbol dünyası bu stat yüzünden çok kavga etti.***Bu tür meselelerde, hele dünyanın bizimle ilgili kanaatlerinin önemli olduğu anlarda ne yazık ki hep kendimizi “aşağıda” ya da “yukarıda” görmek şeklinde tepkiler veriyoruz. Son Avrupa Futbol Şampiyonası’nda o heyecanlı ve keyifli maçların ardından yine “Avrupa Avrupa duy sesimizi” diye bağırdık.Ne kendi kendimize verdiğimiz “yüksek” görüntü gerçek ne de içimizi burkacak kadar “aşağı” bir konumda olduğumuz. Sadece, her iki duygudan da kurtulmamızı sağlayacak olan “modern toplum”a geçişteki eksikliklerimizi görmemekte ısrar ediyoruz.***Çünkü o eksiklikleri gördüğümüzde toplum olarak, şu anda ülkeyi ayağından aşağı çekip duran köy-kasaba kültürünün kolaylıklarını terk etmek durumunda kalacağız.O kolaylıkları gözden çıkardığımızda ise anlamsız böbürlenmeleri de terk edip her başarısızlığımızı, en kolayı olan o kompleksli üslupla değil, gerçekçi bir bakış açısıyla tahlil etmek zorunda kalacağız.Olimpiyatları iyi ki İstanbul’a vermemişler, eğer öyle bir mucize olsaydı toplumuzun her tarafını işgal etmiş olan köy-kasaba kültürü bir değil, milyar çuval inciri berbat edecekti.

Devamını Oku

Gürcistan’ın bütünlüğü

15 Ağustos 2008

Güney Osetya ve Abhazya, Gürcistan’ın içinde, özerklik hakları bulunan bölgelerdi. “Di”, çünkü Rusya askeri müdahale ile bu bölgelerin “tümüyle” bağımsız ama fiiliyatta kendisine bağımlı olmasının şartlarını yarattı.Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı’nın söylediği bir cümle, geçerken söylenmiş bir cümle değildir. Bakan dedi ki: “Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü unutun.” Bu cümle, tekrar büyük güç olan Rusya’nın da kendi egemenlik alanı olduğuna inandığı bölgelerde kuvvet kullanarak istediği değişiklikleri yapacağı anlamına geliyor.***ABD’nin Irak’ta yaptığı ile Rusya’nın Gürcistan’da yaptığı arasında esas itibariyle bir fark yoktur. İkisi de kendi tanımladıkları bir “haksızlığa” karşı, iktidarların egemenlik alanlarında kuvvet kullanmaları karşısında müdahalede bulunmuşlardır. İkisinin de kendi askeri müdahalelerini savunma mantıkları arasında bir fark yoktur. Çin’in Tibet’teki tavrı da bunlardan farklı değildir. Biraz daha ileri gidersek Avrupa Birliği ve NATO’nun Sırbistan’a müdahalelerinde de benzer arka planları görmek mümkündür.Sorun ortaya konan gerekçelerin haklı olup olmaması değildir müdahaleye gerekçe olabilecek sorunların bulunmasıdır. Yeni dünya düzeninde büyük güçler kendi iktidar mantıklarına göre güç kullanarak, kendi sınırları içinde yaşayan farklı unsurları birbirlerinin iradesine karşı koruma ya da tam tersi iddiayla, o iradelerin kaderini değiştirme hakkını kendilerinde görme aşamasına tekrar gelmişlerdir.***“Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü unutun” sözü sarfedilmiştir, arkasından üç vakte kadar başka bir ülke için de “toprak bütünlüğünü unutun” cümlesi gelebilecektir.Bu gelişmeler Türkiye’yi sadece “teorik” olarak ilgilendiren ya da dünyayı izleme bakımından takip edilecek gelişmeler değildir.Bugün “Sırbistan’ın, Irak’ın, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü unutun” diyenlerden biri ya da birkaçı yarın “Türkiye’nin toprak bütünlüğünü unutun” da diyebilir.Toprak bütünlüğü müdahaleye uğrayan ülkelerin ortak özelliği, demokratik sistemin işleyişiyle ilgili sorunları olması ve kendi içlerindeki etnik sorunları yine demokratik süreçler içinde çözümleyememiş olmalarıdır.Balkanlar’a, Irak’a ve şimdi de Gürcistan’a Türkiye’den bakınca demokratik süreçler içinde çözüme doğru ilerlemeyen bir Kürt meselesini düşünmeden edemeyiz.Bu manzara bize bir kez daha gösteriyor ki birilerinin Türkiye’nin toprak bütünlüğüne gözlerini dikmemelerinin tek yolu demokratik sistemin kurumlaşması ve Kürt meselesinin, silahların egemen olduğu bir alan olmaktan tümüyle çıkarılmasıdır.

Devamını Oku

Yangının dışında kalabilmek

14 Ağustos 2008

İçinde bulunduğumuz coğrafya tarihin her döneminde önemli bir yangın alanı oldu.Büyük güçlerin petrol oyunları içinde bölge halkları arasında din ve mezhep savaşları, yapay sınırların yarattığı rahatsızlıklar ardı ardına yangınlara yol açmaya devam ediyor.Çevremizdeki savaşları Türkiye açısından bir “yayılma” imkânı olarak gören siyasetler de hiç eksik olmadı. Birinci Körfez Savaşı öncesinde Turgut Özal’ın “bir koyup üç alma” politikası az daha ülkeyi yangının parçası haline getirecekti. Neyse ki olayların gelişimi Özal’ın daha cesur gibi görünen maceracı adımlar atmasını engelledi.Türkiye’nin Batı ile Orta Doğu arasındaki maddi ve manevi konumu dolayısıyla ilk anda avantaj gibi görünen bir mecburiyeti var. Bölgedeki büyük güçler, Sünniler, Şiiler, İsrail, Arap ülkeleri, ABD ve Rusya, sürekli olarak Türkiye’den bir şeyler bekliyor, kendi stratejik çıkarlarına uygun tavırlar almasını istiyor.***Bu karmaşık güç ve çıkar ilişkileri içinde farklı tarafları tatmin edebilecek politikalar oluşturmak kolay değildir. Tabii ki bu açıdan en başarılı örnek hâlâ İkinci Dünya Savaşı dönemindeki İsmet İnönü’nün savaşın dışında kalma politikasıdır.Şu andaki manzara Türkiye açısından hiç de iç açıcı değildir. Kuzeydoğumuzda Azeri-Ermeni gerginliği zaten Türkiye’nin farklı baskılara uğramasına yol açarken Rusya-Gürcistan savaşının en fazla sıkıntıya sokacağı birkaç ülkeden biri Türkiye’dir.Gürcistan liderliğinin “şımarık” politikası karşısında hiçbir taviz vermemeye kararlı olan Rusya’nın karşısında dengeleyici güç olarak ABD’nin daha da kuvvetli bir şekilde konumlanması yine Türkiye’den iki tarafın da beklentilerini artıracaktır.Kuzeydoğumuzdaki tırmanış devam ederken İran Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’da ağırlanması bile Batı açısından bazı soru işaretlerinin kaynağı olmuştur.Batı’da Türkiye’nin “kayabileceği”ne ilişkin kuşkular hep vardır. Üstelik bu kuşkular sadece siyasi İslam kökenli AKP açısından değil, Türkiye’nin Avrupa Birliği hattından uzaklaşması ve Rusya hattına yönelmesini isteyen “ulusalcı” tavırlar açısından da geçerlidir.***Hem çevremizi saran yangınların dışında kalmak hem de dik durabilmek kolay değil. Bunu bugünkü hükümetin ne ölçüde başarabileceği konusu da soru işaretlerine açıktır. Bu karmaşanın içine şu ya da bu kimlikle, Başbakan’ın en sevdiği arabulucu kimliğiyle girmenin de maliyetleri vardır.AKP hükümeti dünyaya ve çevreye bakışının etkisiyle Türk diplomasisinin geleneklerini çiğnemeye kalkar, kendisinden menkul güç vehimleriyle hareket etmeye başlarsa Türkiye’ye yeni faturalar ödetir.

Devamını Oku