Pekin Olimpiyatları’nın açılış töreniyle başlayarak, organizasyonun bütünü için övgüler dile getiriliyor.
Bütün bunları konuşurken biz bir noktayı unutuyoruz: Bundan önceki olimpiyatların ve bu olimpiyatların İstanbul’da yapılması için iki kez aday olmuştuk ama komite bizi reddetmişti.
Pekin Olimpiyatları’na bakarak, bizim dört yılda bir yapılan bu büyük organizasyonun altından kalkıp kalkamayacağımızı da düşünsek iyi olur.
İstanbul’da iki haftayı aşkın bir süre boyunca sayısı 10 bini aşkın sporcu, bir o kadar yönetici, 20 bini aşkın gazeteci ve yüz binlerce spor sevdalısının sürekli olarak hareket edeceğini ve en iyi koşullarda gezip tozup, çalışıp, yarışmalarını bizim sağlayacağımızı düşünelim... Bunun için kaç kişinin, saat gibi çalışan bir organizasyon içinde hareket etmesi gerektiğini de düşünelim... Sonra İstanbul’un yağmurdaki, kardaki ya da bir yabancı konuk geldiğindeki hallerini hatırlayalım.
Olimpiyat Komitesi iki kez İstanbul’u reddedince gösterdiğimiz tepkileri unuttuk. Hep bir ağızdan seçimlerin siyasi nedenlerle yapıldığını söyledik, komite üyelerinin oylarını maddi çıkarların etkilediğini iddia ettik.
Her ikisi de doğru olabilir ama yine de olimpiyat bizde kalsaydı, biz düzenleseydik, şu anda televizyondan izlediğimiz organizasyonu başarabileceğimizi yüksek sesle ve vicdan rahatlığıyla söyleyebilmemiz çok zor.
Bir örnek, İstanbul’daki Olimpiyat Stadı’dır. Bu stadın ulaşım sorunu bile daha yeni çözülüyor. Üstelik stadın yeri belirlenirken “rüzgâr” unsurunun hiç dikkate alınmadığı da ortaya çıktı. Futbol dünyası bu stat yüzünden çok kavga etti.
Bu tür meselelerde, hele dünyanın bizimle ilgili kanaatlerinin önemli olduğu anlarda ne yazık ki hep kendimizi “aşağıda” ya da “yukarıda” görmek şeklinde tepkiler veriyoruz. Son Avrupa Futbol Şampiyonası’nda o heyecanlı ve keyifli maçların ardından yine “Avrupa Avrupa duy sesimizi” diye bağırdık.
Ne kendi kendimize verdiğimiz “yüksek” görüntü gerçek ne de içimizi burkacak kadar “aşağı” bir konumda olduğumuz. Sadece, her iki duygudan da kurtulmamızı sağlayacak olan “modern toplum”a geçişteki eksikliklerimizi görmemekte ısrar ediyoruz.
Çünkü o eksiklikleri gördüğümüzde toplum olarak, şu anda ülkeyi ayağından aşağı çekip duran köy-kasaba kültürünün kolaylıklarını terk etmek durumunda kalacağız.
O kolaylıkları gözden çıkardığımızda ise anlamsız böbürlenmeleri de terk edip her başarısızlığımızı, en kolayı olan o kompleksli üslupla değil, gerçekçi bir bakış açısıyla tahlil etmek zorunda kalacağız.
Olimpiyatları iyi ki İstanbul’a vermemişler, eğer öyle bir mucize olsaydı toplumuzun her tarafını işgal etmiş olan köy-kasaba kültürü bir değil, milyar çuval inciri berbat edecekti.

