İçinde bulunduğumuz coğrafya tarihin her döneminde önemli bir yangın alanı oldu.
Büyük güçlerin petrol oyunları içinde bölge halkları arasında din ve mezhep savaşları, yapay sınırların yarattığı rahatsızlıklar ardı ardına yangınlara yol açmaya devam ediyor.
Çevremizdeki savaşları Türkiye açısından bir “yayılma” imkânı olarak gören siyasetler de hiç eksik olmadı. Birinci Körfez Savaşı öncesinde Turgut Özal’ın “bir koyup üç alma” politikası az daha ülkeyi yangının parçası haline getirecekti. Neyse ki olayların gelişimi Özal’ın daha cesur gibi görünen maceracı adımlar atmasını engelledi.
Türkiye’nin Batı ile Orta Doğu arasındaki maddi ve manevi konumu dolayısıyla ilk anda avantaj gibi görünen bir mecburiyeti var. Bölgedeki büyük güçler, Sünniler, Şiiler, İsrail, Arap ülkeleri, ABD ve Rusya, sürekli olarak Türkiye’den bir şeyler bekliyor, kendi stratejik çıkarlarına uygun tavırlar almasını istiyor.
Bu karmaşık güç ve çıkar ilişkileri içinde farklı tarafları tatmin edebilecek politikalar oluşturmak kolay değildir. Tabii ki bu açıdan en başarılı örnek hâlâ İkinci Dünya Savaşı dönemindeki İsmet İnönü’nün savaşın dışında kalma politikasıdır.
Şu andaki manzara Türkiye açısından hiç de iç açıcı değildir. Kuzeydoğumuzda Azeri-Ermeni gerginliği zaten Türkiye’nin farklı baskılara uğramasına yol açarken Rusya-Gürcistan savaşının en fazla sıkıntıya sokacağı birkaç ülkeden biri Türkiye’dir.
Gürcistan liderliğinin “şımarık” politikası karşısında hiçbir taviz vermemeye kararlı olan Rusya’nın karşısında dengeleyici güç olarak ABD’nin daha da kuvvetli bir şekilde konumlanması yine Türkiye’den iki tarafın da beklentilerini artıracaktır.
Kuzeydoğumuzdaki tırmanış devam ederken İran Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’da ağırlanması bile Batı açısından bazı soru işaretlerinin kaynağı olmuştur.
Batı’da Türkiye’nin “kayabileceği”ne ilişkin kuşkular hep vardır. Üstelik bu kuşkular sadece siyasi İslam kökenli AKP açısından değil, Türkiye’nin Avrupa Birliği hattından uzaklaşması ve Rusya hattına yönelmesini isteyen “ulusalcı” tavırlar açısından da geçerlidir.
Hem çevremizi saran yangınların dışında kalmak hem de dik durabilmek kolay değil. Bunu bugünkü hükümetin ne ölçüde başarabileceği konusu da soru işaretlerine açıktır. Bu karmaşanın içine şu ya da bu kimlikle, Başbakan’ın en sevdiği arabulucu kimliğiyle girmenin de maliyetleri vardır.
AKP hükümeti dünyaya ve çevreye bakışının etkisiyle Türk diplomasisinin geleneklerini çiğnemeye kalkar, kendisinden menkul güç vehimleriyle hareket etmeye başlarsa Türkiye’ye yeni faturalar ödetir.

