İktidarda bulunan siyasiler basını sevmez. Sevmedikleri, “özgür basın”dır. Siyasi iktidarın denetiminde, etkisi altında olan, hatta iktidar nimetlerinden yararlanan basın da hep olagelmiştir.Tayyip Erdoğan dün yeni bir saldırı başlattı. Hedefini de açık açık söyledi.Sıkıntısı, Doğan Grubu gazetelerindeki Deniz Feneri “hırsızlığı” ile ilgili haberler.Deniz Feneri olayı yolsuzluktan da öte, adi bir hırsızlık olayıdır. İnsanların dini duygularını sömürerek para toplamak, sonra bu paraları ticaret, hatta siyaset için kullanmak düpedüz hırsızlıktır.Almanya’da görülen bu davayla ilgili haberler bir süredir bütün önemli gazetelerde yer alıyor. Bu haberlere yer vermeyenlerse, AKP’ye yakın gazeteler ve televizyonlardır. Bu gazeteleri okuyanların Deniz Feneri rezaletinden ve davanın Almanya’daki seyrinden haberi yok.Tayyip Erdoğan’ın rahatsız olduğu haberler de bu haberler. Çünkü hırsızlıkla toplanan paraların ucunda bir AKP bağlantısı olabileceğine ilişkin bazı işaretler bulunuyor.Erdoğan bunun için köpürmüş ve herhalde “en iyi savunma saldırıdır” diye düşünüp harekete geçmiştir.***Eğer AKP’nin, AKP hükümetinin ve çevresindeki bürokratlardan herhangi birinin Deniz Feneri rezaletiyle bir ilişkisi yoksa, normal olan, gerekli açıklamalar yapılarak, belgeler ortaya konularak olayın aydınlanmasına çalışılmasıdır. Erdoğan normal yolu seçmedi. Tipik bir “sıkışmış siyasi hali” ile düzeyini de ne yazık ki fazla aşağıya çektiği bir saldırıda bulundu.İktidar sahiplerinin çevrelerinde bol miktarda “şakşakçı” bulunur. Dün Erdoğan kendisinden geçmiş şekilde konuşurken bazı önde gelen AKP’liler de gevşek gülümsemelerle onu izliyordu.Ama Erdoğan bunlara itibar etmesin. Yaptığının yanlış olduğunu, bu düzeysiz saldırının aslında kendisine zarar verdiğini söyleyenlere itibar etsin.Dün Erdoğan’ın konuşmasını izlerken yaklaşık on yıl önceki bir sahneyi hatırladık. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller kendisini siyaseten kurtarmak için son bir hamle olarak basına saldırmıştı. Sultanahmet Meydanı’nda Erdoğan’ın dünkü üslubunun aynısıyla, ağır ama mesnetsiz iddialarla esmiş köpürmüştü.Bugün Çiller evinde oturuyor. Kendisi hakkında “iyi bir başbakandı” diyeni bulmak da zor. Hatta birkaç yıl sonra gençler adını bile zor hatırlayacak ya da hatırlamayacak.Sıkışan siyasinin halleri böyledir. Sıkışmamış, rahat, ne yaptığını bilen siyasinin halleri ise bunun tam tersidir.
Türkiye’deki tarikat örgütlenmelerinin “parasal” boyutları her zaman tartışma konusu oldu. Ama gerçek şu ki, bu parasal boyutlar hiçbir zaman sorgulanmadı.“Dinsel” örgütlenmelere baskı yapıldığı iddialarının tam aksine “sosyal dayanışma” anlamında belli işlevleri yerine getirdiği gerekçesi yüzünden bu yapıların “parasal” yönlerine kimse eğilemedi.“Deniz Feneri” adlı örgüt on yıl önce Almanya’da faaliyete geçmiştir.“Sosyal dayanışma” amacıyla toplanan paraların ticari faaliyetlere yönlendirildiği ortaya çıkmıştır. Şimdi bu parasal ilişkilerin “siyasi” uçlarının da bulunduğu ortaya çıkıyor.Aslında bunda şaşılacak bir şey de yok. Dini referanslı örgütlenmeler her zaman siyasi hayatımızda belli ağırlığa sahip olmuştur.Merkez sağ partiler çeşitli tarikatların oylarını almak uğruna anlaşmalar yapmak, milletvekili kontenjanları ayırmak gibi faaliyetlere her dönemde ağırlık vermişlerdir.***Avrupa’da etkili tarikat örgütlenmelerinin nasıl para topladıkları belli.İşin “masum” tarafı, Müslüman Türklerin oturduğu bölgelere gidip kısa bir konuşmanın ardından “bağış”lar “rica” edilmesidir. Böyle toplu ortamlarda, hele dini bir konuşmanın ardından kimse elini cebine atmazlık edemez. Bu da “mahalle baskısı” denilen durumun bir örneğidir.İkinci para toplama şekli ise Türk esnafa “salma” çıkarılmasıdır. Ama salma karşılıksız değildir. Dini örgütlenmelerin temsilcileri Türk esnafı dolaşır, aylık belli bir ödeme karşılığında etkili oldukları kişilerin alışverişi kendisinden yapacağını söyler. Bu aslında basit bir ticari işlemdir. Din meselesini ayrı tutarsanız yapılan, belli bir iş garantisi karşılığında “komisyon” almaktan ibarettir.Bu yöntemlerle toplanan paraların olağanüstü miktarlara ulaştığını Alman yargısı ortaya çıkardı. Türkiye’ye aktarılan bu kaynakların bazı ticari uçları da belirlendi. Ancak “siyasi” uçlar henüz pek aydınlık değil. Şu anda Başbakan olan Erdoğan’a kadar ulaşan bir para hareketinden söz edilmeye başlandı. Bu iddiaların doğruluğu zaman içinde ortaya çıkacak.***Ancak ortaya çıkmış olan manzara, herhalde “dini” referanslarla da haklı gösterilebilir bir manzara değildir. “Sosyal dayanışma” adına toplanan paralarla ticaret, medya yatırımı yapmanın, siyasi parti desteklemenin “dini” gerekçelerini kimse açıklayamaz.Almanya’dan gelen son açıklama “fenerin ucu”nun daha da ileri gideceğini gösteriyor. Bu iddiaya göre Türk hükümeti Almanya’da tutuklanan kişilerin salınması ve soruşturmanın kesilmesi için baskı yapmıştır. “Hükümet” kelimesiyle hangi kişi ya da organların kastedildiği açık değildir.Bu olay, Türkiye’deki dinsel referanslı örgütlenmelerin çalışma şeklini ve rahatlığını gösterdiği için çok önemlidir.Demokraside şeffaflık herkes için geçerlidir.
Senaryonun kaynağı son açıklanan bir kamuoyu araştırması. Araştırmayı yapan kuruluşun adı Metropoll. Bugün seçim olsa... sorusuna verilen cevaplar siyasi yapının neredeyse tek partili sisteme doğru gittiğini gösteriyor.Aynı kuruluşun kriz döneminde yaptığı araştırmada yüzde 41’e düşmüş olan AKP yüzde 50.9 olmuş, CHP yüzde 9.5, MHP yüzde 6.6.Kararsızları da kabataslak dağıttığımız zaman AKP yüzde 55’e ulaşıyor, CHP yüzde 10 barajını geçiyor, MHP ise ya geçiyor ya geçemiyor.Şu andaki seçim sisteminde bunun karşılığı AKP’nin Meclis’te yüzde 80 dolayında bir çoğunluk elde etmesidir ki, adı da “tek parti rejimi”nden başka bir şey değildir.***Araştırma, her zaman olduğu gibi, kendi temenni ve isteklerini gerçeğin yerine koyanları kızdıracaktır. Ama kızmasınlar, bu tablonun gerçekleşmemesi için ne yapılması gerektiğini düşünsünler.Taban oyu yine yüzde 10’un altına düşmüş olan CHP’nin başındakiler herhalde önümüzdeki mart ayında yapılacak olan yerel seçimlerden sonra tası tarağı toplayıp evlerine giderler. Yapabilecekleri son görev, CHP’nin gerçek sosyal demokrat politikalar geliştirebilecek şekilde yeniden yapılanmasının yolunu açmaktır.**** Bu araştırmayı, Türkiye’deki siyasi rejimin, tek siyasi gücün AKP olduğu bir tek partili rejime dönüşmesi tehlikesinin işareti olarak görmek gerekiyor.Ama CHP’lilerin ve düşünmek yerine küfretmeyi seçenlerin gösterecekleri tepki bugüne kadar gösterdiklerinden farklı olmayacaktır.Onlar yine “satılmış medya” diye bağıracaklar, CHP’nin bir siyasi seçenek ortaya çıkaramamasını eleştirenleri “AKP’ye satılmış” diye suçlayacaklar.Mart ayına çok az kaldı. Üstelik bazı göstergelere göre yerel seçimde AKP’nin genel seçime kıyasla daha çok oy alması ihtimali var.* Bunun nedenlerinden biri DTP’li yerel yönetimlere yönelik tepkilerdir. Beklenen, genel seçimde yine DTP’ye ya da DTP’nin desteklediği adaylara oy verecek önemli bir kesimin yerel seçimde “hizmet” umuduyla AKP’ye yönelmesidir.***CHP bunları görüyor, tartışıyor mu? Buna ilişkin hiçbir belirti yok. Tam tersine, CHP Genel Başkanı, Ermenistan’a gidecek olan Cumhurbaşkanı’na gösterdiği “Bari git soykırım anıtına çiçek koy” gibi düzeysiz ve sokak milliyetçisi tepkileriyle ayakta durmaya çalışıyor.Eğer Türkiye bir tek parti rejimi tehlikesi altındaysa bunun birinci sorumlusu, sosyal demokrat bir parti olmak yerine kaba milliyetçiliği ve laf oturtma siyasetini seçmiş olan CHP’dir.
Ergenekon davasından tutuklu emekli orgenerallere Silahlı Kuvvetler adına “resmi” bir ziyarette bulunulmasının amacı hakkında kamuoyunun nasıl düşüneceği belli.Ülkenin her köşesinde söylenecek olan şudur: “Ordu Engenekon davası hakkında tavır koydu.” Bu ziyarete biraz “içerden” bakmaya çalışırsak başka şeyler de söyleyebiliriz.Her iki emekli orgeneral, Silahlı Kuvvetler’de önemli görevlerde bulunmuştur ve henüz “sanık” konumundadır. Silahlı Kuvvetler değil, herhangi bir başka kurum olsa, o kurumun, bünyesinde üst düzey görevde bulunmuş kişilere sahip çıkması bir “insani” tavır gibi de görülebilir.Her iki görüş de sonuna kadar savunulabilir, her iki taraftan da birçok gerekçe üretilebilir.Ama yine de önemli olan kamuoyundaki algılanma biçimidir ve hiç kuşku yok ki ibre birinci görüşten yana olacaktır.***Resmi açıklamada “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yargıya olan saygısı ve güveni tamdır” ifadesinin sona konulmuş olmasıyla “yargıya müdahale” tepkilerine karşı bir ön savunma yapılmış olduğu düşünülebilir.Ama bu ifade de kamuoyundaki algılanmayı değiştirmeyecektir. İsteyen kamuoyu araştırması yapsın, çıkacak sonuç bellidir.Ziyaretin, son olarak bir muvazzaf subayın da aynı dava kapsamında tutuklandığı haberlerinin ardından gerçekleştirilmiş olması, “burada durun devam etmeyin” şeklinde bir işaret olarak da görülebilir.***Ergenekon soruşturmasının başında oldukça yaygın bir dedikodu-yorum vardı. Buna göre Başbakan ile Genelkurmay Başkanı Büyükanıt arasındaki görüşmede Erdoğan soruşturma için onayını almış, yani bir tür “anlaşma” yapılmıştı. Bu ziyaretle birlikte o dedikodu şu kanaate dönüşecektir: “Büyükanıt Erdoğan’la anlaşmıştı ama yeni Genelkurmay Başkanı Başbuğ anlaşmayı bozdu.” Ziyaretin yargı açısından da önemli bir sonucu olacaktır. Ergenekon davasını yürütecek yargıçların “vicdani” bağımsızlıklarına inanmak durumundayız. Ama bu ziyaret sonrasında iki emekli orgeneralin tahliyesi mümkün olacak mıdır?Eğer tahliye edilirlerse söylenecek olan bellidir. Herkes tahliye kararının Silahlı Kuvvetler’in ziyaretle yaptığı “açık baskı” sonucu alındığını düşünecektir. Bunun da vatandaşların yargıya güveni açısından ne anlama geleceği ortadadır.Bu ziyaret nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ortada kesin bir sonuç var: Ergenekon örgütünün üst düzey yöneticisi olmakla suçlanan iki emekli orgeneralin tahliye edilmesi ihtimali kalmamıştır.
Bir politikacı için “başarı”nın en kolay yolu sokağa teslim olmak, sokağın duygusal dalgaları içinde “sevilmeyi” sağlamaktır.Bunun adına “popülizm” de deniyor.Sokak gündelik duygularla hareket eder, yarını, öbür günü düşünmez. Öyle bir sorumluluğu da yoktur.Bu sorumluluk siyasilere aittir. Her kararın yarın, öbür gün yol açacağı etkileri, her cümlenin, her kelimenin yansımalarını düşünmek siyasinin işidir.Sokağa teslim olan siyasilerin adlarının bugün tarih kitaplarının hangi sayfalarında yazılı olduğunu hatırlatmaya çalışmak bile abes. Sokağa teslim olmayan yarını, öbür günü, bir sonraki kuşağı düşünen siyasilerin adlarının hangi sayfalarda yazıldığı ise belli.***Cumhurbaşkanı Gül’ün Ermenistan ziyaretine taşıdığından daha büyük bir “tarihi” anlam yüklemenin gereği yok. Ama bu olay bugünün koşullarında, Türkiye’nin dünya ile ilişkilerinde, Türklerin kendi tarihleriyle barışmasında, Ermenilerin de kendi tarihleriyle barışmasında önemli bir değişimi başlatabilir.Şu anda Kafkasya bir savaş alanıdır, Türkiye’nin belli şekillerde aktif olmasının istendiği bir bölgedir. Bu bölgede etkin rol oynayabilmenin de bazı koşulları var.Cumhurbaşkanı Gül’ün futbol maçı dolayısıyla Ermenistan’a giderek yeni bir açılımı, en azından sembolik olarak başlatmasına “sokağın sahibi” MHP ile kendine radikal sağda yer aramaya devam eden CHP karşı çıktı. Böylece sokak harekete geçirilince AKP’liler de sokağa teslim olma havasına girdi.***Ermenistan ile başlayacak yeni bir açılımın Gül’ün futbol ziyaretiyle başlamasını “ulusal onur” gibi büyük kavramları kullanarak engellemeye çalışmak yerine “yarının” Kafkasya’sını ve Türkiye’nin hem bölgedeki hem dünyadaki yerini düşünerek, CHP de değerlendirmiyor, değerlendiremiyor.Ama bunun bir de karşılığı var. Ermenistan’ın sokağı da Gül’ün gelmesini istemiyor.Bizim sokak “gitmesin” diyor ve gerekçesini “ulusal onur ve gurur” gibi büyük kavramlarla açıklamaya çalışıyor. Ermenistan’daki sokak da “gelmesin” diyor, onlar da “onur ve gurur” gibi kavramları kullanıyor.İki tarafın sokağı da, iki tarafın radikal milliyetçileri de aynı tavırda birleşiyor.Bu bile durumu görmek açısından yeterli değil mi?Gül’ün gitmemesi hem bizdeki sokağa hem de Ermenistan’ın sokağına teslim olmak anlamına gelir. Gül Erivan’da maç izlemeye gitmelidir.
Cumhurbaşkanı Gül’ün futbol maçı vesilesiyle Ermenistan’ın başkentine gitmesine itiraz CHP ve MHP’den geldi. İtirazın gerekçeleri fazla açık değil. Buna karşılık Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin düzelmesi için çok fazla gerekçe sayılabilir.Ankara şu anda bir yandan Gürcistan krizinde, diğer yandan Orta Doğu’nun karmaşık krizlerinde yapıcı roller oynamaya çalışıyor.“Barışın, ilişkilerinizi normalleştirin” diye herkese akıl verirken sorulacak “sen neden Ermenistan ile ilişkilerini normal hale getirmiyorsun” sorusuna cevap vermek kolay değildir.***Ermenistan kuzeydoğu komşumuzdur, Ermenilerle çok derin tarihsel bağlarımız vardır. 1915 olaylarının açtığı yaraların da artık onarılması gerekir.Onarım dendiği zaman Türk tarafında var olan bazı önyargı ve korkuların karşılığı karşı tarafta da vardır.Bahçeli, Gül’ün Erivan’a maça gitmesine karşı çıkarken, Ermenistan’daki benzerlerinin de “neden çağırdın” diye kendi devlet başkanlarına tepki gösterdiklerini tahmin etmek zor değil.Ermenistan yoksul bir ülkedir, zor bir coğrafyada ayakta durmaya çalışıyor. 1915 tehcirinde yaşananlar, Ermenistan’ın, dışarıdaki Ermenilerle bağlarını güçlendirmek için önemli bir imkân olarak çok kullanılmıştır. Bunu anlamak gerekir.Üstelik bütün dünya 1915 olaylarını “soykırım” olarak görüyor, tanıyor.Bu konudaki tartışmaların “tarihsel” düzeyde kalmasını sağlamanın, bugünün insanlarının ve gelecek kuşakların hayatını zehirlemesinin önüne geçmenin yollarını iki tarafın da araması şarttır.***Dünyanın genel olarak Ermeni sorununa ve 1915’e bakışında eğer bir değişiklik yaratılması isteniyorsa, bunun yolu Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesinden, hatta “ısınması”ndan geçiyor.1915’i açıkça tartışabilecek bir olgunluğa henüz toplum olarak pek yakın değiliz. Ermenistan ile ilişkilerin niteliğinin değişmesi, bizdeki bazı korkulara da ilaç olabilir.Cumhurbaşkanı Gül Erivan’a maça gitmeli, varlık nedenlerini düşmanlıklarda bulanlara kulak asmamalıdır.Tabii ki Ermenistan tarafı da bu ziyareti iyi değerlendirmekle ve kendi içindeki radikallere kulak asmamakla yükümlüdür.Gül ve Serkisyan’ın milli futbol maçında verecekleri görüntü bütün dünya için ciddi bir anlam taşıyacaktır. Türk-Ermeni ilişkilerinin normale dönmesinin bu ilk işaretinin sadece faydası olacaktır.
Seçim ve “popülerlik” anketlerinin önemli bir zararı vardır. Kendisini yukarda görenler, her şeyi doğru yaptıklarına inanmaya, sadece kendi fikirlerini onaylayanlarla çalışmaya başlarlar.Son günlerde yapılan araştırmalarda AKP’nin yüzde 47’nin üzerinde görünmesi, bazılarında 50’ye ulaşması bu tehlikenin yeni habercisi...Türbana yol açması amaçlanan anayasa değişikliklerinin yargıdan dönmesiyle ve kapatma davası süreciyle gelen yıpranmada AKP’nin oy desteğinin azaldığının işaretleri görülmüştü.Şu anda türban meselesi tam olarak “askıda,” AKP kapatılmadı ve karşısında da ciddi bir siyasi seçenek bulunmuyor.Bu koşullarda “rakipsiz” olmanın getirdiği rahatlık insanları “ben yaparım olur” duygusuna kolayca sürükler, kendisinde olduğundan daha fazla güç vehmetmesine yol açar.*** Son araştırmalarda AKP için “eğilim” oy oranının artışı yönündeyken, CHP ve MHP için azalma yönünde görülüyor.İşsizlik azalmıyor, artıyor. Enflasyonla mücadelede başarısızlık dönemine girildi, “sokaktaki enflasyon” hayat koşullarını zorluyor. Kapanan kepenklerin arttığı, orta ve alt sınıfların sıkıntılarının yayıldığı gözleniyor. Böyle bir ortamda iktidar partisinin oyunu artırma eğiliminde olması normal değildir. Tabii gerçekten muhalefet olması durumunda normal değildir.Son araştırmaların gösterdiği, halkın önemli kesiminin bugünkü sorunların giderilmesini yine iktidar partisinden beklediğidir. Muhalefet partilerinin ekonomik ve sosyal politikalarda herhangi bir yeni söz söylememekte ısrar etmelerinin karşılığı da bu oluyor.*** İktidar partisinin yaşadığı “rahatlığın” önemli bir örneği Şaban Dişli olayıdır. Ortada en azından ciddi bir “nüfuz suiistimali” vardır. Dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinde böyle bir olayın yaratacağı sonuçların hiçbiri bizde görülmedi.AKP’nin tepkisi, böyle bir olayda bile halk desteğinin eksilmeyeceğine inanıldığını gösteren türden bir tepkisizlik oldu.“Kimse beni indiremez çünkü halkın yarısı arkamda” diye düşününce çevrecilerin dövülmesi de Şaban Dişli olayı da iktidar partisinin “derdi” olmuyor.İktidarı sandıkta değiştirme iddiasıyla yola çıkan ve bu iddiasının altını dolduracak yeni politikalar üreten bir parti olmayışının verdiği rahatlığın yarattığı tehlikelerin belirtileri artıyor. “ABD-Rusya krizini biz çözeriz” sözü bile bu tehlikeyi yeterince gösteriyor
Şöyle bir sahneye tanık oldum. Birisi, okuduğu bir yazıyı, sohbette olduğu bir başka kişiye anlatıyor. Yazıyı yazan İsrailli bir tarihçi araştırmalarının sonunda bir “Yahudi ulusu” olmadığı sonucuna varmış ve buna dayanak olarak yazısında bazı tarihsel verileri sıralıyor.Okuduğu yazıyı anlatanın aktardığı beş dakikalık özet bilginin ardından karşısındakinden şu söz geliyor: “Bana pek inandırıcı gelmedi...” Yorumda bulunan, tarihle ilgili, okuyan bir kişi ama Yahudi tarihiyle ilgili özel bir bilgisi, çalışması yok. Yine de kendisini hemen bir yorumda bulunmak ve fikir sahibiymiş gibi göstermek mecburiyetinde hissediyor.Bu aslında oldukça yaygın bir hastalığımız. Dersini çalışmamak, bilgi kırıntıları ya da kulaktan duyma veya çok az bilgiyle “çok biliyor” görünmek, yorumlamaktan kendini alamamak...***Yakın dönemde bu “dersini çalışmadan konuşma” huyumuzun en mümtaz örneklerini AKP davası ve Ergenekon davası ile ilgili olarak izledik.Adı bilinen bir şahıs AKP davasıyla ilgili uzun uzun yorumlara girişiyor, “şu olur, bu olur” diyor ama birazdan anlaşılıyor ki ne iddianameyi okumuş ne de savunmayı.Ergenekon davasında bu huyumuz tam zirveye ulaştı. İddianame ortaya çıktığı andan itibaren onlarca kişi bir şeyler anlatmaya başladı. Kimse de çıkıp bunlara “Yahu 2 bin 500 sayfayı ve eklerini ne zaman okudun da bu kadar kendinden emin yorumlar yapıyorsun” diye sormadı.***Daha küçük bir örneği geçen hafta futbol liginin başladığı gün gördük. İlk maçın ilk devresi biterken uzatma anonsu şöyleydi: “En az 3 dakika.” Maç anlatıcısı ve yorumcusu bu “en az” sözünü ilk kez duyuyordu şaşırdılar. Oysa Avrupa Şampiyonası boyunca bütün uzatmalar “minimum şu kadar dakika” şeklinde duyuruldu ve fazla araştırmaya gerek kalmadan nedenini tahmin etmek de mümkündü. Uzatma dakikalarında meydana gelen duraklamalar konusunda hakeme açık yetki veriliyor ve böylece itirazların önü kesiliyordu. Nitekim Türkiye-Hırvatistan maçında uzatmanın son dakikasında Hırvatlar gol atınca bütün yöneticiler, yedekler sahaya girdi. Hakem bu “en az” tanımlamasının kendisine verdiği hakkı kullandı, maçı bir dakika daha uzattı ve hatırlanacağı gibi Türkiye golünü o “ek” uzatmada attı.Futbol anlatan ve yorumlayanlar bir ay boyunca bu “minimum” kelimesinin her devre sonunda söylendiğine dikkat bile etmemişlerdi.***Ders çalışmadan, yorulmadan, ter dökmeden, emek vermeden kendine “bilir” süsü vermek herhalde kolay ki onca şahıs bu yolla kendisini “önemli insan” sınıfına sokmuş bulunuyor. Köy kahvesinin “her şeyi bilen amca” larının tarzı köy kahvesinde kalmayıp o kadar yaygın hale geldi ki bu “amca” ve “teyze” lerden kurtulmak da kolay olmayacak.Belki bundan sonraki kuşaklar “bilgi” ile daha yakınlaşır ve dersini çalışmadan ahkâm kesenleri teşhis etmeyi öğrenir.