Şöyle bir sahneye tanık oldum. Birisi, okuduğu bir yazıyı, sohbette olduğu bir başka kişiye anlatıyor. Yazıyı yazan İsrailli bir tarihçi araştırmalarının sonunda bir “Yahudi ulusu” olmadığı sonucuna varmış ve buna dayanak olarak yazısında bazı tarihsel verileri sıralıyor.
Okuduğu yazıyı anlatanın aktardığı beş dakikalık özet bilginin ardından karşısındakinden şu söz geliyor: “Bana pek inandırıcı gelmedi...”
Yorumda bulunan, tarihle ilgili, okuyan bir kişi ama Yahudi tarihiyle ilgili özel bir bilgisi, çalışması yok. Yine de kendisini hemen bir yorumda bulunmak ve fikir sahibiymiş gibi göstermek mecburiyetinde hissediyor.
Bu aslında oldukça yaygın bir hastalığımız. Dersini çalışmamak, bilgi kırıntıları ya da kulaktan duyma veya çok az bilgiyle “çok biliyor” görünmek, yorumlamaktan kendini alamamak...
Yakın dönemde bu “dersini çalışmadan konuşma” huyumuzun en mümtaz örneklerini AKP davası ve Ergenekon davası ile ilgili olarak izledik.
Adı bilinen bir şahıs AKP davasıyla ilgili uzun uzun yorumlara girişiyor, “şu olur, bu olur” diyor ama birazdan anlaşılıyor ki ne iddianameyi okumuş ne de savunmayı.
Ergenekon davasında bu huyumuz tam zirveye ulaştı. İddianame ortaya çıktığı andan itibaren onlarca kişi bir şeyler anlatmaya başladı. Kimse de çıkıp bunlara “Yahu 2 bin 500 sayfayı ve eklerini ne zaman okudun da bu kadar kendinden emin yorumlar yapıyorsun” diye sormadı.
Daha küçük bir örneği geçen hafta futbol liginin başladığı gün gördük. İlk maçın ilk devresi biterken uzatma anonsu şöyleydi: “En az 3 dakika.”
Maç anlatıcısı ve yorumcusu bu “en az” sözünü ilk kez duyuyordu şaşırdılar. Oysa Avrupa Şampiyonası boyunca bütün uzatmalar “minimum şu kadar dakika” şeklinde duyuruldu ve fazla araştırmaya gerek kalmadan nedenini tahmin etmek de mümkündü. Uzatma dakikalarında meydana gelen duraklamalar konusunda hakeme açık yetki veriliyor ve böylece itirazların önü kesiliyordu. Nitekim Türkiye-Hırvatistan maçında uzatmanın son dakikasında Hırvatlar gol atınca bütün yöneticiler, yedekler sahaya girdi. Hakem bu “en az” tanımlamasının kendisine verdiği hakkı kullandı, maçı bir dakika daha uzattı ve hatırlanacağı gibi Türkiye golünü o “ek” uzatmada attı.
Futbol anlatan ve yorumlayanlar bir ay boyunca bu “minimum” kelimesinin her devre sonunda söylendiğine dikkat bile etmemişlerdi.
Ders çalışmadan, yorulmadan, ter dökmeden, emek vermeden kendine “bilir” süsü vermek herhalde kolay ki onca şahıs bu yolla kendisini “önemli insan” sınıfına sokmuş bulunuyor. Köy kahvesinin “her şeyi bilen amca” larının tarzı köy kahvesinde kalmayıp o kadar yaygın hale geldi ki bu “amca” ve “teyze” lerden kurtulmak da kolay olmayacak.
Belki bundan sonraki kuşaklar “bilgi” ile daha yakınlaşır ve dersini çalışmadan ahkâm kesenleri teşhis etmeyi öğrenir.

