Batı ekonomilerinin yaşamakta olduğu krize “yüzyılın en büyük krizi” diyen ekonomistler var. Bu krizin global ekonomilerde önemli değişimlere yol açacağını, piyasa ekonomilerine devlet müdahalelerinin artacağını yine ekonomistler anlatıyor.Krizin Türk ekonomisi üzerindeki etkileri de tartışılıyor. Şu ana kadar büyük bir etki görülmedi, ancak her durumda belli yansımaları olacağı biliniyor.Başbakan’ın ve ekonomi kurmaylarının son açıklamaları yine “başarı övünmeleri”nden ibaret. Bu krizin etkilerini karşılamak üzere bütün Batı ekonomilerinde tam anlamıyla “seferberlik” ilan edilmişken Türk ekonomisini yönetenler, durumun farkında olmadıkları izlenimini veriyor.***Ekonomi açısından da AKP çok ciddi bir şansa sahip oldu. 2001 krizinin Türk halkını ciddi ölçüde fakirleştirmesinin faturasını dönemin koalisyon iktidarı 2002 seçiminde ödedi ve AKP “yeni seçenek” olarak iktidara geldi.AKP’nin ekonomideki başarısı, krizin ardından eski hükümetin başlattığı politikaları sürdürmek, elini bir şeye sürmemek oldu.AKP hükümeti’nin bu politikaları aynı sıkılıkta sürdürmesi, enflasyonun düşmesini ve halkın nefes almasını sağladı.AKP bir ekonomi politikası oluşturmadı, varolanı sürdürdü.İkinci şansı da 2002-2007 arasında Batı ekonomilerindeki hızlı gelişmeydi. Bu sorunsuz dönem Türk ekonomisinin büyümesine de ciddi katkı sağladı.Ancak son petrol krizinin ardından ABD’de başlayan mali kriz Batı ekonomileri için ciddi bir daralmanın habercisidir.AKP hükümeti de ilk kez ciddi bir ekonomik sorunla karşı karşıyadır. Enflasyon tekrar çift haneli sayılara tırmanmış, orta ve alt sınıfların rahatsızlıkları artmıştır.***Beş yıllık rahat sona erdi... AKP hükümetinin ekonomi kadroları ilk kez ciddi bir sınavla karşı karşıya. İlk kez ciddi bir ekonomi politikası oluşturmak zorunda ve AKP ekonomi kadrolarının böyle bir deneyimi de bulunmuyor. 2002-2007 rahatlığı AKP’nin oylarını yüzde 47’ye çıkarmıştı. AKP erkânı ne zannederse zannetsin, önümüzdeki krizi yönetme şekli partilerinin siyasi geleceği açısından büyük önem taşıyacaktır.Ama AKP erkânı gereksiz işlerle ve kavgalarla o kadar meşgul ki, ekonomik krizle ilgilenmelerine zaman kalmıyor.Batı ekonomilerini yönetenler ekonominin içindeki meslek örgütleri ve sivil toplum örgütleriyle danışma sistemlerini çalıştırmış, krizin muhtemel sonuçlarına karşı ortak akıl oluşturmaya uğraşıyor. AKP hükümeti ise bu krizi isabetli tedbirlerle karşılayacak bir iradeden hâlâ uzak görünüyor.
AKP hükümetinin ilk kurulduğu dönemde Türkiye’yi Avrupa Birliği yönünde ilerletme imkânları fazlasıyla vardı. “Fazlasıyla” vardı çünkü AKP tek başına iktidar olmuştu, başındakiler demokrasi eksikliğinin sorunlarını yaşamıştı ve aldığı oyun ötesinde bir “kredi”ye sahipti. İktidarının ilk döneminde Avrupa Birliği reformlarından bazılarını gerçekleştirmesi, toplumda gerilim yaratacak “zorlamalar”a kalkışmaması AKP’ye zaten var olan desteği artırdı. Sağ kökenli olmayan ama kendilerini “liberal demokrat” diye niteleyen kesimler de laik düzene bağlılığı tartışılmaz iş çevreleri de aynı iyimser hava içinde “kredileri” oldukça geniş tuttu.Avrupa Birliği endeksi, farklı kesimleri bir araya getirebilen, gelecekle ilgili iyimser beklentileri artıran bir platform oldu.Toplumun muhafazakâr kesimi bazı kendi kaygılarının, hatta türban gibi meselelerin bu platformda çözüm bulacağına inandı. Demokratik bir toplum isteyenler bu havayı elverişli bularak atılan olumlu adımları, karşı taraftan aldıkları bütün tepkilere rağmen destekledi.***Kürt kökenli Türk vatandaşları için de Avrupa Birliği, temel insan haklarının, demokratik hakların bir güvencesi oldu.Avrupa Birliği standartlarında bir siyasi ve hukuki yapının, Türkiye’nin “bütünlüğü”nün gerçek güvencesi olduğunu düşünenler de dertlerini anlatmaya çalıştılar.O dönemde AKP’ye ilişkin “takıyye” kuşkularını tekrar tekrar dile getirenlerin formülü, “özgürlükleri belli amaçlarla kullanmanın dışında demokrat olmadıkları”na ilişkindi.Bugün AKP’nin aslında kendi kendini sıkıştırmasının temelinde de, toplumun geniş kesimlerinde yarattığı beklentileri unutması bulunuyor.Avrupa Birliği standartları, toplumun farklı ve birbirinden “kuşkulanan” kesimlerine benzer güvenceleri verdiği için hâlâ son derece önemlidir.CHP bunu görmedi ve radikal milliyetçi bir üslupla batı ve demokrasi korkularının destekçisi olmaya devam ediyor. Yine bu korkuların ve üslubun asıl sahibi MHP, aynı çizgiyi sürdürüyor.AKP’nin de AB endeksini unutmasıyla, Türkiye için ileri standartlardaki demokrasi ve hukuk devletinin savunucusu olacak bir siyasi güç kalmamıştır. Şu anda bu görev çeşitli meslek ve sivil toplum örgütleri tarafından yerine getirilmeye çalışılıyor. Başbakan’ın sevmediği medya da AB meselesinde bu tavrı sürdürüyor.Toplumun talebi siyasi yapıda yansımasını bulamıyor. Bu talebi tekrar yakalayabilecek ve Türk halkına farklı beklentilerinin doğru adresini anlatacak bir siyasi partiye şimdi çok fazla ihtiyaç var.
Tayyip Erdoğan hafta sonunda beklenen basın polemiklerine girmedi. Belli ki bazı yakınlarının tavsiyesine uymuştu. Ama bağıracak ya, bu kez de CHP’ye bağırdı.Bu aralar sık sık “şeref” kelimesini kullanıyor, ağız dolusu “şerefsiz” diyor.Bu kelimeleri kullanırken insan çok dikkatli olmalıdır. Erdoğan bu dikkati göstermiyor. Çünkü birilerine “şerefsiz” derken, partisinin yöneticisi Şaban Dişli’nin nüfuz suiistimali yaparken yakalandığını hatırlaması gerekir. Dişli, parti yöneticiliğinden istifa etti ama halen AKP’li ve milletvekili.Cezası belki kabine değişikliğinde bakan olması ihtimalinin artık kalmamış olmasıdır. Yine de belli olmaz, “ben yaparım olur” tavrını delikanlılık zanneden kişi, meydan okumak adına onu bakan bile yapabilir.***Erdoğan “şeref” diyor, “haysiyet” diyor. Kendi yakın çevresinden olan RTÜK Başkanı’nın yaptığı açıklamada söylediklerinin aksine, kanuna aykırı olarak ticari faaliyetlerini sürdürdüğünün ortaya çıktığı aklına gelmiyor. Aklına mı gelmiyor, yoksa aklına fena halde geldiği için başkalarına ağız dolusu “şerefsiz” diyerek içindeki yarayı unutmaya mı çalışıyor...Bu “şeref”, “haysiyet” meseleleri pek ince meselelerdir. Bakan çocuklarının 20’li yaşlarda ticaret yaparak büyük paralar kazanmaları kimine göre çok doğaldır, kimine göre “şeref haysiyet” meselelerini akla getirir.“Şeref, haysiyet” kelimelerini akla getiren durumların ille de kanunda yazılı ve yargı gerektiren fiillerle ortaya çıkması gerekmez. Göz göre göre yalan söylemek kanunlarda yazılı bir suç olmayabilir, ama bunu yapan bir kamu görevlisinin yönettiği kişilerin yüzüne bakamaması gerekir.***Fakir fukaraya destek olmak için toplanan paralarla ticaret yapmanın da şeref, haysiyet durumlarıyla fazlasıyla ilgisi vardır. Dini inancı olanların parasını, inancını kullanarak alanları takip etmek, bu paraların Türkiye’deki izlerini tespit etmek, hangi “şerefsizlerin” bu iğrenç hırsızlıktan nemalandığını tespit etmek yerine her gün başkalarına “şerefsiz” diye bağırmanın da bir açıklaması olmalıdır.Ya RTÜK başkanı?İstifa etmemekte direnmekle, AKP tarafından korunmakla “şerefini” korumuş mu oluyor?Bu “şeref, haysiyet” meseleleri gerçekten çok ince meselelerdir, o yüzden bu kelimeleri kullananların çok dikkatli olması gerekir.
On dört yıl geriden başlayalım: Marjinal bir siyasi partide, geleceğe dair fazla bir hayal kurma şansın bile yokken, akılları burunlarının ucundan ileri gidemeyenler sayesinde ülkenin en büyük şehrinin başına gelmişsin.Coşmuşsun, mesajı sivri sayılan bir şiir okumuşsun, hapse girmişsin. Ama hapiste unutulmamışsın yalnız yakınların değil, ülkede demokrasi isteyenler de seni yalnız bırakmamış, hapisten çıktığında siyasete devam edebilmek için tahminlerinin çok ötesinde bir destek görmüşsün.Başbakan olmanı muhalefet partisi de desteklemiş, partinin lideri konumunda olduğun için herkes başbakanlığın senin hakkın olduğunu düşünmüş, kimse yolunu kesmeye kalkmamış.Başbakan olmadan önce başlatılmış ekonomi politikalarının başarısı bile senin hanene yazılmış. Dünyanın en önemli liderleriyle, devlet başkanlarıyla, başbakanlarıyla yakın ilişkiler kurmuşsun.Ülke içinde partinin ve kendinin siyasi köklerini aşan bir destek sağlamışsın. Karşına kimsenin çıkamadığı bir rakipsizlik ortamında yaşamışsın.Cumhurbaşkanı seçimi kavgasını, yine partinin dışındaki geniş kesimlerin desteğiyle kazanmışsın. Halk desteğini daha da artırmışsın.Sandıkta devrilme ihtimalleri çok uzak baharlara kalmışken başka yollarla devirmek isteyenleri de yargı önüne çıkarmayı başarmışsın.Bu arada siyaseti bırakacak olursan ailen için rahat yaşam koşullarını güvence altına alan altyapıyı da sağlamışsın...*** Önümüzdeki yerel seçimleri açık ara kazanacaksın. Gelecek genel seçimlere kadar karşına ciddi bir siyasi engel çıkması ihtimali de henüz ufukta görünmüyor. Muhalefet partileri iktidar talebinden çoktan vazgeçmiş.Peki ne oldu da böyle bir ruh kararmasına uğradın?Yapmak isteyip başaramadığın bir tek türban serbestliği var. Onun da nedeni kendi yanlış taktiklerin.Avrupa Birliği hedeflerini istediğin zaman hatırlıyor istediğin zaman unutuyorsun. Medyanın en az yarısı her sabah seni “büyüksün” diye uyandırıyor.Dünyanın en rahat siyasi lideri olmanı sağlayacak her şeye sahipsin. Hiçbir demokratik ülkede hiçbir lider senin sahip olduğun rahatlığa sahip değil.Ne oldu da birden ruhunu kararmaya bıraktın?Deniz Feneri imiş, yok başbakan mı denmiş başbakanlık mı denmiş... Bunlar bu rahat koşullardaki bir liderin ruhunun kararması, iftar yemeklerinde ağzını bozması için gerekçe olamaz.Ruh kararması kolay tedavi edilir bir hastalık değildir. Ruhunun neden karardığını sadece ruhu kararan bilebilir. Ama ruhunun karardığının farkına varmazsa kararma devam eder. Nereye kadar? Onu da ruhu kararan bilir.
Tayyip Erdoğan’ın son söyledikleri, demokrasi ile arasındaki bütün bağları kopardı attı. İktidar hastalığının zirvesine çıkmış olan bir başbakandan artık konu ne olursa olsun sağlıklı bir karar beklemek güçtür.Erdoğan’ın medyaya karşı açtığı “evinize sokmayın” kampanyası bir “siyasi iflas” ilanı olarak da görülebilir.Bu çağrı aynı zamanda birkaç suç içeriyor.* Demokrasi suçudur, ama Başbakan’ın artık “demokrat” olmak, “demokrasiden yana olmak” gibi bir kaygısı, ilkesi kalmamıştır.* Ticaret Kanunu ve Sermaye Piyasası Kanunu açısından suçtur.Bir ürüne, ister gazete olsun ister başka bir ürün olsun “boykot” çağrısı yapmak ticaret kanununda suçtur. “Evinize sokmayın” dediği gazetelerin çoğu halka açık şirketler tarafından yayınlanmaktadır ve bu şirketlerin zarara uğramasına yol açmak açık bir suçtur. Binlerce insanın çalıştığı kuruluşları batırmaya çalışmak da suçların en büyüğüdür.* Erdoğan’ın “gazete almayın” çağrısı ayrıca bir “uygarlık” suçudur. Fikrini beğenmediği, yayınından hoşlanmadığı gazetelerin okunmasını engellemek kendisini “uygar dünya” içinde gören hiçbir kimsenin aklına getirebileceği bir davranış değildir.*** Erdoğan, denetimindeki medya grupları çoğaldıkça medyanın tümünün kendi suyunda olmasını istemeye başladı. İstediği, “kralın gazeteleri” düzenidir her yaptığının övüldüğü, ülkenin hiçbir sorununun yazılmadığı ekonominin durumunun çok iyi olduğunu, halkın her şeyden memnun olduğunu, yönetimin her kademesinin çok iyi çalıştığını anlatan medya düzenidir.Tayyip Erdoğan’ın demokrasiyi içine sindirememiş bir siyasi olduğu son birkaç haftadaki konuşmalarıyla, tavırlarıyla iyice ortaya çıktı.Erdoğan ve partisinin demokrasiyle ilişkisi en başından beri tartışma konusudur. AKP hükümetinin ilk döneminde yaptığı bazı reformların demokratik sürece katkısı da açıktır. Ama şimdi anlaşılıyor ki, bütün bunlar Erdoğan için, siyasi taktikler gereği yapılmıştır. O reformların altına imza atan, Türkiye’nin AB üyeliği için ilk ciddi atılımı yapan bir siyasinin aklına gelmeyecek sözler Erdoğan’ın ağzında pelesenk oldu.*** Bir başka şey daha var: Toplu iftarlar, insanların dost olması, kaynaşması düşmanlıkların unutulması, dostlukların gelişmesi içindir.Erdoğan’ın bir toplu iftarda düşmanlık saçan, nefret dolu konuşmalar yapması üzerinde de biraz düşünmek gerekiyor.
Siyasilerin çıkardıkları kavgaları, savaşları tahlil edenler temeldeki gerçeği zaman zaman gözden kaçırıyor:Türkiye halen sıkı bir “devletçilikle” yönetilmektedir, bu nedenle de siyasi iktidarlar demokratik düzenle yönetilen ülkelerden daha güçlüdür.Başbakan Erdoğan, elinde tuttuğu bu gücü gördüğü ve gerektiğinde kullanabileceğini bildiği için kolayca kavga çıkarabiliyor.İktidara sahip olan siyasi parti bu devlet gücünü de ele geçirmiş olur. Bu gücü “layıkıyla” kullanabilmek içinse bütün devlet kurumlarında kadrolaşma şarttır.Siyasi iktidarın sahip olduğu güç öyle bir güçtür ki, “bağımsız yargı” bir temennidir. “Bağımsız ve özerk kuruluş” denilen çeşitli denetim ve düzenleme kurum ve kurulları da lafta bağımsızdır, dolayısıyla onlar da siyasi iktidarla “uyum” içinde yaşamak zorundadır.Bu gücü gören başbakanlar, hükümetin, devletin bakanlarından söz ederken “benim bakanım” demekle içlerinde taşıdıkları övünmeyi dile getirirler.***Devletçilikle yönetilen bir ülkede iş hayatı da neredeyse tümüyle siyasi iktidara bağımlıdır. Siyasi iktidarlar, istedikleri zaman, tabii bu bir ölçüde becerilerine de bağlıdır, istedikleri şirketi zora sokar, batırabilir. İstediklerini de büyütür, yeni zenginler yaratabilir.Demokrat Parti kendi zenginlerini yaratmıştı, aynı sistemi Demirel de Özal da devam ettirdi. Yılmaz ve Çiller dönemlerinde sürekli krizler dolayısıyla bu işlerde fazla başarılı olunamadı, zenginleştirme kısıtlı çevrelerde kaldı. Ama AKP iktidarında “istediğin şirketi büyüt, kendi zenginlerini yarat” sistemi doludizgin devam ediyor.Başbakan Erdoğan da bunun için öfkeleniyor: O ki, sahip olduğu güçlerle kendi zenginlerini yaratmıştır, kendi çevresinde yeni sermaye gruplarının temayüz etmesini sağlamıştır, ama söz geçiremediği birileri hâlâ vardır.Şu anda AKP’yi destekleyen “yandaş medya”nın tümü AKP iktidarında serpilmiş, gelişmiş, büyümüş ya da yaratılmıştır.***Bu güç siyasileri çok kolay “bozar.” Sık sık rahmetli Menderes’i hatırlıyoruz. “Ben istersem odunu milletvekili seçtiririm” ve Meclis’e yönelik “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” özlü sözleri ona aittir.Türkiye devletçilikle yönetildiği, her şey siyasi iktidar sahiplerinin iki dudağı arasında olduğu sürece “demokrasi kültürü” de boş laftır, “bağımsız yargı” da boş laftır. “Üniversite özerkliği” hayaldir, “liberal ekonomi” ise en boş laftır.Sandıktan çıkmış başbakanlar bunun için rahattır, ağızlarına geleni söyleyebilirler, çünkü her şey dönüp dolaşıp onlara gelmektedir, herkesin kaderi onların ağzından çıkacak iki kelimeye bağlıdır.
Belki bıktırıcı hale geldi. Ama Deniz Feneri olayını gündemin tepesine yerleştiren Tayyip Erdoğan’ın bizzat kendisidir. Bu vesileyle demokrasi bilinci açısından eksiklerini sergileyen de kendisidir. Siyaseti mahalle dedikodusu düzeyinde yapan da kendisidir. Ağzını bozan da kendisidir.Demokrasi bilinci güçlü bir başbakan ne yapardı?Çıkar şunu söylerdi: “Bu davayla ilgili haberlerin beni de bizzat işin içine katacak şekilde esnetilmesinden çok rahatsızım. Bu yüzden ve Türk halkının kafasında herhangi bir kuşku kalmaması için Türk yargısını harekete geçmeye çağırıyorum. Savcılar harekete geçmeli ve Almanya’daki hırsızlığın Türkiye kolunun tam olarak ortaya çıkması için gerekeni yapmalıdır. Böylece gerçekler ortaya çıkacak, haksızlıklar giderilecek ve dini siyasete alet ederek çıkar sağlayanlar cezalarını göreceklerdir...” Bu söylenmediği için, Alman mahkemesinin kararında vurgulanan “Türkiye bağlantısı” daha da fazla önem kazandı.***Alman mahkemesinin, “asıl kararların Türkiye’de verildiği ve olayın Türkiye’den yönetildiği” hükmünün ardından, Türk savcıların harekete geçmemesi için hiçbir neden kalmamıştır.Bu durumda da adı geçenler, soruşturulanlar, eğer kamu görevindeyseler, “soruşturmanın selameti” açısından, yargı süreci başlayana kadar açığa alınır. Ya da Başbakan’ın bol bol telaffuz ettiği kimi kavramlar onlar için bir anlam ifade ediyorsa istifa ederler. Devletin denetim görevlileri soruşturmanın odağında bulunan kuruluşlara gider, bütün hesaplara el konur. Soruşturmada adı geçenlerin kişisel varlıkları araştırılır vs.Bunlar normal bir hukuk devletinde, böyle bir olay ortaya çıktığında yapılması gereken basit işlemlerdir. Ama henüz hiçbirisi yapılmadı, çünkü Başbakan olayı kendi üzerine çekerek bir tür kişisel mücadele hattına soktu. Sonuç ortada: Şu ana kadar herhangi bir savcı ortaya çıkıp soruşturma başlatmadı.Alman mahkemesinin kararındaki “Türkiye bağlantısı” vurgusu üzerine Başbakan’ın, kendi görevinin ve sorumluluklarının bilincindeki bir Başbakan’ın tekrar ortaya çıkması gerekiyor.***Deniz Feneri hırsızlığının Türkiye ayağının soruşturulması ve yargının görevini yerine getirmesi süreci çok daha önemli hale geldi. Ergenekon davası nasıl Türkiye’de demokratik siyaset üzerinden büyük ağırlıkların kalkmasını sağlayacaksa, Deniz Feneri hırsızlığı davası da dinsel duyguların sömürülmesi konusunda da aynı ağırlıkta bir fayda sağlayacaktır.
Almanya’daki Deniz Feneri hırsızlığının sanıkları, bağış yapanlardan özür dilemiş. Biraz geç kalmışlar, çünkü bugünden itibaren sanık değil “hükümlü” olacaklar.Hukukta “özür dilemek” işlenen suçu affettirmiyor, ancak bazı suçlarda pişmanlık belli ceza indirimleri getiriyor.Almanya’daki Deniz Fenercileri, bu ülkede yaşayan ve çalışan “Müslüman”lardan zor durumdaki başka “Müslümanlar”a destek olmak üzere topladıkları paraları başka amaçlarla kullanmakla suçlanıyor.O “başka amaçlar”ın içinde ticaret ve Türkiye’de “yayıncılık” da var.***Deniz Feneri davasıyla ilgili bilgiler ilk kez Türkiye’ye ulaştığında AKP çevresinin tepkisi yaklaşık otuz yıl önceki Demirel’in tepkisini çağrıştıran nitelikteydi.Otuz yıl kadar önce, Türkiye’de bir tür iç savaş yaşanırken savaşın taraflarından biri olup devlet desteğini de arkasına almış “ülkücü” kesimden bazıları silahlı eylemler yapıyor, cinayetler işliyorlardı. O sırada Başbakan olan Demirel’in iktidarda kalabilmek için MHP’nin desteğine ihtiyacı vardı ve bu destek uğruna “Bana ‘sağcılar suç işliyor’ dedirtemezsiniz” demişti. O günün Demirel’i elbette neyin ne olduğunu biliyordu, ama koltuk uğruna bu sözü söyleyebilmişti.Bugün Tayyip Erdoğan da aslında aynı şeyi söylemeye çalışıyor, ama pek başarılı olamadığı için meseleyi kaynatma ve gündemi çarpıtma faaliyetlerine girişti. Ancak Erdoğan’ın meseleye bakışının tıkızlığı önceki gün açıklanan Almanya Büyükelçisi ile görüşmesinde de ortaya çıkıyor. O sıralarda bir Alman genci, bir turist kıza tecavüz girişiminden mahkemeye düşmüştür, ancak tecavüz girişimi tartışmalıdır. Alman basını bu konuda yayın yapmakta, Alman yetkililer de “Marco”yu kurtarmaya çalışmaktadır. Almanya Büyükelçisi bu konuyu konuşmak için Başbakan’a gider. Aldığı cevabın ilk bölümü makuldür, hukuk devletinde yargıya müdahale edilmeyeceği hatırlatılır. Ancak sonra ibre yine şaşar, çünkü Başbakan, sanki “Marco’ya karşı Deniz Feneri” der gibi bu konuyu açar. Karşındaki Türkiye’de görülen bir dava hakkında konuşurken “hukuk devleti” diyeceksin, ama sonra Almanya’da görülen bir davayı gündeme getireceksin... Bunun adı “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu”dur.***Sağcılar da suç işler, solcular da suç işler, her dinden insanlar suç işlediği gibi Müslümanlar da suç işler, hatta “Müslüman dayanışması”nı kullanarak da suç işler. Önemli olan hukukun herkes karşısında eşit çalışmasıdır.Bunu da, Almanya’daki dava sonuçlandıktan sonra göreceğiz. Çıkacak karara göre, o örgütün buradaki uzantıları ve iddianamede adı geçenler hakkında hukuki bir işlem yapılacak mı yapılmayacak mı? O zaman göreceğiz Tayyip Erdoğan’ın Almanya Büyükelçisi’ne verdiği cevaptaki “hukuk devleti” fikrini beyninde ve vicdanında ne kadar sindirmiş olduğunu.