İşkence kurbanlarından biri anlatıyor: “Kemerlerle ikişer ikişer bağladılar, sonra dövmeye başladılar...” Bu çok delikanlı şahıslar elleri bağlı insanları dövüyorlar.Sonra en korkuncu geliyor: “Dayak bittikten sonra bizimle birlikte fotoğraf çektirdiler...” Yaptıklarının ne kadar korkunç olduğunun farkında değiller ve övünüyorlar, çektikleri fotoğrafları eşlerine dostlarına göstererek anlatacaklar, “elleri bağlı insanları döverek bu hale getirdim” diyecekler.Bu olay eskiden, insanların insanlıklarının farkında olmadığı zamanda değil, birkaç gün önce Türkiye’nin İstanbul’unun bir cezaevinde yaşanıyor.Türkiye, işkence ve kötü muamele utancından bir türlü kurtulamadı. Askeri darbelerin ardından ara rejimlerde işkence artık alışılmış bir uygulama olmuştu.Zaman zaman bu olayların artık bittiğini, Türkiye’de işkencenin gerçekten “münferit” kaldığını sanıyoruz. Ama rakamlar tam tersini söylüyor.2008 yılında devletin karakol ve güvenlik merkezlerinde işkence ve kötü muameleden ölenlerin sayısı 29 olmuş. Sokakta ateş açma ve yargısız infaz kurbanı sayısı 31. Faili meçhul cinayet kurbanlarının sayısı ise 35.Bu sayılar, azgelişmiş diye baktığımız, kabile savaşlarında büyük kıyımlar yapılan ülkelerle aşağı yukarı aynı düzeyde. Ama yukarıdaki sayılar “muasır medeniyet”e ulaştığı için övünen bir toplumdaki, bizdeki sayılar.***Adalet Bakanı’nın son işkencede ölüm olayı üzerine resmen özür dilemesi, ilk kez olduğu için olumlu karşılandı. Ama bu özür dilemenin işkenceyi durduracağını sanmak da saflık olur.İşkence bitmiyor, çünkü işkencenin bitmesini istemeyen kuvvetler, halen devletin etkili mercilerinde bulunuyor. Etkili oldukları için de en açık işkence olaylarında bile sanık polisler kolayca kurtuluyor, mahkûm olan bazıları da kaçıyor, kimse onları yakalamıyor.Bu utancın ortadan kalkmasının istenmediğinin kanıtı da bellidir: İşkence ve kötü muamele davalarında eğer bir memur tazminata mahkûm olursa tazminatı devlet ödüyor. Bu çok açık bir mesajdır, “sen işkence yap parasını ben öderim” demektir.Aslında yasalarda işkencenin sabit olması durumunda müebbet hapse kadar ceza verilmesi öngörülüyor.Bunu uygulamayan yargıçlar daha mı az suçludur?Ülkesinin bu utançtan kurtulmasını isteyen savcılar, yargıçlar harekete geçmezlerse “muasır medeniyet”i ancak ufukta görmeye devam ederiz.
Önümüzdeki yerel seçimde CHP’nin Ankara Büyükşehir Belediyesi için SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın’ı aday göstermesi CHP açısından önemli bir “silkinme” gibi görülebilir.Silkinmenin önemli bir nedeni, CHP yönetimi açısından, önümüzdeki yerel seçimde genel seçimde alınandan daha düşük bir oy alınması ihtimalidir. Böyle bir durumda CHP yönetimi ayrılmak zorunda kalacaktır.“Zorunda kalacaktır” dedik ama CHP yönetimi yeni gerekçeler bulabilir ve koltuğa sarılmaya devam da edebilir.***Murat Karayalçın Ankara Belediye Başkanı olduğu dönemde önemli şehir projelerini gerçekleştirmiş ve Ankara halkında olumlu izlenim bırakarak ayrılmıştı. Karayalçın daha sonra sol oyların üç partiye bölünmesiyle seçilememiş, bugünkü başkan Melih Gökçek aradan sıyrılıp seçimi kazanmıştı.CHP’nin yerel seçimlerde AKP’ye karşı güçlü bir seçenek olarak ortaya çıkması tabii ki sadece Ankara’da Karayalçın’ın aday gösterilmesiyle mümkün değildir.Eğer ülke genelinde, CHP ile DSP ve SHP tam bir işbirliği halinde seçime girer ve sağlam bir birlik mesajı verebilirlerse AKP’nin rahatını kaçırırlar.Doğrusu bu üç partinin, eski usul itişmeleri bırakıp en pratik seçim işbirliğini gerçekleştirmeleri için çok önemli bir neden vardır: Bu üç partinin de kaybedecek bir şeyi kalmamıştır. DSP ve SHP diplerdedir, CHP ise son üç yerel seçimde de kalelerini birer birer kaybetme seyrine girmiştir.***AKP yerel seçime “yaralı” olarak hazırlanıyor. Yaraların adları Deniz Feneri, Şaban Dişli ve “Dengir Fırat”tır.Bu üç olay AKP çevrelerinin “parasal” konulara fazla ilgili olduğunu, hatta bakan ailelerinin bile para peşine düştüğünü göstermiştir. “Ak”lığı bu lekelerle kirlenmiş olarak yerel seçime girecek olan AKP’ye rakiplerinin de sürekli bu noktalardan yükleneceği bellidir.AKP’nin yerel seçim arefesinde ciddi bir zaafı da ekonomideki olumsuz gidiştir. Şu anda yayılan kötümserlik her durumda siyasi iktidarın aleyhine bir unsur olacaktır.CHP, AKP’nin yaralarını kendisi için seçim avantajına dönüştürebilir mi? Ankara’da Karayalçın silkinmesi olumlu işaret olarak görülebilir, ama yine de başka çalışmalar olmadan tek başına fazla anlam ifade edecek bir silkinme değildir.*****Erdoğan fırsatı bulduGenelkurmay Başkanı’nın Aktütün olayıyla ilgili açıklamaları basından genellikle eleştirel tepki aldı. Mesele basın olunca Tayyip Erdoğan da dayanamadı ve konuya daldı. Başbakan, Orgeneral Başbuğ’u haklı bulabilir, üslubunda herhangi bir sakınca görmeyebilir, ama konuya dalış şekli biraz fazla “fırsatçı kedi” tarzını hatırlatıyor. Erdoğan diyor ki: “Kim basına kızıyorsa, neden ve nasıl olduğu fark etmez, ben onun yanındayım...” Erdoğan bir süredir basınla ilgili konuşmuyordu, bunu hayra yoranlar da oldu, ama dünkü sözleri olaya bakışında pek bir değişiklik olmadığını gösterdi.
Genelkurmay Başkanı’nın dünkü açıklaması, birkaç bakımdan yanlıştır ve amacının tersine etkiler yaratacak niteliktedir.Orgeneral Başbuğ’un konuşurkenki olağanüstü öfkeli tavrı ve sözlerindeki “tehdit” anlamına gelecek ifadeler ne yazık ki bazı çağrışımlara yol açabilecek, eski anıları hatırlatabilecek bir görüntü oluşturuyordu.Başbuğ’un bu sert açıklamasının nedeni, bir gün önce Taraf Gazetesi’nde yer alan ve Aktütün olayıyla ilgili “resmi” belgelere dayanan haberlerdir. Genelkurmay Başkanı, açıklamasında bu belgelerin doğru ya da yanlış olduğuna ilişkin açık bir ifade kullanmadı. Ancak konuşmanın bir yerinde “yalan haber” derken bir başka yerinde “gizli bilgilerin sızdırılması ve kullanılması”ndan söz etti.Dolayısıyla Taraf Gazetesi’nin Aktütün’e yönelik saldırının önceden bilindiğine ilişkin iddiasının doğru olup olmadığı da açıklığa kavuşmadı.***Açıklamanın tonu ve görüntüsü, Aktütün’e saldıranları sevindirecek bir tarzdadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en tepesindeki askerin bu kadar öfkeli bir görüntü vermesi, saldırıyı düzenleyenler açısından belli bir amaca ulaşılmışlık görüntüsüdür.Yirmi beş yıldır terörle mücadele eden her düzeyden asker için moralin önemli olduğu kuşkusuzdur.Tabii ki Genelkurmay Başkanı bu morali korumaktan, geliştirmekten birinci derecede sorumlu kişidir.Tabii ki Genelkurmay Başkanı haksız eleştirilere karşı tepkisini gösterecek, asker içinde yanlış anlamalara yol açabilecek her türlü haksız iddiaya karşı da Silahlı Kuvvetler’i koruyacaktır. Ancak orduyla ilgili haber yapılamayacağı, eleştiri getirilemeyeceği düşüncesi de doğru değildir.Tabii ki bu olayda haberin veriliş tarzı önemlidir. Ama Silahlı Kuvvetler adına konuşma hakkına ve yetkisine sahip olanların bunlara “rahat” cevap vermesi de önemlidir. Sadece askerin değil bütün vatandaşların moralini ve güvenini sağlayacak olan da rahat ve sükûnetle verilmiş cevaplardır. Bir şey gizleniyormuş duygusu uyandıracak öfkeli tepkiler ise vatandaşın kafasında soru işaretleri yaratacaktır.***Terörle mücadele gibi bir meselede tabii ki yanlışlar da yapılabilir. Bunların bazıları “teknik” olabilir, bazıları “siyasi” olabilir. Bazıları kamuoyunun bilgisine ulaşabilir, bazıları gizli kalabilir. Ama unutulmaması gereken şudur ki, böyle kapsamlı ve çok boyutlu bir sorunda kamuoyu desteğini sürekli sağlayacak olan temel unsur “şeffaflık”tır, gizleyecek bir şeyi olmadığı konusunda inandırıcı olmaktır.
Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulması yolunda ilerleme sağlanması bazı kesimler için “büyük bela” teşkil ediyor.“Bela” diye görenlerin mantığı basit: Kuzey Irak’ta bir Kürdistan olursa, Türkiye Kürtleri bundan etkilenecek, bu yeni devlet onlar için bir çekim merkezi olacak ve Türkiye’nin güneydoğusunun da bu devlete katılması için uğraşacaklar...Bu mantık, etnik meselelere geleneksel açıdan bakıldığı zaman doğru görülebilir. Ama bugün gelişmiş dünyadaki etnik meselelere bakıldığında “bölünme süreci” yaşanacağına dair bir kesinlik olmadığı da görülüyor.Kuzey Irak Kürtleri de “bela mantığı”nın karşıtı bir mantıkla davranıyor ve Türkiye’den korkuyor. Onlar da Kuzey Irak’ta bir Kürdistan bulunmasına Türkiye’nin sonuna kadar karşı koyacağına, bunun için silah kullanmaktan bile kaçınmayacağına inanıyor.Karşılıklı olarak bu iki korkunun sürmesi de şu anda PKK’nın lehine çalışıyor. Kuzey Irak’ta kaçınılmaz bir “dayanışma” en azından insani meseleler ve altyapı açısından devam ediyor.Kuzey Irak Kürt yönetimi PKK’nın varlığını devam ettirmesini şu anda Türkiye’ye karşı bir “koz” gibi görüyor da olabilir.Ancak ortada hayatın başka gerçekleri de var. Kuzey Irak’ın başta elektrik olmak üzere çok önemli ihtiyaçları Türkiye üzerinden karşılanıyor.***Bu bölgede bağımsız bir Kürt devleti oluşumu tamamlandığında bu devlet basit bir ikilemle karşı karşıya kalacaktır:Güneyinde kanlı bıçaklı olduğu bir Arap ve Şii dünyasına karşılık kuzeyinde, üstelik milyonlarca aynı kökenden insanın yaşadığı ve kanlı bıçaklı olmadığı bir Türkiye.Kürt devleti bugünkü federe statü içinde kalsa bile bütün dünyayla ilişkisini Türkiye üzerinden kurmak zorundadır.Kuzey Iraklı Kürt politikacılar bu ikileme biraz daha uzun vadeli bakmaya başladıklarının işaretlerini vermeye çalışıyor. Ama onlar açısından da “asıl korku” yok olmuş değildir. Bugün Kuzey Irak’taki PKK kamplarını bombalayan Türk uçaklarının yarın Erbil’i ya da Kerkük’ü bombalayabileceği korkusu devam ediyor.Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürdistan’dan çekinmesi için aslında ciddi bir neden de yok. Her açıdan gelişmesini sürdüren, Kuzey Irak’ı “küçük kardeş” gibi görebilen ve bunun gereklerini yerine getiren Türkiye, her zaman daha güçlü ve güvenli olacaktır.Irak ve Kuzey Irak yöneticileri de bu açıdan bakmaya alıştıklarında PKK’nın aslında her iki taraftaki Kürtlere daha çok zarar verdiğini görecekler, ikna olacaklardır.
Onur” kelimesini fazla sık, olur olmaz ve incir çekirdeğini doldurmayan konular için kullanmak gibi bir alışkanlığımız var. Şu anda Türkiye’nin, bütün Türk vatandaşları için namuslu dürüst, insanlığı önemseyen bütün Türk vatandaşları için gerçek onur sorunu Hrant Dink cinayetinin bütün boyutlarıyla ortaya çıkmasıdır.Dink cinayeti, ülkenin belli kesimindeki ruhsal çürümenin simgesidir. Bu ruhsal çürüme insan düşmanlığının, nefretin ve ırkçılığın beslendiği bataklık olarak ne yazık ki toplumumuzun değişik çevre ve kurumlarında da yaşıyor.***Hrant Dink davasına devam ediliyor. Bugüne kadar yaşananlara bakıldığında sanık ve sanık destekçilerinin ruhsal bozukluğu çok dikkat çekiyor. Irkçılık, insandan nefret, bir ruhsal bozukluk halidir.Bu davayla ilgili olarak sanıkların tavırlarında dikkat çeken bir unsur da rahat oluşlarıdır. Rahatlığın kaynağı sanıkların çeşitli beyanlarından anlaşılan “biz korunuruz, bu işten kurtuluruz” kanaatinde ortaya çıkıyor.Dava sürecinde beliren bir kuşku vardır. Dink cinayeti neredeyse birçok önemli kamu görevlisinin gözü önünde ve bilgisi dahilinde işlenmiştir. Bu kuşku, bazı kamu görevlilerinin beyanlarıyla, ama aynı zamanda bazı kamu kurumlarının gösterdiği “direniş”le giderek daha inandırıcı hale geliyor.Hrant Dink’in katilinin yakalandığı sırada gerek polis gerekse jandarmada gördüğü muameleden bile rahatsız olmamış “yetkili”ler oluşu da bazı “kamu” kimlikli zevatın kendilerini o katiller sürüsüne yakın gördükleri gibi korkunç bir durumu da yansıtıyor.***Hrant Dink cinayeti davası, ülkenin uygarlık yolunda sağladığı gelişme açısından gerçek bir simgedir, o yüzden de Türk halkının onur sorunudur.Bu cinayet ve dava sürecindeki gelişmelere bakıldığında mevcut siyasi iktidarın “ürkekliği” de çok dikkati çekiyor. AKP hükümeti ve sorumluları sanki bu olay onları hiç ilgilendirmiyormuş gibi bir tavır içinde. Bu tavır da sanıklara ve destekçilerine belli bir güven duygusu veriyor.Hrant Dink cinayeti davası, bu ülkenin ruh hastası katil çetelerine teslim edilip edilmediğini gösterecektir.Bu cinayet eğer bütün boyutlarıyla ortaya çıkar ve bu ruh hastası katil sürülerine hem devlet hem yargı hem de toplum hak ettikleri muameleyi gösterirse Türkiye’nin “çağdaş uygarlığı” yakalamada önemli gelişme sağladığını göreceğiz.
Terör, son olarak İstanbul’da yakalanan ve canlı bomba olduğu iddia edilen kişiyle birlikte gündemin tepesinde durmaya devam ediyor.İçi boş laflar ve ucuz edebiyat paralamalarıyla durumu idare etmeye devam edenler de başta AKP hükümeti olmak üzere sorumlu siyasi kurumlardır.Siyasi kurumların sorumluluğu, sorunun çözümünün siyasi olmasından kaynaklanıyor. Siyaset “mermi değil kalem tutmak istiyoruz” diyen çocuğu da, “ölüm değil çözüm” diyenleri de duymamaya devam ediyor.***AKP’nin sözcüleri, birkaç yıl önce siyaseti öne çıkaran sözler söylemiş, ama gelen tepkiler üzerine bu sözlerinden hemen dönmüşlerdi. Şimdi AKP’nin Güneydoğu ilgisi, yerel seçimlerde DTP’nin elinde bulunan büyük şehirleri almak hedefinden ibaret görünüyor. Bu belediyelerin asıl görevlerini yapmalarında ciddi zaafları olduğu biliniyor, bu şehirlerde yaşayanların hizmet talepleri yerine gelmiyor. Böyle durumlarda, şikâyetçi vatandaşlar için en kolay çözüm iktidar partisi adaylarını yerel yönetime taşımak, beklenen hizmetlerin gelmesini bu yolla sağlamaktır.Önümüzdeki yerel seçimde de Kürt kökenli vatandaşların çoğunluk olduğu birçok şehirde belediyelerin AKP’ye geçmesi büyük ihtimaldir. Bu bölgedeki vatandaşların, içinde yaşadıkları toplumsal yapı dolayısıyla “dini temalı” siyasetlere açık oldukları da biliniyor. Dolayısıyla AKP’nin dinsel temalara ağırlık vererek, “din kardeşliği” vurgusu ve hizmet vaatleriyle bölgede yerel yönetimleri alması zor olmayacaktır.***AKP ilk iş olarak bu gelişmeyi meselenin “siyasi çözümü” gibi sunacak, yöre halkının PKK etkisinden kurtuluşunun “müjdesi” gibi yorumlayacak, bu da tümüyle bir aldatmaca olacaktır.Aldatmacanın etkisinde kalanlar bir sonraki genel seçimde yine DTP ya da o sırada hangi parti varsa onun adaylarının yine sandıktan birinci çıktığını gördüklerinde hüsrana uğrayacaklardır.Elimizde bir buzdağı var.Buzdağının tepesinde de çok kan var, kan yüzünden görülemeyen büyük gövde ise, “mermi değil kalem” diyor.O ortam için buzdağının altını görmeye çalışmak gerekir ki, siyaset hâlâ bunu yapmaktan kaçınıyor, buzdağının üstünü askere emanet etmekle kalarak ağır görev ihmalini devam ettiriyor. İhmali gizlemek için de ağır duygusal bir üslup, içi boş laflar tekrar edilip duruyor.DÜZELTME VE ÖZÜRDünkü yazımızda aktardığımız anekdottaki başbakan, Celal Bayar değil Fethi Okyar olacaktır. Hafızamızın yanıltması dolayısıyla düştüğümüz bu hatadan dolayı özür diler, uyaran okularımıza teşekkürlerimizi bildiririz.
Atatürk Cumhurbaşkanı, Celal Bayar Başbakandır. Çankaya Köşkü’nde birkaç masada briç oynanan bir gece, Atatürk’ün yaveri içeri girer ve kendisine bir telgraf uzatır. Atatürk okur, sonra telgrafın Başbakan Bayar’a verilmesini söyler. Bayar da okur ve yavere geri verir, oyuna devam eder. Yaver telgrafı Atatürk’e geri getirir, Atatürk başka bir masada bulunan İsmet İnönü’ye vermesini söyler. İsmet Paşa telgrafı okur okumaz, ayağa kalkar, diğer oyunculardan özür dileyerek salondan çıkar.Gelen telgrafta bazı Kürt aşiretlerinin isyan girişiminde bulundukları haber verilmektedir.Birkaç gün sonra Bayar başbakanlık görevinden affedilmiş, yerine İsmet İnönü getirilmiştir.***Yukarıdaki hikâyeyi bize, tabii ki Hava Kuvvetleri Komutanı’nın Aktütün baskını sırasında golf oynamaya devam ettiğine ilişkin iddialar hatırlattı.Bu iddiaya karşı hem komutanın hem de Genelkurmay’ın bazı açıklamaları oldu. İnsanlar bu açıklamaları inandırıcı bulabilir ya da bulmayabilir.Bir de tabii denebilir ki, bugünkü iletişim imkânlarıyla, başkentte karargâhta bulunmaksızın en ince operasyonlar bile yönetilebiliyor.Olabilir.Ama doğru olan şudur ki, insanlar, yapılan iş ne olursa olsun, “komutan” konumundaki kişiyi fiziki olarak da işin başında görmek ister.İletişim imkânlarının oldukça sınırlı olduğu dönemlerde, gecenin olmadık bir saatinde önemli bir haber düştüğünde gazeteye gelmeyen yazı işleri yöneticisi büyük otorite kaybına uğrardı. Hatta gazeteciler, mesleki hınzırlıklarıyla o yöneticiye “gidici” muamelesi yapmaya başlardı.***Atatürk, Bayar ve İnönü’nün briç olayı, ancak uzun yıllar geçtikten sonra, bazı hatıraların yayınlanması üzerine öğrenildi. Bugün ise öyle bir imkânlar dünyasındayız ki, golf olayından birkaç gün içinde herkesin haberi olabiliyor.Bir noktaya daha işaret etmeliyiz: Gelişmiş demokratik bir ülkede, kamuoyunun bu kadar hassas olduğu bir dönemde, böyle bir iddia üzerine bir yetkili muhabirleri davet eder, ne olup bittiğini kameralar önünde dakikası dakikasına anlatarak açıklardı.Gelişmiş demokrasilerde açıklamayı yapan kişinin asker mi yoksa sivil mi olduğu üzerinde durulmaz.Böylesine haberlerin “kurumsal yıpratma” aracı olarak kullanılmaması için şu ana kadar bulunmuş en doğru yöntem de budur, yani kamuoyuna çok net açıklama yapmak, şeffaf olmaktan korkmamak.
Batı’da bütün gazetelerin manşetlerinde, bütün TV kanallarının ekranlarında sadece mali ve ekonomik kriz var.Herkes fikir üretmeye çalışıyor, dünyanın belki de yeni bir kara döneme girmesinin nasıl engelleneceğini tartışıyor.ABD ve Avrupa’da dev bankalar battı, büyük olasılıkla arkası da gelecek.Bir ülke, İzlanda battı. Krizin etkilerini henüz hissetmeyen ya da az hisseden Rusya gibi ülkeler de belli tedbir paketleri açıkladılar.Ekonomistler çok basit bir senaryo çiziyor. Şu anda mali düzeyde büyüyen kriz belli bir boyutta “reel” ekonomileri de etkileyecektir. Çünkü üretici sektörlerin yatırımlarını geliştirme ya da sürdürme açısından ihtiyaç duydukları kredi kaynakları daralacaktır. Bunun sonucu da yatırımların azalması ya da durmasıdır.Bunun adı işsizliktir. İşsizlik yoksulluktur. İşsizlik suç artışı demektir. İşsizlik terörün yeni kaynaklar bulması demektir.Batı dünyası bütün bunları bütün ayrıntılarıyla tartışıyor. Bize geldiğimiz zaman, Ankara’nın ve yetkililerin hâlâ “bize bir şey olmaz”dan öteye bir şey yaptıklarını görmüyoruz.***Terörle ilgili olarak “zirve” toplantıları yapılıyor, ama ekonomik krizle ilgili olarak herhangi bir “zirve” toplantısı yapılmıyor. Oysa ekonomik krizin en doğrudan olumsuz sonuçlarından birinin terörde görüleceğini biliyoruz.Yetkililerin krizle ilgili olarak şu ana kadar gerçekleştirdikleri en büyük faaliyet, iş dünyasının çeşitli kuruluşlarından yükselen tedirgin seslere tekrar tekrar “bize bir şey olmaz” diye cevap yetiştirmeleridir.AKP dışındaki siyasi partiler de diğer önemli sorunlarda da olduğu üzere, şu anda ekonomik krizden haberdar gibi görünmüyor. Ne CHP ne MHP erkânı bu konuda hükümeti uyarma, çözüm önerilerine katkıda bulunma gibi bir faaliyette bulundu. Anlaşılan gazetelerin sadece kendi küçük dünyalarıyla ilgili bölümlerini okuyorlar.***Tarihle biraz ilgili olanlar, birinci ve ikinci dünya savaşlarının böyle büyük krizlerin ardından çıktığını hatırlatıyor.Şu anda dünyada zaten “global” bir savaş var, bu savaş henüz birinci ve ikinci dünya savaşlarının yıkıcılığına ulaşmadı. Ama ulaşmayacağını öngörmek de mümkün değildir.Türkiye’yi yönettiklerini zannedenlerin global kriz karşısındaki ataletleri insanları korkutmaya başladı. Çünkü “maşallah” ve “hamdolsun” dönemi aşıldı, “maazallah” dönemine yaklaşılıyor.