Hollywood son yirmi yıldır birçok filmde “zenci başkan” hayal etti. Ama Hollywood da bu olasılığı “hayal” faslında gördüğü için hayali başkanların çoğunun başına bir işler geliyor, öldürülüyorlar ya da perişan oluyorlardı.Amerikan toplumu hâlâ ırkçılıktan tam olarak arınmış bir toplum değil, hâlâ ırk ayırımcılığının tortularıyla yaşayan bir toplum. Bunu görmek için büyük sosyolojik araştırmalar okumaya da gerek yok, doğru dürüst Amerikan filmlerinin birçoğunda bu tortuların varlığını görmek mümkün.*** Obama’yı bütün kamuoyu araştırmaları seçime iki gün kala galip ilan etti. Ama “kalbi demokrat, beyni cumhuriyetçi” Amerikan toplumunun bir zenci başkanı kaldırıp kaldıramayacağı hâlâ belli değil.Bizim coğrafyadan bakınca, Obama’nın başkan olması durumunda Türkiye’yi yakından ilgilendirecek gelişmelere hazırlıklı olmak gerekiyor.En önemlisi, Obama’nın Irak’taki Amerikan askerlerini çok daha hızlı geri çekme vaadidir. Bu, Irak’ın parçalanmasının, belki de çok kanlı olabilecek bir parçalanmanın vadesinin yakına alınması demektir.Petrol paralarını paylaşırken kendi aralarında anlaşmaları aşırı zor olacak Sünni Araplar, Şii Araplar ve Kürtler büyük olasılıkla paylaşımı savaşla yapacaklardır, alışkanlıkları budur.Parçalanmayla Kuzey Irak’ın Kürdistan olarak uluslararası anlamda tescili de yakınlaşmış olacaktır. Bu, Ankara açısından ciddi bir zorluk anlamına geliyor, çünkü Ankara bu meselede uzun vadeli bir politika uygulamakta henüz zorlanıyor.*** Obama’nın Başkan olması durumunda, Clinton döneminde yaşanan “insan haklarına saygı” dalgasının tekrar dünyaya yayılması bekleniyor. Bu dalga yayıldıkça da hâlâ işkenceyle insan öldürülen bir ülke olarak, üzerimize çevrilen dikkatler dolayısıyla etkilenmemiz kaçınılmaz olacaktır.Obama, seçim öncesinde 1915 olaylarını Ermeni soykırımı olarak tanıyacağı vaadinde bulundu. Bu da Türk Dışişleri’nin ve Amerika’daki yakın lobilerin yine fazla mesai yapacağı anlamına geliyor.Eğer Obama vaadini yerine getirir ve ABD 1915’i resmen soykırım olarak tanırsa, Türkiye açısından yine olayları hızlandırmış olacaktır.Türkiye’de kimse aslında bu meselenin de yanlış politikalar sonucu “kaybedildiğini” görmeye yanaşmıyor. Uyduruk kulislerle, arada bir de tehditlerle bu mesele bir ölçüde ertelendi. Ama sadece “ertelendi”, kazanılmadı.Obama ile birlikte Türkiye de biraz daha hızlı yaşayacaktır, Bunu da bir açıdan “hayırlı” bulmak, gerçeklere göre yeni politikalar üretilmesine yardımcı olabilir.
Abdullah Öcalan’a kötü muamele iddiasıyla başlayan protesto gösterileri “demokratik hak” sınırlarını çoktan aştı. Gösterileri yönetenler, artık neden yapıldığının önemi kalmayan eylemleri bütün ülkeye yaymaya çalışıyor.Bu “yöneticiler” gösterilerin çığırından çıkmasının gerekçesi olarak güvenlik kuvvetlerinin aşırı güç kullanmasını gerekçe gösterebilecek durumda da değil. Gösterilerin hemen tümü en başından saldırıya dönüşüyor.Gösteri dalgası DTP örgütlerinin imzasını taşıyor ama tümünde PKK damgası var. PKK’nın bölgesel ve ülke çapında gücünü gösterme, bir yandan da yerel seçime gergin girme taktiğinde DTP kendini ayrı tutma ihtiyacı duymadı.***DTP, mevcut yasalara göre kurulmuş, Meclis’te bu yasaların güvencesiyle var olan ve siyasi faaliyette bulunabilen bir partidir. Bu parti, genel anlamıyla Kürt meselesinde yapılan yanlışların düzeltilmesine ve tümüyle “demokratik sürecin” işlemesine katkıda bulunma imkânlarına sahiptir.DTP yöneticileri zaman zaman, “silahların susması” yönünde etkili çağrılar da yapmışlardır. Ancak son günlerde DTP, gerilimi indirmek, tepkilerin yasal ve demokratik sınırlar içinde kalmasını sağlamak yerine gerilimi artırma taktiğinin bir parçası ve uygulayıcısı konumuna gelmiştir.Gerilimin artmasının ilk sonucunun ne olduğunu DTP’liler bilmiyor olamaz. Gerilim tırmandığı zaman ülkenin tümünde “demokrasi” sözü edenler susturulmakta, demokrasi kelimesinden nefret edenler seslerini yükseltmekte, hatta sokağı da harekete geçirecek girişimlerde bulunmaktadırlar.En yaygın deyimle ortalığı “şahinler” sarmakta ve Türkiye’nin zorlukla kurtulduğu “olağanüstü hal” gibi öneriler bile yeniden ortaya çıkmaktadır.Diğer yandan da demokratik süreç ne kadar gerilerse PKK o kadar ilerleyebilmektedir. Bu kanlı denklemin içinden çıkma yollarını hem PKK hem de demokrasiden korkan çevreler tıkamaya çalışmaktadır.***Son olaylar dolayısıyla bu kanlı denklemin ortasına oturması, DTP açısından bir tür “intihar” demektir.DTP, yasal ve demokratik sürece katkıda bulunmayı temel işlevi sayan bir parti olmak yerine PKK stratejilerinin uygulayıcısı konumuna düşerse, varoluş nedenini de kendi eliyle ortadan kaldırmış olur ki bunun anlamı DTP’nin siyasi olarak intiharıdır. Ancak intihar sadece DTP’nin sorunu değildir, çünkü çözüm için demokratik süreçler de bir kez daha gözlerden uzaklaşmış olacaktır. Bu da daha çok kan dökülmesi, daha çok acı demektir ki DTP buna alet olma meselesini çok iyi düşünmek zorundadır.
Birkaç gündür H. Ü. vakasıyla uğraşıyoruz. H. Ü. dindar-muhafazakâr, siyasal İslamın içinde yer alan, 50 yıl önce fikirlerini beğenmediği bir gazeteciyi vurmuş bir şahıs.Bu şahıs, bir süre önce küçük bir kıza cinsel taciz iddiasıyla gündeme geldi. Kız ve annesi ifadelerinde olayı doğruladı hatta H. Ü. de doğruladı, “şeytana uyduğunu” söyledi.Bu şahıs çok kuşku uyandıran bir rapor sayesinde birkaç gün önce hapisten çıktı ve bütün televizyon kanallarını dolaşmaya başladı.H. Ü. hiçbir konuşmasında alttan almadı, yaptığının son derece doğal olduğunu anlattı. Öyle bir tavır içinde oldu ki, sanki yaptığıyla övünüyor, her “kadın seven adam”ın yaşı küçük kızlara tacizde bulunmasının da doğal olduğunu anlatıyordu.Bütün bu konuşmaları çok kişinin tepkisine yol açtı, ama asıl tiksindirici olan, bu şahsın televizyonda konuşurkenki rahatlığıydı. Küçük bir kıza cinsel tacizden hapse düşmüş, nasıl alındığı herhalde ortaya çıkarılacak olan bir raporla tahliye edilmiş bir kişinin hiç utanmadan herkesin önüne çıkabilmesiydi.***Çocukların cinsel istismarı, bütün toplumlarda, bütün ahlak anlayışlarında, hiç kuşkusuz bu şahsın ait olmakla övündüğü İslamcı cemaatlerde de çok ağır bir suçtur.Bu suçu işlemiş birisinin, yaptığını çeşitli gerekçelerle savunması, açık açık savunması ve karşısındakilere saldırması korkunç bir utanmazlık örneği olarak hatırlanacak, bu şahsın televizyondaki konuşmalarının uyandırdığı insani duygu da en basitinden, tiksinme olarak kalacaktır.O şahsın bu kadar rahat olmasının nedeni, belki de mensubu olduğu ve temsil etmeye çalıştığı dışarıya karşı muhafazakâr ve kapalı köy-kasaba kültürünün kendisini anlayacağına güvenmesidir. Tacizde bulunduğu kızla yaşıt kız çocuklarının zorla evlendirildiği bir kültür yapısı, bu şahsın “şeytana uymasını” da anlayabilir.H. Ü. bu açıdan bakıldığı zaman haklıdır: Siz bu yaştaki kızları zorla evlendiriyorsunuz, o kızları evlendirdiğiniz yaştaki bir adam da “şeytana uyabilir...” ***H. Ü. köy-kasaba kültürünün hem ürünü hem de besleyicisi olarak görevlerini yapmış birisidir. Onun için kameraların karşısında bu kadar rahat, resmi nikâhlı karısı da rahat, çünkü içinde bulundukları kültürün kendilerini koruyacağını biliyorlar.H. Ü. kendisine ve zekâsına çok güvendiği için uzatılan her mikrofona, her kameraya konuşuyor. Mikrofon uzatanların hepsini alt edeceğinden ve ettiğinden hiçbir kuşkusu da yok. Bu da bizdeki televizyon gazeteciliğinin dramıdır. H. Ü. gibileri karşısına alıp soru soranların bu işe doğru dürüst bir zihinsel hazırlık yapmadan kalkışmaları sadece H. Ü’nün değil, bu toplumda bütün geriliği savunmayı iş edinmişlerin de büyük bir avantajıdır.H. Ü’yü ekranda görünce tiksinenler bu şahsın karşısında dağılan anlı şanlı televizyon yıldızları için de biraz üzülsünler ve bunu da söylesinler. Belki o zaman onlar da kendilerine çekidüzen verme ihtiyacını hisseder.
AKP krizi yönetebilir mi? Ekonomi ve iş çevrelerinde, yorumlar farklı olmakla birlikte kuşku ortak: AKP hükümetinde krizi yönetme yeteneği bulunup bulunmadığı...Bu kuşku yerindedir. Çünkü hükümetin başı “ümük” edebiyatıyla IMF’yi azarlarken, ekonomiden sorumlu hükümet üyelerinden biri IMF ile anlaşma yapmanın neden gerekli olduğunu anlatmaya çalışıyor.Kuşkuları besleyen bir başka durum da bankalardaki mevduatlara sağlanacak güvence meselesidir. Hükümetin başı ve ekonomi sorumluları böyle bir güvenceye gerek olmadığını tekrar tekrar söyledikten sonra Meclis’e konuyla ilgili bir kanun “teklifi” geldi ve hızla komisyondan geçti. Komisyondan geçen, “kanun teklifi” dir, altında hükümetin imzası bulunan bir “kanun tasarısı” değildir.Bu küçük kurnazlık da yine hükümetin tepesindekilerin “ben tükürdüğümü yalamam arkadaş” tavrını korumasını sağlamaya yöneliktir. Ya da kurnazlığın sahipleri öyle sanıyor.Komisyonda kabul edilen kanun “teklifi” iki yıl için hükümete bütün mevduatlara, şu anda 50 bin YTL’ye kadar olan güvenceyi mevduatın yüzde yüzüne kadar artırma yetkisi veriyor.“Kurnazlar” yani hükümetin tepesi diyor ki: “Biz rahatız, böyle bir yetki istemedik, ama madem ki halkın iradesini temsil eden vekiller bize böyle bir yetki vermiş, alalım bari bulunsun...” İşte bu küçük kurnazlıklar, AKP hükümetinin krizde Türk ekonomisini bir bakkal dükkânını koruma mantığından daha yetkin bir mantıkla koruyabileceği kuşkusunu büyütüyor.*** Şu anda dünyayı sarsmaya devam eden mali krizin en önemli unsuru “güven kaybı” dır. Türkiye’nin de böyle bir krizden en az hasarla çıkabilmesinin birinci koşulu “güven” dir. Bunu bütün ekonomi uzmanları söylüyor.AKP hükümetinin, özellikle de başının krizle ilgili bugüne kadarki beyanları, azarlamaları, güven sağlamak yerine tam tersine etkiler yaratacak nitelikte.Eğer bir ülkenin başbakanı ile merkez bankası başkanı tümüyle birbirinden çok farklı sözler söylüyorsa, o ülkede krizin doğru yönetileceğine ilişkin kuşkular tabii ki artacaktır.***Başbakan, olayı kavramadığını göstermeyi sürdürüyor. “Ümük” edebiyatına devam etmesi krizin doğru yönetilmesine katkıda bulunmaz, belki ancak kendi “ego” sunu tatmin edebilir aynaya bakarken, “ben ne delikanlıyım, sözümden dönmüyorum” duygusu yaratabilir.Krizi yönetebilmek için ise önce herkeste yönetim yeteneğine sahip olduğu güvenini oluşturmak gerekir. AKP henüz bunu sağlayabilmiş değildir.
AKP’nin ve DTP’nin Kürt kökenli milletvekillerinin bir araya geleceklerine ilişkin bir “yarım haber” dün duyuldu. “Yarım haber” çünkü, haberi verenler eğer bu görüşmeye bir “medya hücumu” olursa görüşmenin iptal edilebileceğini de söylemiş.Görüşmeye bir “medya hücumu” olmasının görüşmenin iptaline yol açması hâlâ ciddi bir cesaret eksikliğinin göstergesidir.Bu çekingenliğe rağmen böyle bir geniş kapsamlı görüşme, bazı konuşmaların başlaması için ilk adım olabilir.Kuşkusuz görüşmeye diğer partilerin Kürt kökenli milletvekillerinin katılması da mümkündür ve “konuşma”nın önemini daha da artırır.***Bir süre önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat’ın bir yemekte DTP’li birkaç vekille bir araya gelmesi üzerine çok değişik yorumlar yapılmış, taraflar da bu görüşmeyi savunamamıştı.Meclis’teki bütün partilerin Kürt kökenli milletvekillerinin “barışçı” bir girişim içinde bir araya gelmelerinin en büyük faydası hiç kuşkusuz “kanın durması” umudunun canlanması olacaktır.Son girişim, Ankara’da DTP’nin “itilmesi” taraftarı olanların yine tepkisine yol açacaktır. DTP’nin her anlamda devreden çıkarılmasını isteyenler, bunun ilk ve mutlak sonucunun PKK’nın güçlenmesi olduğunu görmemekte ısrar ediyor.DTP demokratik sürece ne ölçüde katılır, ne ölçüde “muhatap” olarak görülürse sokaktaki çocuk sayısı da büyük olasılıkla o ölçüde azalacaktır. Bazıları konuşabiliyorsa, insanları sokağa çıkarıp kanlı eylemler için ortam yaratmak kolay değildir. İnsanlar önce konuşanlara kulak vereceklerdir.***Her türlü konuşma yolunu kapatmak, her türlü demokrasi dışı yolu açmak anlamına gelir.AKP’li ve DTP’li Kürt kökenli milletvekillerinin bir araya gelmesine karşı çıkanların ve çıkacak olanların aslında PKK’nın istediğini yaptıklarını artık herkesin görmesi gerekiyor.Görmemekte ısrar eden MHP’nin politikaları bellidir. Ancak kendisine sosyal demokrat diyen CHP’nin hâlâ konuşma yollarının açılmasına katkıda bulunmayı reddetmesinin anlaşılır bir yanı yok.PKK bugüne kadar Kürtlerin kendi aralarında da konuşmalarını engelledi, kendi şiddet politikalarına karşı çıkanları sindirdi, sindiremediğini öldürdü. Kürtlerin, Kürt kökenli Türk vatandaşlarını temsil ettiğini iddia eden farklı partilerden siyasilerin bir araya gelebilme-leri bu açıdan da büyük önem taşıyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner, Aktütün olayıyla ilgili araştırma sonuçlarını basına aktarırken önemli bir açıklamada bulundu. Orgeneral Koşaner, 25 yıldır teröre karşı verilen mücadele sırasında terör örgütünün 50 bin kayıp verdiğini söyledi.50 bin kayıp... Buradaki “kayıp” kelimesi “ölü” anlamına kullanılmış olsa gerek.Bugüne kadar “toplam 30 bin civarında ölüm”den söz ediliyordu. Koşaner ilk olarak “50 bin” sayısını açıkça ifade etti.Bu çok büyük bir sayıdır. Bu sayı, terörle mücadeleyi askeri açıdan yorumlarken büyük bir başarıyı ifade ediyor olabilir. Ama aynı zamanda terörle mücadelede siyasetin başarısızlığını ve terör örgütünün militan bulmaktaki başarısını da ifade ediyor.50 bin “kaybın” insanî etkileri ve yine bu etkilerin terörün devamına olan yansımaları da düşünülmelidir.Çünkü 50 bin “kayıp”, yüz binlerce kişi için “kayıp oğul”, “kayıp baba”, “kayıp kardeş”, “kayıp ağabey”, “kayıp dayı”, “kayıp amca” gibi somut anlamlar taşıyor.***Siyasetin 25 yıl boyunca çözüm aramak, çözüm imkânlarını zorlamak, yanlış yola sapanları doğru yola çekmek gibi hiçbir adım atmadığının en büyük kanıtı işte bu “50 bin” sayısıdır.Siyaseten, sadece siyaseten çözülebilecek bir meselenin bütün sorumluluğunu Silahlı Kuvvetler’in sırtına yükleyen siyasetin bu sorumsuzluğu binlerce askerimizin şehit olması gibi ağır bir sonuç getirmiştir.Mustafa Kemal daha 1923 yılında Kürt sorununa siyasi çözüm düşünürken 85 yıl sonra o noktanın bile gerisine düşülerek “10 bin şehit ve gazi” ve “50 bin kayıp” noktasına gelinmiş olması Mustafa Kemal’in zihin açıklığını, ondan sonrakilerin de zihin kapalılığını gösteriyor.***PKK’nın son taktikleri, gerilimi şehir merkezlerine taşıyarak yayması bir kez daha zihinleri bulandırdı. Zihin bulanıklığının ilk sonucu da bir kez daha DTP’nin hedef tahtasına konulması oldu. AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan’ın da aynı zihin bulanıklığından mustarip olduğu son beyanlarından anlaşılıyor.Zihin bulanıklığını gidermek için önce “neden 10 bin şehit ve gazi ile 50 bin kayıp” sorusunu açıkça sormak gerekiyor.Bu soruyu açıkça sorabilen, cevaplara da yaklaşmış olacaktır. Ama sivil siyasette hâlâ bu soruyu sorma cesaretinin izi görülmüyor.O zaman da gidişin yönü ne yazık ki “20 bin şehit ve gazi” ve “100 bin kayıp” olur. Gidiş böyle olursa, yaralar artık onarılmaz hale gelecektir. Bundan en fazla kim faydalanır?
Seksen beş yıl bir insan için çok uzun, ama bir ülke için çok kısa bir süredir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir imparatorluğun yıkıntısı üzerine neredeyse sıfırdan kurulması ise gerçek bir devrimdir.Mustafa Kemal gelecek vizyonunu ortaya koyar, uygulamaya çalışırken hedefini de “muasır medeniyet” olarak koymuştu. Bu hedefe ulaşmak için de elinden gelen her şeyi yaptı.Devasa bir yıkıntının üzerine yepyeni ve “muasır medeniyet” hedefiyle yola çıkmış bir cumhuriyet kurmak, üstelik bu cumhuriyetin dini yapılanmalardan arındırmak büyük bir devrimdi.***Cumhuriyetin 85 yılda aldığı mesafeyi bugün tartışmanın anlamı yok. Tam tersine tartışılması gereken, Mustafa Kemal sonrasında “muasır medeniyet” yolunda neden büyük sapmalar olduğudur.Sapmaların en önemlisi, demokratik rejimin ikide bir sakatlanmasıdır. Sakatlamaların kaynağında demokrasiyi içine sindirememiş, ne olduğunu kavramamış, demokrasinin temelindeki insan ve hoşgörü unsurlarından habersiz bir siyaset sınıfının olduğu biliniyor. Bu siyaset sınıfı ya da esnafı hâlâ perdenin önünde ve demokrasiyi sakatlama faaliyetine devam ediyor.İktidarı kendi başına bir hedef ve bir zenginleşme, zenginleştirme aracı olarak gören siyaset esnafı ne yapıp ediyor, bazen şu adla bazen başka bir sıfatla yine sahneyi ele geçirmeyi başarıyor.***“Muasır medeniyet”in bugünkü tanımı en ileri demokrasi ve hukuk devletidir. Bu tanım da en sağlam ve güçlü şekilde “Avrupa Birliği standartları” olarak ortaya konulmuştur.Mustafa Kemal’in 85 yıl önce koyduğu hedefe hiç kuşkusuz Türkiye bugün daha yakındır. Ama en kolay adımlar bile bir türlü atılmamakta, görünmez güçler sürekli olarak ülkenin elini ayağını tutmaktadır.***Önemli günler, bir ulusun tarihini hatırlamasını, geçmişi ve geleceği bir kez daha düşünmesinin vesilesidir. Bu günleri içi boş, ruhsuz ve klişeleşmiş birkaç cümlenin tekrarından ibaret nutuklarla geçiştirmek, belli bir yönetici esnafın önemli icraatlarından biri oldu.İnsanların dünü, bugünü, yarını düşünmesini istemeyenler hâlâ var.Onlara rağmen “muasır medeniyet”i bu yıl da düşünmek, istemek bu halkın hakkıdır. Onların Cumhuriyeti sıfırdan kurulmuştur ve onlar Mustafa Kemal’i sevmektedir, anlamaktadır.
Başbakan Erdoğan’ın, konu ne olursa olsun, karşıdakini azarlayarak her türlü diyalog yolunu kapatmaya çalışması “patolojik” bir hal aldı.Gazeteciler, iş adamları derken IMF de azar furyasından nasibini aldı. İşin ilginç yanı, Başbakan’ın olaya sanki IMF Türkiye’den bir şey istiyor da kendisi aslanlar gibi direniyor havasını vermesi.Uluslararası Para Fonu Türkiye’den bir şey istemiyor. Ama uluslararası mali krizin gelişme süreci içinde Türkiye’ye vereceği zararları giderebilmek, krizin dalgalarına direnebilmek için Türk ekonomisinin bir kez daha IMF’ye ihtiyacı olabilir.*** Türk ekonomisi 2001 krizinden çıkabilmek için IMF’nin kapısına gitmiş ve anlaşma yapmıştı. Bu anlaşma halen devam ediyor, ama yeni kriz yeni koşullar getirdi.IMF’nin bir ülke ile anlaşma yapması, tabii ki o ülke ekonomisinin belli bir denetim altında olması anlamına geliyor. Bu durum eğer ayıp olanarak algılanacaksa, ayıp öncelikle ülke ekonomisini muhtaç hale getirenlerin ayıbıdır. IMF hiçbir ülkeye ille de “biz gelelim, ülkenizin ekonomisini düzeltelim” demez. Kendi başına ekonomik sorunlarının üstesinden gelememiş ülkeler IMF’nin kapısına gider, kredi sağlar, bu kredileri çarçur etmeyeceğinin güvencelerini verir. Başbakan’ın “ümük” dediği de budur. Bunun öteki yüzü, söz konusu ülkenin IMF ile anlaşmalarına sadık kalması dolayısıyla belli bir “kredibilite” sahibi olmasıdır.Başbakan etkilerini göstermeye başlayan global krize IMF ile bilek güreşi ve “ümük koruma” açısından bakarak durumu pek anlamadığını da ortaya koymuş oldu. Daha önce de krizin birkaç gün içinde geleceğini sanıyordu, gelmediğini görünce “hamdolsun”lu nutuklara girişmişti.AKP hükümeti 2001 krizinin ardından Kemal Derviş tarafından uygulamaya konulan ekonomik politikalara “elleşmedi” ve bugüne kadar onun meyvelerini topladı.Ama bu büyük krizle birlikte toplanacak meyve kalmadı, eldeki ağaçların da hastalanması ve hiç meyve vermemesi tehlikesi gündemde.IMF’yi ve IMF ile anlaşma yaparak bazı güvenceler sağlamayı önerenleri azarlayarak krizin yönetilmesinin mümkün olmadığını birilerinin Başbakan’a anlatması gerekiyor.Başbakan geçen hafta “kredileri geri çağıran” bankaları da azarlamıştı.Başbakan’a sürekli birilerini azarlamanın ciddi bir zafiyet göstergesi olduğunu, konuya hâkim olmama durumunu açıkladığını da anlatmak gerekiyor.