Bir toplumda bütün temel kurumlara güven sürekli azalıyorsa o toplumun kendisine güveni de azalıyor demektir. Kendisine güveni azalan bir toplumda ilk refleksin muhafazakâr değerlere dönüş ve onları koruma eğilimi olması doğaldır. Güven duygusu azaldıkça korkular artar, korkular arttıkça içine kapanma eğilimi artar.Türk toplumunun yine böyle bir süreç içine girdiği görülüyor.Bu yargıya varmamızın nedeni A&G araştırma kuruluşunun yaptığı son “güven” araştırmasının sonuçlarıdır.***Bu tür araştırmalarda her zaman en çok güvenilen kurum olarak “ordu” ortaya çıkıyor. Bu doğaldır, bir ülkenin ülke olarak varoluşunun güvencesi, rejimi ne olursa olsun, hâlâ silahlı kuvvetleridir. Türk toplumunun orduya güven oranı 2000 yılında yüzde 91,1’di. Bu oran 2008 kasımında yüzde 81,6’ya düşmüş.2000 ve 2001 yıllarında Cumhurbaşkanı’na güven oranı yüzde 94,7 ve yüzde 85.7 ile ordunun da önünde çıkmıştı. 2008 kasımında Cumhurbaşkanı’na güvenenlerin oranı yüzde 44,5’tir.***Meclis’e geldiğimiz zaman, büyük bir “yıpranma” burada da karşımıza çıkıyor, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne güven 2000’de yüzde 60,4, 2008 kasımında yüzde 43,9’dur. Siyaset kurumunun sürekli gerilemeye devam ettiği bu oranlarda açıkça görülüyor.Başbakan’a gelince durum daha da vahimleşiyor. 2008 ocağında Başbakan Tayyip Erdoğan’a güven oranı yüzde 62,8’dir, 2008 kasımında ise yüzde 29,7’ye düşmüştür. Bu dönem Erdoğan’ın neredeyse her kesimle savaştığı, sürekli gerilim yarattığı dönemdir.AKP hükümetine güvende de aynı eğilim görülüyor, ocakta 61,2’den kasımda 32’ye düşmüş. Başbakan ile hükümet arasındaki küçük bir fark, Erdoğan’ın “bizzat” kendi güvenilirliğine zarar verdiğini de gösteriyor.***Yine 8 yılık sürece bakıldığında televizyonlar da, gazeteler de, muhalefet de ciddi güven kaybına uğramış görünüyor. Aynı durum, daha az oranlarda da olsa yargı ve polis için de geçerli.Bütün kurumlara güvensizliğin had safhada olmasını çok ayrıntılı tahlil etmek gerekiyor. Kendi kurumlarına, kendi kendine güveni bu kadar azalmış bir toplumsal yapının tekrar olumlu yönde harekete geçirilmesinin güçlüğü ortadadır.Yılgın ve bezgin bir toplumu maceralara sürüklemenin kolaylığı da bu durumun unutulmaması gereken bir boyutudur.
CHP Genel Başkanı’nın sadece başı sıkı sıkıya kapalı değil, kara çarşafa bürünmüş kadınlara CHP rozeti takmasının değişik yankıları oldu. Parti sözcüleri bunu, bugüne kadar AKP’ye oy vermiş muhafazakâr kesimin yeni arayışı olarak açıklıyor.Bu “yeni” üyeleri partinin “laik” kimliği açısından tehlike olarak görenler de var.CHP’ye “katılan” türbanlı ve çarşaflı kadınların, CHP’nin sosyal demokrat ilkelerinden, laik politikalarından etkilenip bu partiye meylettiğini iddia edenler sadece gülünç duruma düşer.Özel hayatını dini referanslarla yaşayan kişi bu referansların toplumsal hayatın diğer alanlarında da geçerli olmasını ister. Eğer öyle değilse, konu zaten tıbbın ruh sağlığıyla ilgili alanlarına girer.Hayatını dini referanslara göre yaşayan, yaşamak isteyen kadınlarla, kadınların bu şekilde yaşaması gerektiğini düşünen erkeklerin siyasette “sol” görüşlere sahip olabileceklerini düşünmek de saflıktır.***CHP’nin durumu çok açık. Yaklaşan yerel seçim öncesi kendisine yeni “vitrin süsleri” arayan CHP yönetimi, Genel Başkan’ın çarşaflı fotoğraflarının yayınlanmasıyla, karısı çarşaflı birkaç kişinin aday olmasıyla muhafazakâr kesimden oy çekme hesabına girdi.CHP’nin laikliğinin zedeleneceğini düşünüp kaygılananlar da merak etmesin, olay basit bir seçim oyunundan ibarettir. Bu oyunla belki CHP’ye “üç-beş”, sadece “üç-beş” oy gelebilir ama bu aşırı istisnai bir durum olacaktır. Dünyaya dini referanslarla bakan, hayatlarını dini referanslara göre yaşayanların, solculuk sadece adında kalmış olsa bile herhangi bir sol partiye yönelmelerini beklemek hayaldir. Kadınların tek görevlerinin çocuk doğurmak ve bunlara bakmak olduğunu düşünen, ailesini buna göre yaşatan birinin de “sosyal demokrat” siyasi görüşe sahip olması mümkün değildir.Ama sol ya da sosyal demokrat bir parti taban örgütlerinin çalışmasını sağlar, bu örgütler çarşaflı-türbanlı kadınları ve bunların kocaları, babalarını eğitme faaliyetine girişirse kimse buna bir şey söyleyemez. Bunu yapabilen parti bugün sol ya da sosyal demokrat parti olmanın anlamını kavramış bir partidir, ki ondan da bizde yok.CHP’nin laikleri merak etmesin, AKP de merak etmesin, CHP yönetiminin şu anda yaptığı küçük, basit, kendine göre kurnazca ama herhangi bir sonuç vermeyecek bir seçim oyunundan başka bir şey değildir.
Son seçim araştırmaları yine aynı şeyi söylüyor. AKP’de kan kaybı devam ediyor ve edecek. Ekonomik krize karşı bir önlem girişiminde bulunmayan hükümet çeşitli sektörlerde başlayan işten çıkarmaları seyrediyor.Bunu halk da izliyor AKP’nin kriz karşısında sürekli aymazlık ve çaresizlik işaretleri verişini görmemek mümkün değil. Hükümetin krize karşı bir politika üretemediğinin en büyük göstergesi Başbakan’ın azarladığı, “ümük” edebiyatıyla “dayılandığı” IMF ile masaya oturulmuş olmasıdır.Bu ortamda AKP’nin desteğinin azalması çok doğal, ama doğal olmayan, ana muhalefet partisinin oy desteğinin artmaması.TNS PİAR’ın sor araştırmasında AKP eylül-ekim arasında yüzde 1,7 oy kaybetmiş görünüyor. Aynı dönemde CHP’de yüzde 2, MHP’de yüzde 1,7 artış var. Kararsızların oranı ise yüzde 24.Bunun tercümesi “AKP işleri yürütmekte zorlanıyor ama CHP veya MHP’nin yürütebileceğine de inanmıyoruz” cümlesidir.***Ekonomik kriz ABD’de Obama ile McCain arasındaki dengeyi net olarak Obama lehine değiştirdi. İngiltere’de halk desteği en aşağılarda olan İşçi Partisi hükümeti hızlı tedbirlerle halkın güvenini kazanıp desteğini büyük oranda artırdı.CHP, krizin başından itibaren bu konuyla ilgili bir söz söylemedi, bir öneri getirmedi. Bu da CHP’nin aslında AKP’den bir farkı olmadığını, CHP’nin de bu konuda bir fikri olmadığını gösteriyor.AKP, ekonomiyle ilgili örgütlerin temsilcileriyle, bu alanda fikri ve söyleyecek sözü olanlarla bir danışma sistemi kurmadı. Ama iktidar seçeneği olduğuna inanan bir siyasi parti bunu yapabilir, bir fikir alışverişi platformu yaratabilir, böylece halka da kendilerinin soruna hükümetten daha ciddi baktığını gösterebilirdi. CHP’de böyle bir ciddiyet işareti görmeyen insanların işlerini ve aşlarını korumak için iktidar değişikliğinden medet umması da beklenemez.***CHP, eğer hâlâ kendisini “sosyal demokrat” olarak niteliyorsa, hiç olmazsa sendikaları bir araya getirmek ve onlara birlikte hükümete baskı yapmak gibi faaliyetler düşünebilirdi, ama onu da yapmadı.AKP fazla yumruk alıp sersemlemiş bir boksör gibi ringde dolaşıp duruyor, ama çevrede onu indirmek için ringe çıkacak ve kazanacağına inanmış bir boksör de görünmüyor. Türk halkı böyle bir boksör görürse, kimse tereddüt etmesin, hemen ona döner, çünkü şu anda işini ve aşını kurtarmak en önemli mesele olmuştur.
Tayyip Erdoğan son Amerika gezisinde bir siyasi gafa daha imza attı. Erdoğan’ın sözü şöyle: “İran nükleer silahı kitle imha amaçlı yapıyorsa, ona bunu yapma diyenlerin de nükleer silahlarının olmaması gerekir...” Böyle bir mantığı kahvehanede dünyaya nizam verenler dile getirebilir, ama Türkiye’nin Başbakanı bu mantığı yürütemez. Tabii yürütebilir dünyada nükleer silahların gelişimini, nükleer dengeyi, bu silahların kısıtlanmasıyla ilgili çalışmaları, anlaşmaları bilmiyorsa böyle bir mantık yürütebilir.***İran’ın, “İran İslam Cumhuriyeti”nin elinde bir kitle imha silahı olması bölge için ciddi bir tehlikedir. İran’ı yönetenler, eğer ellerine bir kitle imha silahı geçirirlerse, bunu kullanmaya fazla hevesli olacak bir kadrodur. Bu kadro, “İslam Devrimi”nin bütün diğer Müslüman ülkelere de yayılmasını istiyor. Bunların “İslam Devrimi” anlayışlarının içinde İsrail’in “yok edilmesi” de var. Bu kadronun “savaş” anlayışında masum insanların ölmesinin önemi yok, çünkü uğruna kıyımlara girişilecek olan büyük hedefe göre insanlar çok küçük.***İran’ın elinde bir kitle imha silahı olması bölgemiz için de dünya için de ciddi bir tehlikedir.Erdoğan, anlaşılan bugüne kadar genel olarak nükleer silahlar, özel olarak da İran’ın elinde nükleer silah bulunması konusunda fazla düşünmemiş. Kendisini bilgilendirmesi gerekenler de işini yapmamış. Ya da Başbakan kendisine bu konular anlatılırken dinlememiş, konuyu kavramaya çalışmamış.Başbakan bu sözlerinin Batı’da yaratacağı etkileri düşünmediği gibi, Türkiye’nin üyesi olduğu NATO’nun İran’ın nükleer silahı konusundaki açık politikasını da unutmuş.Erdoğan’ın neden İran’ı savunduğu konusunda çok fazla fikir yürütmek mümkündür. Ama daha önemli olan, böyle bir konuda kahvehane üslubuyla İran savunması yapabilen bir başbakanın dış politikada yapabileceği başka yanlışlardır.***Yakın dönemde, bazı çevreler Avrupa Birliği’ne ve demokrasiye alternatif olarak Türkiye’nin İran-Rusya hattında yer alabileceğini düşünüyordu.Eğer Tayyip Erdoğan ve onun başında bulunduğu hükümet, Avrupa Birliği hattını tümüyle bırakmaya ve İran-Rusya hattını seçmeye karar verdiyse bu seçimin maliyeti de herhalde iyi ölçülmüş olmalıdır. Türkiye’nin yörüngesini değiştirmesi asıl büyük karşı-devrimdir ve ucunda da sadece İran standartları yoktur.
Ekonominin gidişatıyla ilgilenen herkes hükümetin gelen yangını seyretmekle yetinmesinden şikâyet ediyor. Herkesin ortak beklentisi, hükümetin yangın bulaşmadan bir acil önlem paketi hazırlaması ve tedbir almaya başlamasıdır.Aylardır hükümetin tek yaptığı, dışarıdaki paraların getirilmesine yönelik bir teşvik ve banka mevduatlarına güvenceyi artırma yetkisi aldığı kanununu hazırlayıp çıkartmak oldu.Hükümetin ekonomi sorumlularının ve Başbakan’ın olayı hiç anlamamış gibi duruşu ve bu yoldaki konuşmaları tedirginliği artırıyor.***Bu tür krizleri büyüten en önemli etkenlerden birinin “tedirginlik” ve dolayısıyla herkesin kendisini güvenli bir pozisyona çekme telaşı olduğunu da bilmiyor, görmüyorlar.Başbakan’ın son söylediği “bütün iş adamlarının iki yıllık zulası var” cümlesi, “kriz” kelimesinin anlamını da bilmediğini gösterdi. Tabii ki herkes, kendi imkânları çerçevesinde kendisini korumaya çalışacak, kendisine göre tedbirler alacaktır. Ülkeyi yönetenlerin bunu anlamaması sadece telaşı artırır ve paniğe dönüştürür.Bugün hükümetin yapması gereken ilk iş, ekonomi dünyasının temsilcileriyle ki buna sendikalar da dâhildir, görüşmeye başlamaktır. Ancak şu ana kadar hükümetten bu yönde hiçbir girişim görülmedi.***Bu tür krizler ilk etkilerini çalışanlar üzerinde gösterir. Nitekim krizin daha ilk esintilerinin ulaşmasıyla birlikte birçok iş kolunda işçi çıkarmalar başladı.Başbakan’ın “hamdolsun” ile başlayan iyimserliği artık herkesi korkutuyor. Bankaları, iş dünyasını temsil eden örgütleri azarlamakla yetinen bir başbakan sürekli olarak krizi kavramadığını gösterirse tabii ki insanlar korkacaktır.Anlaşılan, AKP için yaklaşan yerel seçimler hâlâ birinci ilgi alanı. Son genel seçime göre bir miktar oy kaybına uğrayabilirler, ama ekonomik krizi seyretmeye devam etmek her yönetim için olduğu gibi kendileri için de affı olmayan bir suçtur.Ekmeğini küçülten, işini kaybettiren bir yönetimi kimse affetmez. Şu anda milyonlarca kişi işini kaybedebileceğinin korkusu içinde yaşıyor.İster yerel ister genel seçim olsun, bu insanlardan oy isteyecek olanın ekmeğin küçülmeyeceğinin, işin kaybedilmeyeceğinin güvencesini verebilmesi gerekir. Ekmeği küçülmüş, işini kaybetmiş insanları hamasetin hiçbir türlüsü etkilemez.
Türk halkının geleceğiyle ilgili sorumluluk taşıdığını hissedenler için iki sınav var, iki vicdan sınavı. Bunlardan biri Hrant Dink cinayetinin bütün gerçekleriyle aydınlatılması, diğeri de 30 yıl öncesine kadar giden ve bugün adı “Ergenekon” konulmuş olan oluşumun tüm yönleriyle gün ışığına çıkarılması. Şu anda her ikisiyle ilgili davalar sürüyor, ancak her ikisi için de bazı kuşkular ortaya çıkıyor.Hrant Dink davasında, son olarak Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu da birçok yetkilinin “ihmal”ini ortaya koydu. “İhmal”de üst düzey kamu görevlilerinin adı geçiyor ve buradaki vahim soru, durumun sadece “ihmal” mi, yoksa “ihmal”den ötede mi olduğu.Bu sorunun cevabının verilmesinin bazı “güçler” tarafından engellenmeye çalışıldığı izlenimi de bizzat Başbakanlık raporunda “ima” ediliyor.***Ergenekon davasının da, kimi çevrelerce bazı hesapları görme amacıyla kullanılması çabalarının engellenmesi gerekiyor. Bu yoldaki girişimlere artık bir son verilmelidir.Çünkü bu dava son 30 yıldaki birçok karanlık olayı aydınlatmak ve bunların tam anlamıyla tarihe gömülmesini sağlamak zorundadır.Önce iddianamedeki anlaşılması zor unsurlar, daha sonra da “bol kepçe” giden gözaltılar kamuoyu nezdinde davayla ilgili kuşkular yaratmaya devam ediyor. AKP’ye karşıt çevrelerin bu davanın sadece “Atatürkçü kesimi susturmak” amaçlı olduğu yolundaki iddiaları da belli bir kesimde etkili oluyor. Örneğin ilk yakalanan el bombalarının imha edilmesi kararı kim tarafından ve nasıl verilmiştir? Bu kadar önemli bir davayı başlatan ilk kanıtların yok edilmesinde de “ihmal” ya da aymazlıktan öteye bir durum olup olmadığı da ortaya çıkarılmalıdır.***Hiçbir ülkenin geçmişi sadece “şanlı” olaylardan ibaret değildir. Her ülke tarihinin çeşitli dönemlerinde büyük iniş çıkışlar yaşamış, vicdanları yaralayan olaylara sahne olmuştur. Önemli olan geçmişle hesaplaşmanın, gerçek bir vicdan temizliğinin sağlanmasıdır. Bunun için de her şey açık açık konuşulmalı, sorgulanmalıdır.Dünya uzun süredir “kol kırılır yen içinde kalır” dünyası olmaktan çıktı. Ülkeleri, devletleri, halkları başkaları gözünde itibarlı kılan en önemli unsurlardan biri de kendi geçmişlerine çağdaş bir bilinçle bakabilmeleridir.Hrant Dink cinayeti ve Ergenekon davaları bunun için önemli birer köşe taşı niteliğindedir. Ülkenin sorumluluğunu taşıyan resmi ya da sivil herkes, bu vicdan temizlenmesine katkıda bulunmak zorundadır. *** Erken bir düzeltmeVATAN’ın cumartesi ve pazar eklerinin yöneticisi Güney Öztürk bize de yeni görevler verdi. İlk olarak bugünkü “Bizim Kahve” ekinde bir kitap köşesi yazmaya başladık. Ancak ilk gün bir eksiğimiz ve bir yanlışımız olmuş, sözünü ettiğimiz üç kitabın ikisinin yayınevleriyle ilgili bilgi eksik kalmış, birinde de başka bir kitabın kapağı yer almış.“İnsanlık Tarihinin En Kötü Kararları” adlı kitap Caretta tarafından yayınlanmıştır. Yazıda sözü geçen Komünist Manifesto ise Celal Üster-Nur Deriş çevirisinin Can Yayınları tarafından yapılan 2008 baskısıdır.
Son olarak da bir vekil çıktı ve teröristlere karşı silah kullanacağını söyledi. Bu AKP’li vekil ne zaman, nerede teröristlere karşı silahla direneceğini söylemedi, ama herhalde göreceğiz.Başbakan’ın göstericilere karşı pompalı tüfekle ateş eden “vatandaş”ı savunmasının ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmaya çalışmıştık. Aklı başında her vatandaş da bu tehlikeyi görüyor. Ama Başbakan, bütün uyarılara rağmen bu sözünü geri almadı ve sonuçları da ortaya çıkmaya başladı.Bir milletvekilinin, tam bir yalancı pehlivan edasıyla, kendisinin de bu silahlı “direnişe” katılacağını ilan etmesini bir işaret gibi görecek olanlar da vardır.Başbakan’ın pompalı tüfekle ateş eden vatandaşa destek çıkması, birçok kişi için “aynı şeyi yaparsa hükümetin kendisini kollayacağının” işareti anlamına gelecektir.Sahte kahraman vekil ortaya çıktı ama hükümetten de partisinden de kimse kendisine karşı çıkmadı. Hatta belki de partililer sırtını sıvazlayıp bu vekile “aferin” bile demişlerdir.***Ülkeyi gerçekten “bölünme” tehlikesinin ortasına atacak olan senaryonun, durumdan vazife çıkarmaya meraklı bazı çevrelerin “terörle mücadeleye” kalkışması ve Türk-Kürt savaşının kışkırtılması olduğunu ülkenin başındakiler görmüyor.Bu körlük, “ya sev ya terk et” ile başlayan bir tırmanmanın kapılarını da açtı. O kapıdan ilk giren bu “kahraman” vekili başkaları da izleyebilir.Ayrıca böyle işaretlerin güvenlik güçlerinde görev yapanlar tarafından “yorumlanması” ihtimali de tehlikeleri büyütüyor.***Körlüğün bir başka ucunda da 13-14 yaşındaki çocukları “terörist” olarak yargılamaya kalkışmak var. Bu çocukları hapishanelere tıkmanın çözüm olduğunu zannedenler, her birinin bu hapishaneden kararlı ve katı bir militan olarak çıkacağının da farkında değil.PKK’nın ortaya çıkmasının ve gelişebilmesinin şartlarını yaratan en temel unsurlar 12 Mart ara rejimi ve 12 Eylül askeri yönetiminin sorunun üzerine gidiş şeklidir herkesi hapse tıkıp eziyet etmekle sorunun çözüleceğini sanmalarıdır.Bir yandan çoluk çocuğu hapse atıp PKK’nın yeni kaynaklar sağlamasının şartlarını yaratırken, diğer yandan “sivil”leri teröre karşı “göreve” çağırmak bir kez daha PKK’nın varlığını güçlendirecektir.Başbakan bir suç işledi ve “imam-cemaat” sistemi çalışmaya başladı. Bunun hemen durdurulması, her sorunun çözümünün “demokratik hukuk devleti” içinde olduğunun hatırlatılması gerekiyor.
Başbakan’ın bazı tepkilerini mantıkla ya da siyaset mantığıyla açıklamak giderek zorlaşıyor. Son günlerdeki birkaç olaya bakınca, tepkilerin daha çok “psikolojik” düzeyde açıklanabileceği ortaya çıkıyor.Erdoğan’ın üç konudaki tepkileri aslında birbirinden farklı değil, hepsi de “küsme” kelimesiyle açıklanabilecek bir ruh halinin sonuçları gibi duruyor.n Önce Diyarbakır’a gitti. DTP örgütlerinin PKK gölgesiyle düzenledikleri gösteriler nedeniyle şehre zar zor girdi, programı kısa kesmek zorunda kaldı. Oysa beklentisi, şehirleri kötü yöneten DTP’lilerden Kürt kökenli vatandaşların yüz çevirmesi ve kendisini bağırlarına basmalarıydı.Böyle olmayınca da Kürtlere küstü ve “ya sev ya terk et”in biraz daha kibarcasını söyledi. Madem ki onu iyi karşılamadılar, o zaman “yıkılsınlar gözünün önünden!” **** Fehmi Koru, özellikle Kürt sorunuyla ilgili olarak Erdoğan’ın çizgisini yorumlarken “Obama gibi geldi Bush oldu” mealinde bir şeyler söyledi. Ve Başbakan ona da küstü. “Yazıklar olsun” ve “sevsinler seni” ifadeleri tipik birer kişisel duygu ifadesidir ve bu duygunun adı da “küsme”dir.“Yazıklar olsun” da bir de “sen de mi Brütüs” vurgusu vardır ki bu da “küsme” duygusunun seviyesini işaret eder.* Başbakanlık’ta görev yapan gazete ve televizyon muhabirlerinden 7’sinin Başbakanlık’ta görev yapmasının artık istenmemesi de bir “küsme” durumunu gösteriyor. Bu muhabirler arasında yıllardır, Refah, Saadet partilerini izlemiş tecrübeli gazeteciler de vardır. Ama Başbakan onlara da yaptıkları bazı haberler dolayısıyla “küsmüş.” Nasıl Kürtlere “Yıkılın karşımdan” demeye getirdiyse, Fehmi Koru’ya “yazıklar olsun” dediyse bu gazeteciler için de “kaldırın şunları gözümün önünden” demiş oluyor.**** Bu açıdan bakıldığında Başbakan’ın ekonomik krizle ilgili olarak iş dünyasının örgütlerine karşı tepkileri de “küsme” halini gösteriyor. “Bütün iş adamlarının iki yıllık zulası var” sözü de yine bu açıdan “nankörler ben sizin yolunuzu o kadar açtım siz beni eleştiriyorsunuz” şeklindeki ruh halini işaret ediyor.Sorunlara kişisel olarak yaklaşan ve insanlara küsen bir başbakan olur mu? Olur, bizde olur.*****Medyanın kendini koruması Başbakanlığın 7 gazeteciyi “istemiyoruz” demesi üzerine dünyanın bütün özgür ülkelerinde basın kuruluşları bir araya gelir ve hepsi birden başbakanlığa başka isim vermeyi reddeder. Başbakan’ın çalışmaları tabii ki haber olmaya devam eder, bunun için haber ajanslarından yararlanılır. Yapılması gereken budur, medyanın kendisini siyasi baskıya karşı korumasıdır. Duyduğumuz kadarıyla muhabirleri istenmeyen bazı yayın organları Başbakanlığa yeni isim bildirmiş. Bu yayın organları da meselenin önemini bir kez daha düşünüp yeni isim vermekten vazgeçerlerse medyanın siyasilerin oyuncağı olmadığını ve olmayacağını göstermiş olurlar.Kimileri “üstüne alınmaz” ve yeni isim verir, kimileri ise yeni isim vermeyi redderse bu, ciddi bir ayrılık ve kendi mesleğine bakışta farklılık görüntüsü oluşturacaktır.Umut ederiz ki bu 7 gazetecinin çalıştığı bütün yayın organları aynı tepkiyi gösterir.