Erivan Diyarbakır hattı

4 Aralık 2008

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bayramın ilk gününü Diyarbakır’da geçirip geçirmeyeceği henüz kesinleşmiş değil. Ancak böyle bir bilgi artık kamuoyuna yansıdığına göre vazgeçmesi de söz konusu olamaz, olmamalıdır.Gül bir süredir, Güneydoğu illerinden heyetler kabul ederek onların dertlerini doğrudan dinliyor. Hakkari sivil toplum kuruluşları temsilcilerini kabulünün ardından “bazı şeyleri ben bile söyleyemiyorum” dediğine ilişkin bir haber yayınlanmış, ancak bu husus sonradan yalanlanmıştı. Yalanlamanın önemi yok. Çünkü bu haber, Gül’ün yine “ya sev ya terk et”e sıkışmış Ankara’nın en kaba resmi üslubunun dışında bir arayış içinde olduğunu gösteriyor.***Gül’ün bayramın birinci gününde Diyarbakır’da olması bütün Kürt kökenli vatandaşlar açısından hiç kuşkusuz önemli bir “ilgi”nin işareti olarak alınacaktır.Bundan hoşlanmayacak olan da PKK’dır. Ankara’nın en yüksek tepesinde oturan kişinin farklı bir işaretle ortaya çıkmasının yaratacağı iyimserlik tabii ki gerilim ve şiddetle var olanları rahatsız edecektir.DTP genel başkanlarından Ahmet Türk’ün Diyarbakır’da Gül’e “Başbakan Erdoğan’a yapılanın yapılmayacağına” ilişkin sözleri de olayı daha önemli kılıyor.1980’li yıllarda MHP Genel Başkanı Türkeş Diyarbakır’a “sokulmamıştı”. Başbakan Erdoğan da geçen ay Diyarbakır’a zar zor girebilmişti.Cumhurbaşkanı Gül’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak “hoş geldin”le karşılanması önemli bir “cevap” niteliğinde olacaktır.***Abdullah Gül, geçen Erivan ziyaretiyle, 1915 olaylarından sonra 70’li yıllardaki ASALA cinayetleriyle iyice zehirlenen Türk-Ermeni ilişkilerinde yehi bir dönemi başlatmıştı.Bayramın birinci gününü Diyarbakır’da geçirmesi de “yeni bir dönemin açılışı” gibi algılanırsa, bunun “barış ve çözüm” yolunda önemli bir katkı olacağı açıktır.Bu arada şunu da hatırlatmalıyız ki, Gül Erivan ziyaretiyle bütün dünya ve Türk medyasında öne çıktığı sırada Erdoğan İstanbul’da bir medya savaşı başlatarak bu ziyaretin etkilerini zayıflatma girişiminde bulunmuştu.Eğer Cumhurbaşkanı Gül Diyarbakır’da “bütün ülkenin Cumhurbaşkanı” olarak karşılanırsa Erdoğan yine “kızabilir” ve tekrar kendisini öne çıkaracak bir şeyler yapabilir. Eğer tekrar “rol çalma” girişiminde bulunursa “bütün ülkenin Başbakanı” olduğunu yine unutmuş olacaktır. Umarız bunu yapmaz ve Gül’ün açtığı yoldan doğru anlamda yararlanmaya, bütün ülke için yararlanmaya bakar.

Devamını Oku

Baykal’ı neden eleştiriyoruz?

3 Aralık 2008

Ne zaman CHP’nin politikaları, daha doğrusu “ebedi” Genel Başkanı Deniz Baykal’ın politikaları ile ilgili bir yazı yazsak bazı okurlar çok kızıyor. Onlara göre, “AKP’nin elindeki Türkiye kötüye giderken CHP’yi, Baykal’ı eleştirmek büyük yanlış.” Doğrudur, Baykal’ın politikalarını sık sık eleştiriyoruz, tutarsızlıklarını anlatmaya çalışıyoruz.Bunun nedeni Baykal’ın yönetimindeki CHP’nin Türkiye’de solu, sosyal demokrasiyi “iğdiş” etmesidir... Türk siyasi hayatının “solsuz” kalmasına yol açmış olmasıdır... Çalışan sınıfların haklarını savunan, sosyal politikalar için projeler geliştiren bir parti olamamasıdır...Bir partinin nasıl bir parti olacağına elbette o partinin mensupları karar verir. Ancak, CHP uzun süredir kendisini “sol”, “sosyal demokrat” olarak niteleyen bir parti. CHP’ye oy verenlerin büyük çoğunluğu da kendilerini solda gören ve CHP solda olduğu için ona oy veren vatandaşlar. Hatta CHP’ye oy vermeyenler de bu partiyi “solda” bilir, “solcu” görür.Sorun da CHP’nin her türlü solculuğunun Baykal yönetiminde düzenli olarak budanmış olmasıdır.Bir yandan CHP’nin geleneksel ağırlığı diğer yandan da o işe soyunanların eski alışkanlıkları dolayısıyla yeni bir sosyal demokrat parti de kurulamamış, kurulanlarsa güdük kalmıştır.***CHP şu anda halka “refah ve demokrasi” programı sunan, ileri bir toplum vaat eden bir siyasi parti değil. Baykal ve sürekli değişen çevresinin “demir yumruğuyla” yönetilen, günün gelişmelerine göre çizgisini değiştirebilen bir parti niteliğinde.Günün gelişmelerine göre temel ilkelerini unutarak siyaset yapmanın adı “oportünizm”dir. Kendisine “sol” diyen bir siyasi partinin ana yapısı “oportünizm” üzerine kurulduğunda, arkası da en kabasından “sokak dalkavukluğu” olarak gelir ki, CHP şu anda bunu yaşıyor.Doğrudur, CHP’yi ve Baykal’ı eleştiriyoruz, çünkü Baykal Türkiye’de solu bir iktidar seçeneği olmaktan çıkartmış, AKP’ye mahkûm etmiştir.Baykal’ı eleştiriyoruz çünkü CHP içinde her türlü tartışma ve politika geliştirme ortamını yok etmiş, anti-demokratik bir tüzükle partiyi krallık gibi yönetmektedir.Bir yıl önce türban mücadelesini en sert şekilde götüren, bir yıl sonra ise “çarşaf siyasal simge değildir” diyebilen bir siyasetçiyi “sol” ile ilgisi olmadığı ve her yaptığı sonuçta AKP iktidarına yaradığı için de eleştiriyoruz.***CHP’nin sözcüleri bu ülkede demokrasiden korkan radikal milliyetçi muhafazakâr partilerden daha muhafazakârca tavırlar aldığı için CHP uzun süredir “sol” da değildir, “sosyal demokrat” da değildir.Baykal bugün AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın en büyük güvencesidir.Baykal’ı bunun için, bunlar için eleştiriyoruz. Bu eleştirileri “AKP’ye destek” gibi anlayanların da önce kendilerine “AKP nasıl bu kadar güçlü bir iktidar olabildi” sorusunu sormaları ve ülkeyi solsuz bırakan Baykal’ın buna katkılarını düşünmeleri gerekiyor.

Devamını Oku

Baykal’ın son ipi eski Ecevit

2 Aralık 2008

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, son “çarşaf” açılımını radikal bir “tarihi özeleştiri” ile bir adım daha ileriye götürdü. Baykal’ın özeleştirisi, CHP’nin tek parti dönemindeki “modernleşme” çabalarının yanlış dayatmalarla uygulanmak istenişine ilişkin.CHP’nin tek parti iktidarı döneminde kılık kıyafet dayatmalarının yanlışlığını Baykal 70 yıl sonra fark etti.Bugün Baykal’ın çarşaf yorumuyla başlayan yeni pozisyonu, aslında Bülent Ecevit’in 1973-1974 yıllarındaki tavrıyla aynıdır.Ecevit o dönemde, Kemal Tahir’in başta “Devlet Ana” olmak üzere romanlarında işlediği tezlerden ve İdris Küçükömer’in cumhuriyet tarihi ile ilgili tahlillerinden etkilenerek klasik sağ-sol ve ilerici-gerici ayrımlarına karşı çıkmış, bu yolla CHP’nin kuruluş ve tek parti dönemlerindeki politikalarına kendi açısından bir “özeleştiri” getirmişti.Baykal da bugün Ecevit’in 35 yıl önce yaptığı “ideolojik” hamlenin aynısını yapma girişiminde bulunuyor.***Ecevit’in yeni tavrının o gününün siyasal sahnesindeki karşılığı Erbakan’ın Milli Selamet partisi ile koalisyon kurması ve dolayısıyla siyasal İslam’a ilk kez devletin bazı kesimlerinde örgütlenme yollarının açılması olmuştu.Daha sonraki siyasi gelişmeler içinde Ecevit, Kemal Tahir-İdris Küçükömer kaynaklı görüşlerini tümüyle unuttu, siyasi hayatında bunları bir daha tekrar da etmedi tartışmaya da kalkışmadı.Baykal’ın 35 yıl önceki Ecevit’le aynı çizgiye yönelmesini tabii ki hayırlı bulanlar da olacaktır, bu yüzden laik düzende yeni gedikler açılacağını düşünenler de olacaktır.***Deniz Baykal, CHP Genel Başkanı olduğundan bu yana çok değişik “arama-tarama” faaliyetlerinde bulundu. “Anadolu solu” dedi, “Anadolu İslamı” dedi, “Blair modeli” dedi, “İspanya modeli” dedi, “Türkiye’ye özgü yeni sol” dedi. Son olarak da laiklik konusunda en duyarlı kesimlerle birlikte cumhuriyet mitinglerini destekledi. Taban desteğini bu kesimde arayan Ergenekon’un “avukatı” da oldu.Baykal bütün bu tutunacak “ip arayışları”na partisini, parti kadrolarını karıştırmadı, kimseyi tartıştırmadı.Kendisi ortaya bir fikir atıyor, meyvelerini hızla toplayamayınca ortaya yeni bir fikir atarak “arama tarama” faaliyetlerine devam ediyor.Daha bir yıl önce en radikal laik fikirlerin peşinde meydanlara çıkan Baykal’ın bir yıl sonra 1973’teki Ecevit’in fikirlerine sarılmasının aslında bir tek açıklaması var.Eğer 4 ay sonraki yerel seçimlerde halk desteği artarsa Baykal eski Ecevit olarak bir süre daha yola devam eder, artmazsa yeni bir “ip” arayışına girer.

Devamını Oku

58’er yıl hapis

2 Aralık 2008

DTP’nin düzenlediği gövde gösterileri sırasında polise taş atan çocuklar için 58’er yıl hapis istendi. Evet, 58’er yıl. Çocukların yaşları 13-16 arasında. Bu yargılama tarzı ve istenen cezalar, çocukların yaşları, terörle mücadelede hâlâ ne kadar “geri” bir noktada olduğumuzu gösteriyor.Bu çocuklar, yattıkları cezaevlerinde geleceğin “savaşçıları” olarak yetişiyor. Arkadaşları da bir sonraki gösterileri bekliyor yine taş atmak, yakalanıp onlar gibi “kahraman” olmak için.Bu çocukların ve aynı yaşlardaki taş atan bütün çocukların ailelerinin de artık bu çocuklar için yapacakları bir şey kalmıyor. ***Bu çocukları hapiste bir yıl ya da elli sekiz yıl tutmak arasında da bir fark yoktur. “Eğitimleri” tutuklandıkları andan itibaren başlar ve o eğitimin yönü de çok bellidir.Bu çocuklar taş attıkları için hapse atıldıkça, terörün bir sonraki kuşağı da terörü yok etmekle yükümlü olanlar tarafından hazırlanmış oluyor.PKK şu anda dağda gezdirecek üçüncü kuşak militanları bulabiliyorsa, bunun nedenlerini açıkça tartışmamak demek, dördüncü kuşağın da dağa çıkışının şartlarını hazırlamak demektir.***AKP iktidarı da kendisinden öncekilerden farklı bir ortamı yaratamadı. Bu hükümet de bir ara sorunun köklerine inerek konuşmaktan yana bir eğilim gösterir gibi oldu, ama yine kendisinden öncekiler gibi “kolay olan” yola döndü. Meseleyi askerin sırtına yükleyip kenara çekilmek gibi bir “kolay” yolun 25 yıldır izlenmesinin maliyetini bile konuşmaktan çekinen siyasilerin meselenin temellerine inmemelerini doğal karşılamak gerekir.Yetkili zevat zaman zaman “dağa çıkışların önlenmesi” nden söz ediyor, ama bunun için atılması gereken gerçek adımları konuşmaya yanaşmıyor.***Konuşmaktan çekinenler küçük çocukların taş attıkları için hapse atılmasının sonuçlarının ne kadar vahim olduğunu göremez.Bir kandırmacadır gidiyor. Bu öyle bir kandırmaca ki, yüksek zevattan birine bu çocukların yargılanmasıyl ilgili bir soru sorarsanız “ne yapabiliriz, yargı bağımsız” deyip kaçmaya çalışacaktır. Söylediğine kendisi de inanır gibi yapacak, biz de inanır gibi yapacağız ve kandırmaca böyle sürüp gidecek.

Devamını Oku

Dize gelenler

29 Kasım 2008

Deniz Baykal 17 yıl önce CHP Genel Başkanı olduğundan beri, bu partiden “kimler geldi kimler geçti” ama hiçbirisi kalıcı olmadı. Hatta Baykal’ın en yakınında bulunanlar, en önemli siyasi olaylardaki en yakın “silah arkadaşı” bile kalıcı olmadı.Baykal aynı kişileri uzun süre görmekten pek hoşlanmıyor, “çevre”yi değiştirmekten de çekinmiyor. Baykal’ın yanında uzun süre dayanabilen iki ismi hatırlıyoruz, o kadar.Bir de “dize gelenler” var. “Dize gelmek” düşman bellediğin kişinin önünde diz çökmek, “büyüksün baba” demek anlamına geliyor.***Geçenlerde iki kişi Baykal’ın önünde dize geldi.Biri SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, diğeri partisiz sosyal demokrat Ercan Karakaş.CHP Karayalçın’ı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösterecek. Karakaş’ın da İstanbul’un önemli ilçelerinden birinde aday olacağı söyleniyor.SHP, ne olursa olsun Karayalçın’ın partisi oldu, onun ilişkileriyle var oldu. Zaman zaman görülen siyasi çıkışlarında yine hep Karayalçın imzası vardı. Karayalçın’ın Baykal’ın yanına geçmesiyle birlikte kesin olan şu ki SHP de diğer küçük sol partilerden biri olarak kalacak ve giderek adı unutulacak.***Ercan Karakaş da her zaman düzgün bir sosyal demokrat siyasetçi olmuş, sosyal demokrasinin Batı standartlarına ulaşması için çalışmıştır. Karayalçın ve Karakaş’ın arka arkaya CHP’ye katılmasında ikisinin de soyadlarının “kara” ile başlamasının bir etkisi yoktur. Ama anlaşılan, ikisi de ahir ömürlerinde CHP dışında bir sosyal demokrat parti göremeyeceklerine inanmışlardır.İkisi de 60’lı yaşlarındadır, ikisi de aktif politika yapmak istemektedir, ikisi de CHP varken yeni bir sosyal demokrat partinin CHP’nin yerini almasının güçlüğünü yaşayarak öğrenmişlerdir.Eğer bu yerel seçim dolayısıyla tekrar siyasette aktif olamazlarsa tamamen emekliliklerinin geleceğini görmüş olmalılar ki, ikisi de sosyal demokrasinin önünü tıkamakla suçladıkları Baykal’ın önünde dize geldi.***Bunu daha çok “insani” bir mesele olarak görebiliriz. Ama bir yanıyla “insani” olan bu meselenin bir diğer yanı daha var. Eğer ikisi de seçimi kazanamazsa yine Baykal kazanmış olacak ve çıkıp “Bana partiyi bütün sosyal demokrat çevrelere aç dediniz açtım, gördünüz ne oldu” diyecektir.Baykal’lar kaybetmez, kaybetseler bile hep kazanırlar.

Devamını Oku

Diyanet İşleri

28 Kasım 2008

Seçim dönemlerine girildiğinde, “oy deposu” olarak görülen kesimlere siyasi partiler “toplu çıkarmalar” yapar. Bu kesimler arasında önemli olanlardan biri de Alevilerdir.Siyasilerin, siyasi iktidarların seçim için harekete geçtikleri zamanlarda da ortaya “Alevi açılımı” sözü çıkar. Aslında bu sözün kendisi de bir anlamda “itiraf”tır. Demektir ki, “Biz Alevilere dönük bir şey yapmadık şimdi onları dinleyeceğiz ve sorunlarını gidermeye çalışacağız...” Yine geçmişe baktığımız zaman bu “Alevi açılımlarının” seçimlerin ardından derhal unutulduğunu da görebiliriz.*** Aleviler bugün de Ankara’da neler istediklerini tekrar anlatacaklar. Bir bölümünün istekleri “dini”dir, bir bölümünün isteği ise “laiklik talebi”nden kaynaklanıyor.“Dini istekler” arasında bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Alevi inancının da temsil edilmesi, Alevi din adamlarının da devlet görevlisi olarak bu çatı altında maaş almaları bulunuyor.Laikliği öne alan kesimin taleplerinin başında ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması geliyor.Diyanet İşleri örgütlenmesi, cumhuriyetin ilk döneminde dini cemaatlerin denetim altında tutulması için düşünülmüştü. Bu örgütlenme zaman içinde tümüyle bir “Sünni” örgüte dönüşmüş, fiilen belli cemaatlerin denetimine geçmiştir.Klasik “laiklik” tanımında Diyanet İşleri gibi bir örgüt yoktur. Bir tek dinin ve bunun bir tek mezhebinin temsil edildiği, din görevlilerinin maaşlarının bütün vatandaşların verdiği vergilerle ödendiği bir sistem yürürlükte olduğunda gerçek anlamıyla laiklikten söz etmek zordur.***Alevi toplumuna, “ayrımcılık” yapıldığı zaten “Alevi açılımı” sözüyle doğrulanmış oluyor. Ancak bundan sonra “açılım”ın içeriği pek anlaşılamıyor.Bugüne kadar görülen yaygın uygulama genellikle Alevi toplumunun önde gelen isimlerinin parti “vitrinlerine” yerleştirilmesinden, milletvekilliğine getirilmesinden ibaret kalmıştır. Bu yola giden siyasi partilerin sayısı çoğaldıkça da Alevi toplumunun tek partiye oy kullanan bir “depo” olma özelliği azalmıştır.*** AKP, Alevilerin Diyanet İşleri örgütlenmesi içine katılmasını sağlayabilir. Alevi “dedesi” olarak tespit edilen kişilere Sünni din görevlilerine olduğu gibi maaş verilebilir, cemevleri camilerle eşit muamele görebilir. Ancak bütün bunların anlamı laikliğin güçlendirilmesi değil, devletin din işlerinde daha “etkili” olmasıdır.Devletin bütün din ve inançlara, hatta inançsızlıklara aynı mesafede durması laik sistemin temel ilkesidir. Bu ilkenin gerçekten hayata geçmesi için de bugünkü Diyanet İşleri sisteminde radikal değişiklikler yapılması gerekir.

Devamını Oku

‘Ayrılmayın aldıracağım’

28 Kasım 2008

Cumhuriyet’te gazeteyi gündüz birkaç kez okumakla kalmıyor, akşam da yine birkaç kez tekrar baştan aşağıya okuyorduk.Böyle bir günün sonunda, saat 20.30 sularında, Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal’in odasında sohbet ederken telefon çaldı. Santral beni istiyordu, kız “Karşıda Birinci Ordu komutanı olduğunu söyleyen biri var, sizi istiyor” dedi. Tabii “Hemen bağla” dedik. Karşımda çok öfkeli bir ses vardı: “Ben Birinci Ordu komutanı Necdet Üruğ, o yazının hesabını vereceksiniz, sen de Mehmed Kemal de, oradan ayrılmayın, aldıracağım...” Ben konuşmaya çalışırken yanımdaki Hasan Cemal de bana sürekli “Paşam de Paşam de” diyor, bunun karşıdakinin hoşuna gideceğini düşünüyordu.Telefon kapandı. Aşırı şakacı biri olmadığına emin olmak için Sıkıyönetim Komutanlığı’nda o sırada basınla ilişkilerden sorumlu olan hava albayını aradım. “Ben sana biraz sonra dönerim” dedi. Beş on dakika sonra döndü ve durumu aktardı: “Komutanın yanına girdim, bana bir şey söylemedi, ama komutanın önünde direkt telefon ve sizin gazete vardı, telefonların yazılı olduğu sayfa açıktı, o aramış olabilir.” Beklerken, ek sigara aldırdım, gözaltı koşullarına tedbir olarak bir kazak ödünç aldım ve en üst kattaki az kullandığım odaya girip beklemeye başladım. Bu arada Mehmed Kemal Ağabey’i arayıp durumu söyledik, ilk tepkisi “Kaçalım” oldu. “Ağabey nereye kaçacağız, nasıl saklanırız, bizim örgütümüz filan yok ki” deyince o da kaderine razı oldu, beklemeye geçti.Birinci kısım tamamBu arada Necdet Üruğ’un öfkesinin nedenini de anlamıştık. O gün Cumhuriyet’te, Mehmed Kemal bir eski paşa ve dalkavuğu hikayesi anlatıyordu, Üruğ bu yazıya kızmıştı.Biraz sonra bir polis minibüsü gazetenin bahçesine girdi, içinden 4-5 polis indi, binaya girdiler. Arkadaşlar arada bana bilgi getiriyordu. İdare müdürünün yanında oturmuşlar, ama herhangi bir konu açmamışlardı.Bir süre sonra o sırada spor servisinin en küçüğü olan İsmet Berkan (Şimdi Radikal gazetesi genel yayın müdürü) geldi, “Abi bunlar senden hiç söz etmedi, bir sorun görünmüyor” dedi. Bunun üzerine ben de aşağıya indim. İdare Müdürü Hüseyin Gürer’in karşısında polisler oturuyor, gerçekten çay içip sohbet ediyorladı. O sırada gazetede bulunan bazı arkadaşlar da onların çevresinde toplaşmıştı. Ben de sessizce en arkada duruyordum ki, amir konumunda olduğu anlaşılan polis Hüseyin’den telefon izni istedi, telefonu açtı, karşısındaki kişiye “Müdürüm operasyonun birinci kısmı tamam” dedi, sonra bana döndü: “Buyurun Okay Bey, gidelim.” Ben İsmet’e nefretle bakarak “Git yukarıdan kazağımı, ceketimi, sigaralarımı getir” diye tısladım. Bu arada yanıma gelen amir konumundaki polis “Mehmed Kemal Bey de burada mı?” diye sordu. Evinde olduğunu, Emniyet’e giderken yoldan onu da alabileceğimizi söyledik.Bu arada Hasan Cemal de Emniyet’e bizimle birlikte gelmek için direniyordu, bir süre itiraz ettikten sonra kabul ettiler, yoldan Mehmed Kemal’i de alıp Emniyet’e ulaştık.Paşa çok kızmıştıBizi ilk aldıkları oda yine rütbeli birine aitti, ama o sırada daha önemli bir işle meşgul olduklarından bizimle geç ilgilendiler. Kapatılmış CHP’nin Genel Başkan’ı Ecevit eşiyle birlikte trenle İstanbul’a geliyordu, polisin çabası herhangi bir gösteri olmaması içindi. Az sonra bir nümayiş olmayacağına emin oldular, Hasan Cemal’i gönderdiler, Mehmed Kemal ile ikimizi, kollarımızdan kavrayıp, ayaklarımız az havada bir şekilde, gözaltı hücrelerine doğru götürdüler. Tam içeri atılacakken biri geldi, amire bir şey söyledi. Bu kez normal adımlarla yürüyerek geri döndük.Biz Ecevit olayının sona ermesini ilk odada beklerken, Mülkiye’den sınıf arkadaşım ve o sırada İstanbul Birinci Şube Müdürü olan Mehmet Ağar kapıyı araladı, içeri bir göz atmasıyla kapayıp gözden kaybolması bir oldu.Bu kez, Mehmed Kemal ile ikimizi ayırmış, ayrı ayrı birer “vip” odasına konulmuştuk. O gece orada beklerken dönemin en radikal sol örgütlerinden biri olan MLSPB’ye büyük operasyon düzenlenmiş, öldürülen militanların cesetleri Emniyet’in bahçesine getirilmişti. Bulunduğum odanın penceresinden bu manzarayı görebildim.Ertesi gün herhangi bir işlem yapmadan beni saldılar. Mehmed Kemal’i ise üç ay Selimiye’de gözaltında tuttular, sıkıyönetim yasasına göre bu mümkündü, sonra bir dava falan açmadan saldılar. Paşa çok kızmıştı.

Devamını Oku

Aşk, inanç, entrika ve bitmeyen kavgalar

28 Kasım 2008

Ahmet Ümit, Bab-ı Esrar’da Mevlana ve Şems-i Tebrizi’den yola çıkarak onların ve bugünün boyutunda, iki kademede yürüyen bir serüven yaratmış. Emin Karaca’nın “Türk Basınında Kalem Kavgaları” kitabı kalem savaşlarının en önemlilerini bir araya getiriyor. John Hugues-Wilson’un “Kukla Ustaları” kitabında ise çeşitli dönemlerde, siyasi gelişmelere damgasını vurmuş casusluk olayları eski bir istihbaratçının gözüyle anlatılıyor ve zevkle okunuyor.Zaman tünelinde Şems ile Mevlânâİkiz kuleler patladı ve bütün dünya İslam’ı anlamaya, doğru yanlış öğrenmeye çalıştı. Bu öğrenme merakı içerisinde İslam kültürünün en özgün boyutu olan “Mevlevilik” de çok ilgi çekiyor.Mevlânâ ve “şeyhi” Şems-i Tebrizi kendilerine küçük bir dünya kurmuşlardı; düşüncelerini kılıçla yaymaya kalkışmamışlardı. Onların düşünce sistemlerinin odağında “insan” vardı, “yönetme” ve dünyaya nizam verme hırsı yoktu.Mevlânâ’nın “Mesnevi”si hâlâ okunan, okunabilen ve insanı anlamaya çalışan en temel eserlerden biri. Herkes okuyabilir, öğrenebilir. Eski Türkçenin güzelliklerine de bu yolla ulaşabilir.“Bab-ı Esrar”da Mevlânâ ve Şems birer roman kahramanı. Roman kahramanı olmuş kişilerin asıllarına çok uygun olmaları gerekmez. Roman kahramanı, romancının yarattığı kişidir ve bazen aslından daha derin ya da aslına götüren nitelikler taşıyabilir.Ahmet Ümit “Bab-ı Esrar”da (Doğan Kitap) Şems ve Mevlânâ’dan yola çıkarak, onların boyutunda ve bugünün boyutunda, iki kademede yürüyen bir serüven yaratmış. Polisiye edebiyat alanındaki bilinen ustalığıyla Ahmet Ümit, içinden zor çıkılacak bu konuyu da çok sürükleyici, okuyanı içine katan bir romana dönüştürmüş.“Bab-ı Esrar”daki polisiye entrika, Mevlânâ ile Şems’in içinde yaşadıkları toplumu da bir yanıyla aktarmış oluyor. Bu, öyle kolay özetlenebilecek bir roman değil, çok hızlı okunacak bir roman da değil.700 yıl öncesiyle bugün arasında, insanın değişmeyen sorularıyla kurulan paralellik, iki dünya arasındaki bağlar üzerinden ilerleyiş, romanın örgüsünü güçlendiriyor.“Bab-ı Esrar”ı okumaya başlayanlar hızla Mesnevi’ye de yönelirse bu romanı okumayı, zevkini katlayarak sürdürebilir.Polemik zevklidir ama düzeyli olursaŞu satırları okuyalım: “Bizim Nazım’ın bir tek jurnalcisi vardır ki, o da kendisidir. Kellesine geçirdiği işçi takkesi ve sırtına vurduğu ceket, düğmeleri çözük mintanından dışarı fırlayan isyankâr kıllar, ütüsüz pantolonu ve yıkık omuzla, ayrık bacakla, kendisine yedi kat yerin dibindeki maden ocaklarından henüz çıkmış bir işçi edası vererek...” Bu satırların yazarı Peyami Safa, 1935 yılında kendisine “jurnalci, muhbir” diyen Nazım Hikmet’e cevap vermektedir.Nazım Hikmet de cevap verir: “Peyami ve benzerleri, sosyal temelleri çürümüş bir cins küçük burjuva münevverliğinin marka malı olmuş öyle nümuneleridir ki karanlık bir çıkmaz içinde çırpınır dururlar. Tabii bunları Peyami’yi tahkir için söylemiyorum. Bir doktorun bir hasta için veremdir demesi nasıl tahkir sayılmazsa, Peyami’nin bu sosyal hüviyetini anlatmak da hakaret ve küfür değildir...” İki büyük yazar 1935 yılında olağanüstü Türkçeleri ile birbirlerine vurup duruyorlar, ta ki Nazım Hikmet’in 1938’de hapse girinceye kadar.Türk basınında, Türk yazar ve gazeteciler arasındaki kavgalar her zaman bu kadar güzel bir Türkçe ile yapılmamış, bazen düzey öyle düşmüştür ki, çocuklara okutulmaması tavsiye edilir.Yakın dönemlerde birçok ünlü gazeteci, yazar çok ağır polemiklere girmiş, bazıları da işi “şişmanlık” unsurunun kullanılmasına kadar vardırmıştır. Emin Karaca’nın “Türk Basınında Kalem Kavgaları” kitabı (Bizimkitaplar) kalem savaşlarının en önemlilerini bir araya getiriyor. Bunları kendi dönemleri içinde ele aldığımızda Türkiye’nin siyasi tablosunun önemli bir kesitini de görmek mümkün. Bazı kavga konularının 40 yılı aşkın süredir değişmediğini görmekse moral bozucu olabilir.Bu arada Emin Karaca’nın kimseye “torpil” yapmadığını, kavgaları olduğu gibi aktardığını belirtelim.Nerede eski casuslarİktidar”ın ortaya çıkmasıyla birlikte “iktidar mücadelesi” de ortaya çıktı, iktidar mücadelesinden galip çıkmak için de “bilgi sahibi olmak” önem kazandı. Güçlü orduların tek başına savaşların kazanılmasına yetmediğini anlayan hükümdarlar karşı taraf hakkında bilgi sahibi olmak istedi. Böylece istihbarat örgütleri doğdu, çatışmalar büyüdükçe bu örgütler daha fazla önem kazandı.Casuslar ve istihbarat örgütleri, haklarında en fazla efsane üretilen, çok korkulan insanlar ve kurumlar olarak hep varoldu. “İktidar” oldukça da varolacaklar. John Hugues-Wilson’un “Kukla Ustaları” kitabında (Can Yayınları) çeşitli dönemlerde, siyasi gelişmelere damgasını vurmuş casusluk olayları anlatılıyor. Kitabın alt başlığında “Dünya olaylarının ardındaki casuslar, hainler ve gerçek güçler” deniliyor. Buradaki “hain” kelimesi herkese göre değişen bir anlam taşır. Kime göre hain? O dünyada birine göre hain olan diğerine göre kahraman olabilir. Haklarındaki rivayetler ve yorumlar değişse bile casus hikâyeleri her zaman ilgi çekicidir, tarihin perde arkasını oluşturdukları varsayıldığı için de yeni rivayetlere, efsanelere konu olurlar. “Kukla Ustaları” nda bilinen ya da az bilinen casusluk hikâyeleri, eski bir istihbaratçının gözüyle anlatılıyor ve zevkle okunuyor.

Devamını Oku