Pabuçlar dama, terlikler eve

16 Aralık 2008

Iraklı gazeteci Bush’a pabuç atarak tarihe geçti. Bundan sonra her ABD Başkanı protesto edildiğinde bu olay hatırlanacak.Aynı gün bizde de bir terlik olayı ortaya çıktı. THY’nin Genel Müdürü hac dönüşü ayağında çorap ve terlikle göründü.Terlikle pabuç arasında önemli bir fark var. Terlik her zaman daha rahattır, hele çorap da olmadığı zaman insanın ayağı rahat eder. Ama dışarıda terlik giymek için iklimin de ona göre olması gerekir. Bizim Anadolu ikliminde terlik giymek zordur. Buna karşılık Arap ellerinde, ağır sıcakta terlik ve sandalet giymek çok doğaldır, insanlar rahat eder.Iraklı gazeteci ise terlik değil pabuç giymiş, herhalde önceden biraz da çalışmış. Eğer hedefi Bush’un tam kafası değilse atışı başarılı sayılır.Dilimizin en güzel deyişlerinden biri “pabucu dama atıldı” deyişidir. Gözden düşen birisi için söylenir. Birinin pabucu dama atıldığı zaman bir başkasının pabucu da kapının en orta yerine konur. Birinin pabucu gider, bir başkasının pabucu gelir.Bu deyişte terlik değil pabuç sözcüğünün söylenmiş oluşu da aslında bizde terliğin sokakta giyilmediğini gösteriyor.***Pabuç ve terlik ilişkileri ve çelişkileri üzerine çok “geyik” yapılabilir. Ama yine Bush’a doğru uçan pabuçların bütün dünyaya verdiği heyecan dikkate alınmalıdır. Pabucu dama atılmış olan Bush’a Iraklı gazetecinin pabuç fırlatması herkesin pek hoşuna gitti.Ama aynı şeyi bizim genel müdürün terlikleri için söyleyemeyiz. Bu terlikli fotoğrafı görenlerin bazıları, ama pek azı “ne yapsın adam ayağına rahat bir şey giymiş” demiştir. Kiminin aklına “Arap modasına özenme” gelmiştir, kimisi de “insanın giydiğine değil kafasına bak” demiştir. Bu fotoğrafın ortaya çıkışının yine “laikçi komplo”nun bir ürünü olduğunu düşünenler de olmuş olabilir.Iraklı gazeteci Bush’a pabuç değil terlik atsaydı, dünyada gördüğü destek azalır mıydı? Cevabı bilmek mümkün değil. Peki bizim genel müdür terlik yerine pabuçla poz verseydi? Bunun cevabı belli: Haber olmazdı.Bir soru daha var. Iraklı gazeteci pabuç atarak dünyaya bir mesaj verdi. Bizim genel müdür terlik giyerek mesaj mı vermek istiyor? Bu sorunun da cevabı yok.Bağdat’taki pabuçla İstanbul’daki terliğin aynı gün ortaya çıkışı ilginç bir tesadüf. O pabucun anlamıyla bu terliğin anlamı arasındaki farkı görmek de birçok başka konu için yol açıcı olabilir.

Devamını Oku

Hapishaneler sonuç

15 Aralık 2008

Devletin ilgili kurumunun son açıkladığı rakamlar, Türkiye’de ekonomik sorunların dünyadaki global krizin etkilerinin görülmesinden önce başladığını ortaya koydu.Hükümetin bu krizi algılamasıyla ilgili çok şey yazıldı, söylendi. Ama Ankara’da bir “bilinçlenme”den söz etmek halen de kolay değil.Hapishanelerin aşırı dolu oluşundan şikâyet ediliyorsa, her türlü suçta artış görülüyorsa, bunun arkasında ekonomik durumun toplumsal dokuya verdiği zarar vardır.İşsizliğin ve getirdiği umutsuzluğun toplum üzerindeki ağır zararlarını bilmek için ekonomist olmaya gerek yok. Daha çok suç işleniyor, daha çok kişi yakalanıyor ve hapishanelere tıkılıyorsa ülkenin yönetiminde “arıza” var demektir.Suç oranı düşüyorsa ülke iyi yönetiliyor demektir, daha fazla sayıda kişi hapse atılıyorsa değil. İyi yönetimin ölçüsü suç oranının düşük oluşudur.*** AKP yönetimi, kökleri ve dünyayla ilişki tarzı dolayısıyla bugünkü durumu anlamak ve çözüm üretmek yetisinden uzak olduğunu gösteriyor.Avrupa Birliği sürecinin hızlanmasının toplumun moraline ve ekonomiye olumlu etkilerini bile görememek “algılama” eksikliğinin en önemli göstergelerinden biridir.En temel konularla ilgili manzara hiç iç açıcı değil:İşsizlik zaten artmaya başlamıştı, global krizin etkileri sürdükçe daha da çok artacaktır...Avrupa Birliği reformları tümüyle durdu, mesele neredeyse terk edildi...Güneydoğu’da gerilimi düşürecek ve terörün kaynaklarını küçültecek hamleler yapmak dururken AKP’nin üslubu gerilimleri artırmaya döndü...Bu manzara AKP’nin iktidara geldiği 2002’deki ve Temmuz 2007’nin seçim gecesinde Tayyip Erdoğan balkona çıktığı sıradaki manzaranın tam tersine bir durumu gösteriyor.Bu manzarayı görmeden, “hapishaneler dolu çünkü bütün suçluları yakalıyoruz” diye övünmek her türlü iyimser beklentiyi yok ediyor.***İşsizlik arttıkça, toplumdaki iyimserlik azaldıkça, beklentiler olumsuza döndükçe, Güneydoğu’daki ağır toplumsal sorunlara el sürülmedikçe suç da artacak, suçlu da artacaktır.İşler kötüye gittiğinde siyasi iktidarların ilk refleksi yeni kavga alanları yaratmaktır. AKP de halen bu aşamada, toplumu ilgilendirmeyen kavgalarla durumu idare etmeye çalışıyor.

Devamını Oku

Derviş’in partisi

14 Aralık 2008

Yeni siyasi parti söylentileri iki durumda yoğunlaşır: İktidardaki partinin nefesi kesildiğinde ve muhalefetteki partinin iktidar seçeneği olamadığı anlaşıldığında.Bu iki durumda “yeni parti” söylentileri zirve yapar.Son çıkan haber, Birleşmiş Milletler’deki görevi yakında sona erecek olan Kemal Derviş’in Türkiye’ye dönüp yeni bir parti kurmayı düşündüğüne ilişkin.2001 krizinde çaresiz kalan dönemin başbakanı Bülent Ecevit, Kemal Derviş’in ekonomiden sorumlu bakan olmasını sağlamış ve Derviş krizden çıkışta önemli rol oynamıştı. Bunun ardı ise ciddi bir hüsran oldu. İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan ile giriştikleri Yeni Türkiye Partisi projesi ölü doğdu ve Derviş kendisini CHP’nin vitrininde buldu. Bir süre sonra rahmetli İsmail Cem de Baykal’ın yanına gelmek durumunda kaldı.***Kemal Derviş’in kısa, ama heyecanlı siyaset deneyimi kendisinde olumlu bir tat bırakmış olabilir. Bu kısa deney sayesinde Türk siyasi hayatının bazı “gerçekleri”ni de görmüş olmalıdır.Buna rağmen Derviş, eğer tekrar aktif bir siyasi hayata, üstelik en zor yoldan dönmek istiyorsa, bunu olumlu bir gelişme olarak görmek gerekir. Tabii Derviş’in siyasi görüşleri BM döneminde değişmemişse, bu girişimin sosyal demokrat çizgide olacağını düşünmek doğaldır.CHP milletvekili olarak geçen dönemi noktalamış olan Derviş’in siyasete tekrar CHP içinde dönmesi ihtimalinden henüz söz edilmiyor.Deniz Baykal’ın son “çarşaf operasyonu” nun etkilerinin ortaya çıkmasına fazla bir zaman kalmadı. Mart sonundaki yerel seçimlerde CHP’nin göreceği halk desteği Baykal için belirleyici olacaktır. “Çarşafla” da bir gelişme elde edemeyen Baykal’ın yerinde kalması iyice zorlaşacaktır.***Şu anda Baykal’ın yeri için adaylığını ilan etmiş birkaç siyasetçi arasında Umut Oran, sabırlı bir çalışma yürütüyor. Oran’ın öncelikle parti içinde ve CHP’ye oy verenler tarafından tanınması ve değerlendirilmesi yine seçim sonrasında önem kazanacaktır.CHP’nin çağdaş bir sosyal demokrat parti olarak siyasete ve topluma ağırlığını koymasını “özleyenler” mart seçimi sonrasında önlerini görebilecek.Bu ortam ne olursa olsun Kemal Derviş’in birikim ve deneyimini tekrar Türk siyasetinde kullanması olumlu olacak, siyasete “çekingen” durmaya devam eden başkalarını da harekete geçirebilecektir.

Devamını Oku

Genç olma hakkı

13 Aralık 2008

Geçen hafta Yunanistan’da olanlar çoktandır unuttuğumuz, unutturulmuş olan genç olma haklarının en meşrusu olan başkaldırma hakkını hatırlattı.Gençlik bir sınıf değildir, ortak çıkarları olan bir topluluk da değildir, gençliği ortak harekette birleştiren en önemli güdü haksızlıklara isyan duygusudur.Önyargılarına sıkı sıkıya sarılmak nedir bilmeyen, kaybedecek bir şeyi olduğunu düşünmeksizin fikrini söyleme cesaretine sahip gençlerin varlığından yaşlılar pek hoşlanmaz.Kendilerine “verilmiş” bir dünyanın kuralları içinde oynamayı henüz öğrenmemiş, bu kurallara boyun eğmeyi kendilerine yediremeyen genç insanların duygu ve düşüncelerini sivri yollarla göstermeleri yaşlılar için her zaman korkutucu olmuştur.***Dünya gençliğinin 1968’de Paris’in merkezinden yola çıkan duygu patlamasının sloganlarından birisinin 40 yıl sonra İzmir’de ortaya çıkması kimilerine garip gelebilir. 40 yıl önce Paris sokaklarında “özgürlük sokaktadır” sesleri 40 yıl sonra İzmir’de hâlâ yaşıyorsa 1968 ruhu iki kuşak sonraya aktarılabilmiş demektir.1968 dünyasının haksızlıkları ile günümüz dünyasındaki haksızlıklar arasında bazı farklar olabilir. O zaman daha yüksek perdeden çıkan ayrımcı sesler, artık o kadar yaygın değil ama hâlâ var. Soru sorma ve başkaldırma hakkını kullanan gençleri en tehlikeli düzen bozucu olarak görüp, onlara en ağır cezaları vermek isteyenler de hâlâ var. İnsanca yaşamayla ilgili kavramların 40 yıl içinde çok yol almış olması onları yok etmiş değil.Soru sormayan, başkaldırmayı aklının ucundan geçirmeyen bir gençlik yaratmak bütün otoriter yönetimlerin baş amaçları arasında yer alır. Bunda zaman zaman başarılı da olunmuştur.Gençlerin her türlü haksızlık karşısına dikilebilme güçlerinin, düzen ve “devlet” düşmanları tarafından “kullanılması” diye bir gerekçe öne sürülerek “kuzu gençlik” yaratmak için bol dayak atılması gerektiği savunulabilmiştir.***Bizde 1971 ve 1980’de gençliğe çok ağır dayaklar atıldı düşünen, soran ve başkaldırabilen gençliğin yerini “mütedeyyin” ve itaatkâr bir gençliğin alması için dayak çok bol tutuldu.Dayakçılar kendilerine göre başarılı da oldu. Otoritenin daha çok sevdiği muhafazakâr - mütedeyyin gençlik, düzenin yeni bekçisi olarak yetiştirilmek istendi ama bu gençlik de kendisine başka bir mecra buldu.Dayakçılar hâlâ var ve yine dayak atmaya hazır durumdalar. Ama 40 yıl önce Paris’te bir araya getirilmiş iki kelime, sokak ve özgürlük, 40 yıl sonra İzmir’de ortaya çıkıyorsa gençlik başkaldırma hakkı unutmamıştır ve her an kullanabilir.

Devamını Oku

Tavsayan davalar

12 Aralık 2008

Ergenekon ve Hrant Dink cinayeti davalarından söz ediyoruz. Bu iki davanın “kirli” bir dönemin tasfiyesi için hayati önemde olduğu binlerce kez söylendi, yazıldı.Her iki davanın şu andaki durumuna bakıldığında “tavsama” işaretlerini görmemek mümkün değil.Her iki davada da öyle görüntüler var ki, sanki görünmeyen güçler yeni sis bulutları salarak davaların sağlıklı ilerlemesini engelliyor.*** Bu iki davanın yürüyüş süreçleri, Türkiye’nin artık gerçek bir “demokratik hukuk devleti” olmasının yollarını açacaktır. Açmak zorundadır.1970’li yıllardaki Abdi İpekçi cinayeti ve diğer cinayetler, 1980’li yıllardaki Muammer Aksoy cinayeti ve diğer cinayetler, 1990’lı yıllardaki Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı cinayeti ve diğer cinayetler, 2000’lerdeki Hrant Dink cinayeti ve birçok kanlı eylemle ilgili gerçekler aydınlatılmadığı sürece, bu kanlı sayfaları geride bırakmanın güvenceleri sağlanmamış olacaktır.***Ergenekon davası büyük bir gürültüyle başladı. Sonra iddianameye girmesi anlamsız bazı bilgilerin iddianameye konulmasıyla kafalar karıştırıldı dava başlarken çıkan bir “salon küçük” kavgasıyla da “sulandırma” faaliyetleri birkaç gün için de olsa başarıya ulaştı.Bazı yayın organlarına aşırı bir şekilde “servis” yapılması ise bazı sorulara cevap getirirken bazı yeni soruları da yarattı.Son günlerde de davaya katılması beklenen, Türkiye’ye getirilmesi gereken bir kişiyle ilgili hiçbir adım atılmaması yeni soru işaretlerini ortaya koyuyor.Yine Hrant Dink cinayeti davasında artık ortalama bir gazete okurunun bile görebildiği ilişkiler bir türlü sorgulanmıyor, bazı “kamu” görevlilerinin bu ilişkiler içindeki yerleri araştırılmıyor.*** Olup bitenleri izleyen vatandaşların, bu davalarla ilgili “tavsatma” çabalarını görmemesi olanaksızdır.Bu gidişin sonucu da yargıyla ilgili, “adalet” kavramıyla ilgili soruların ortaya çıkması olacaktır.Geçen otuz yılda yaşananlar, geniş bir kesimde “bu olaylar asla aydınlanmaz” inancının yerleşmesine yol açtı ki bu durum da yargıya güvenin azalışının başka bir işaretidir.Ergenekon ve Hrant Dink davaları Türkiye’nin hem demokrasi, hem hukuk devleti olma aşamasını geçmesi için büyük fırsatlardır ve bu fırsatları heba etmek de demokrasiye, hukuk devletine ve toplumun “demokratik hukuk devleti” beklentisine ihanet olacaktır.

Devamını Oku

Aşk, bilgi ve fikir üçgeni

12 Aralık 2008

Her devirde rahatlıkla ve hiç sıkılmadan okuyacağınız, 80 yıl önce yazılmış İklimler, burun deliğimizin 2 değil de 4 tane olduğu gibi birçok bilgiyi bizlere öğreten Cahillikler Kitabı ve Ermeni sorunuyla ilgili tüm kaynakların bir araya gelmesinden oluşan Türk-Ermeni Sorunu Bibliyografyası sizin için seçtiklerimiz arasında yerini aldı bile...Aşk hikâyeleri bitmezİnsanlar varoldukça edebiyatın vazgeçilmez konularından biri “aşk” olacaktır. Yirminci Yüzyıl edebiyatı bu fasılda kelimenin tam anlamıyla başeserlerle doludur.Her konuyu olduğu gibi aşkı anlatmanın da binbir yolu var. André Maurois’nın “İklimler”i, geçen yüzyılda, tam 80 yıl önce yazılmış ve “en güzel aşk hikâyeleri” arasında yerini almış bir romandır.Her evliliğin, itiraf edilse de edilmese de bir yanıyla “hüsran” olacağını, her aşk hikâyesinin de mutlaka eksik kalacağını anlatan yazarlar arasında André Maurois sağlam bir yeri vardır.Maurois kendi kuşağının hemen tüm Fransız yazarları gibi, Birinci Dünya Savaşı’ndan etkilenmiş, bu savaşın insan üstündeki etkileriyle edebiyata girmiş. Maurois verimli bir yazar, özellikle biyografi türünden çok sayıda eser vermiş. Türkçe’de ise “İklimler” dışında en fazla “Şişkolarla Sıskalar” adlı çocuk kitabıyla yer alıyor.İyi edebiyat ve güzel Türkçe okumak isteyenler için, Tahsin Yücel çevirisi “İklimler” yeni baskısıyla geldi.Kitabı yayınlayan Helikopter Yayınları, kağıdı, kapağı ve sayfa ucu kırmızısıyla özenli bir iş yapmış.İnsan tükenmedikçe aşk da tükenmez, “İklimler”in hüzünlü kahramanları da her köşeden çıkabilir ve bu yapıt da her zaman heyecanla okunabilir.Fikir sahibi olmak içinBu yeni bir kitap değil, hatta okunacak bir kitap da değil. Sadece meselenin üç beş kalem darbesiyle, birkaç paragraflık bilgiyle çözülemeyeceğini gösteren bir kitap. Adı: “Türk-Ermeni Sorunu Bibliyografyası”. Candan Badem, konuyla ilgili bütün kaynakları toplamış, sıralamış ve ortaya 427 sayfalık bir kitap çıkmış. “Türk-Ermeni Sorunu” ile kastedilen, Anadolu’daki Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki durumları, isyan, savaş ve 1915 tehciri. Konuyla ilgili olarak 6 dilde yayınlanmış kitap ve makale sayısı: 4 bin 331. Yazıyla: Dört bin üç yüz otuz bir. Yayınlanmamış doktora ve yüksek lisans tezlerinin sayısı: 86. Bu okunacak değil, önce bakılacak bir kitap dedik. Konuyla ilgili olarak yazı yazmaya ve fikir beyan etmeye meraklı olanlar bu kitabı mutlaka alıp, şöyle bir karıştırsın, sonra fikir beyan edip etmemeye karar versin. Tabii ki bütün bu kaynakları okumak söz konusu değil, ama fikir beyan edeceklerin okumaları gereken kitap sayısı da üçten çok fazla.Öğren de gel kitabıLüzumlu olup olmadığı tartışılır bilgilerle dolu, tekrarlana tekrarlana doğru kabul edilmiş yanlışları düzelten ve çok satan bu kitap aslında benim elime yeni geçti. Okuması son derece eğlenceli.Adı “Cahillikler Kitabı” olduğu için de okur en başından aşağılanmış gibi oluyor. Ama kitap boyunca da insanın aklından hep aynı soru geçiyor: Bunların çoğunu bilsem ne olur, bilmesem ne olur? Ama bu yüzden kitap daha da eğlenceli hale geliyor.İlk cahilliğimiz: Kaç burun deliğimiz var? Dört delikmiş ve biz ikisini bilmiyormuşuz. Peki “kırkayak” denilen hayvanın kaç ayağı var? Kırk değilmiş, İngilizce adında söylendiği gibi yüz de değilmiş.Telefonda söylediğimiz “alo” kelimesini icat edenin Edison olması kırkayağın ayak sayısına göre daha ilginç bir bilgi. Edison “alo”da ısrar etmiş, ama asıl mucit Graham Bell, telefonu açtığında denizci seslenişi olan “ahoy”u kullanırmış.Maratonda koşulan mesafenin 42 kilometre 195 metre gibi anlamsız bir sayı olmasının nedeni de İngiliz Kraliyet ailesinin rahata düşkünlüğünden kaynaklanıyormuş. “Cahillikler Kitabı”nın son sorusu, bizim bir türlü içinden çıkamadığımız bir “tarihi” meseleyi aydınlatıyor: Katerina kimin çadırına girdi? Cevabı kitapta.

Devamını Oku

Muharririn Ceride...

12 Aralık 2008

Bağdat’a son bir uçak kalkacak ve bu uçağa Türk gazeteciler alınacaktı. Savaş muhabiri olacağım için çok keyiflenmiştim. İşlemler hızla yapıldı, uçağa yetiştim.Irak’ın saldırısının üzerinden 24 saat geçmeden İran da karşılık vermeye başlamış ve hava sahaları kapanmıştı. Uçak zorunlu olarak Ürdün’ün başkenti Amman’a indi, oradan otobüsle Bağdat’a ulaştık.İlk birkaç gün Iraklılar büyük bir zafer kazanmış havasındaydı. Savaşı izlemeye gelen bütün yabancı gazeteciler Mansur Oteli’nde toplanmıştı, o zafer havası içinde çok iyi muamele görüyorduk. Ancak birkaç gün içinde İran saldırıları yoğunlaşmaya başladı, Bağdat ve civarı sürekli bombalanıyordu. Sonraki Körfez savaşlarında herkesin TV ekranlarından canlı yayında izlediği hava savaşları, mermi ve füze ışıklarını orada ilk kez canlı olarak görüyorduk.İran’ın karşı saldırısı Iraklıların moralini bozmuştu. O gün için en gelişmiş iletişim aracı olan telekslerin başında saatlerce uğraşıyor, İstanbul’a haber ve izlenim göndermek için didiniyorduk.İran saldırıları sırasında, Bağdat yakınlarında, daha sonra nükleer santral olduğu iddia edilen büyük bir tesis vurulmuştu, Iraklılar oraya gitmemize izin verdi. Büyük bir yangın vardı, araçtan tesisin biraz uzağında indik ve bombalanan binaya doğru koşmaya başladık. O sırada önümde koşan bir Türk gazetecinin ayağı takıldı, sertçe yere düştü, biraz berelenmişti.İki gün sonra teleks başında İstanbul ile konuşurken, sanırım Yalçın Bayer’di, karşıdaki arkadaş “Sen iyi misin, filanca gazetenin muhabiri bombardımanda yaralanmış” diye bir not geçti. O arkadaş bombardımanda yaralandığını söylemiş, gazetesi de bu haberi büyüterek vermişti.O sıralarda dünyaya doğru nizam verme güdülerimiz daha safiyane şekillerde ifadesini buluyordu, o arkadaşa gittim ve “Önümde yere düştün, nasıl yalan söylersin” diyerek epey safça bir şekilde çıkıştım. Bu tür saflıkların hiçbir işe yaramadığını henüz bilmiyordum.OTELDEN KAÇTIMİran saldırıları yoğunlaşınca Iraklılar otelden çıkmamıza izin vermemeye başladı. Televizyoncular ve fotoğrafçılar için durum daha kolaydı, İran saldırılarını çekiyor, bir şekilde gönderiyorlardı. Bizimse bir şeyler yazmamız, bunun için de bilgiye ulaşmamız gerekiyordu. Bir gün, bir fırsatını buldum, resmen otelden kaçtım. Taksi filan olmadığı için yürüyerek şehir merkezine geldim, aval aval sağa sola bakınırken birden 7-8 üniformalı çocuk çıktı, ellerinde kalaşnikoflar, bağırıp çağırarak üzerime geldiler. Söylediklerini anlamıyordum, kalaşnikofların namlularıyla beni itip kakarak bir yere doğru götürmeye başladılar. Yaşları 14-15 civarıydı, tam bir savaş hali içindeydiler. Beni bir çadıra soktular, şefleri gibi davranan bir gencin önüne getirdiler, o da 17-18 yaşında ancak vardı.ArapÇam çözüldüBir anda durumun bilincine vardım, rastgele dürtüp durdukları kalaşnikofların birinin tetiğindeki heyecanlı bir parmak kayıverse sonucunun ne olacağını gecikmeli olarak fark ettim.O korkuyla birden Arapçam çözüldü, çözüldü dediğim ağzımdan üç kelime döküldü: “Türkiya... Muharririn ceride...” Çocuklar sustu, şeflerinin söylediklerinden kimlik sorduğunu anladım, pasaportumun otelde olduğunu da anlatmayı başardım. İki silahlı çocuk beni otelin kapısına kadar götürdü, oradaki sivil görevlilere teslim etti. Onlar da bir şeyler söylediler, anlamaya bile çalışmadım. Korku terlerimden kurtulmak için kendimi odama attım.Savaş belli bir rutine girdi, bu arada param da bitmeye yüz tuttu ve dönmeye karar verdim. Dönüş yine Amman üzerinden olacaktı. Otobüsle gelip Amman’da 20 kişilik bir han odasında birkaç gün geçirdikten sonra bir uçağa kapağı atmayı başardık. Uçak Beyrut’a uğrayacaktı.Beyrut Havaalanı yıllardır süren iç savaş nedeniyle zaten yarı yıkılmış haldeydi, çatışmalar devam ettiği için de şehri doğru dürüst görme imkânı yoktu.Havaalanında beklerken dikkatimi bir şey çekti, free-shop’lar olağanüstü ucuzdu. Meğer dükkân sahipleri artık barıştan umudu kesmiş stokları eritip dükkânları kapatmaya karar vermiş. Elimde kalan son parayla, Türkiye’de o sırada ne bulunmuyorsa hepsinden aldım. Almasına aldım da uçağa binince aklım başıma geldi, Atatürk Havaalanı da tümüyle askeri denetim altındaydı, çok sıkı kontrol vardı ve benim bütün aldıklarımı geçirmem neredeyse imkânsızdı.İstanbul’a indik, apronda otobüse binerken bir havaalanı görevlisi bana adımla hitap etti, sonra bir başkası gelip elimi sıktı. Kontrolden hızla geçtim, kimse de eşyalarımla ilgilenmedi, tam tersine birkaç kişi daha adımla hitap edip hatırımı sordu.Sonra işin sırrını öğrendim. O bir ay boyunca, Cumhuriyet’in yazı işleri müdürleri birinci sayfaya hemen her gün “Irak cephesinden Okay, İran cephesinden Cengiz bildiriyor” diye fotoğraflarımızı koyuyorlarmış ve Cengiz Çandar’la ben acar savaş muhabirleri olarak meşhur olmuşuz.

Devamını Oku

Bir ileri iki geri

11 Aralık 2008

Avrupa Birliği, bizim için daha ileri bir toplum projesinin ifadesidir. Türk toplumu bu projeyi anlamış ve desteklemiştir, birçok siyasi çalkantıya rağmen desteğini sürdürmektedir.Bu toplumsal proje refah ve demokrasi ayakları üzerinde duruyor. Refah, zenginliklerin bölüşümünde adaleti, demokrasi de en üst düzeyde özgürlükleri temsil eder.1998-1999 yıllarından itibaren Türkiye bu toplumsal hedefe yönelik önemli reformları gerçekleştirdi. Bazıları çok sıkıntılı, bazıları çok kolay oldu.Ancak zihniyetlerdeki değişimi gerçekleştirmek işin en zor yanı olarak Türk toplumunun elini kolunu bağlamaya devam ediyor.***Zihniyet değişiminin bir türlü uğramadığı kesim ise hâlâ “kamu”dur. “Kamu”yu yönetenler demokrasinin gelişmesinin kendi iktidar alanlarını kısıtlayacağı inancıya direnmeye devam ediyor.Komşu Yunanistan’da son bir haftada yaşananlara bakarsak bizdeki “kamu” ile oradaki “kamu” arasındaki farkın büyüklüğünü görebiliriz.Bir gencin ölümüne neden olan silahı kullanan polis memuru hemen tutuklandı, iki bakan istifasını verdi, gençlerin mala mülke zarar veren protesto gösterilerinde “kamu” intikamcı ya da taraf gibi davranmadı. Yunanistan’daki bu görüntü bizdeki birçok kamu görevlisi için anlaşılmaz olabilir ve gerçekten anlaşılmazdır çünkü bizim “kamu” onlardaki “kamu”ya göre zihniyet açısından bir devir geride duruyor.Bizde geçen yılda gözaltında 8, hapishanede 36 kişi hayatını kaybetti. Kim sorumlu tutuldu, kimden hesap vermesi istendi?Bizde geçen yıl polisin dur ihtarına uymadığı iddiasıyla açılan ateşle 9 kişi öldürüldü. Bütün bu olaylarda sorumlu “kamu görevlileri” kendi üstlerindeki “kamu görevlileri” tarafından açıkça korundu, kollandı.Bir tek kamu görevlisi bile bir insanda, o insan kim olursa olsun, bir çizik oldu diye hesap vermeye çağrılmıyorsa o olayların önünü almak mümkün değildir.***Geçtiğimiz 1 Mayıs’taki olaylarda güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanmasının bütün örnekleri, bütün kanıtlarıyla herkesin gözlerinin önünde sergilendi.Soğuk Savaş döneminin zihniyetine sıkışıp kalmış bir kamunun Yirmi birinci Yüzyıla ulaşabilmesi için bilinçli bir siyasi irade gerekir. Bu siyasi irade ortaya çıkmadığı sürece de kapkara tablolar, utanç verici rakamlarla yaşamaya devam ederiz.

Devamını Oku