Bağdat’a son bir uçak kalkacak ve bu uçağa Türk gazeteciler alınacaktı. Savaş muhabiri olacağım için çok keyiflenmiştim. İşlemler hızla yapıldı, uçağa yetiştim.
Irak’ın saldırısının üzerinden 24 saat geçmeden İran da karşılık vermeye başlamış ve hava sahaları kapanmıştı. Uçak zorunlu olarak Ürdün’ün başkenti Amman’a indi, oradan otobüsle Bağdat’a ulaştık.
İlk birkaç gün Iraklılar büyük bir zafer kazanmış havasındaydı. Savaşı izlemeye gelen bütün yabancı gazeteciler Mansur Oteli’nde toplanmıştı, o zafer havası içinde çok iyi muamele görüyorduk. Ancak birkaç gün içinde İran saldırıları yoğunlaşmaya başladı, Bağdat ve civarı sürekli bombalanıyordu. Sonraki Körfez savaşlarında herkesin TV ekranlarından canlı yayında izlediği hava savaşları, mermi ve füze ışıklarını orada ilk kez canlı olarak görüyorduk.
İran’ın karşı saldırısı Iraklıların moralini bozmuştu. O gün için en gelişmiş iletişim aracı olan telekslerin başında saatlerce uğraşıyor, İstanbul’a haber ve izlenim göndermek için didiniyorduk.
İran saldırıları sırasında, Bağdat yakınlarında, daha sonra nükleer santral olduğu iddia edilen büyük bir tesis vurulmuştu, Iraklılar oraya gitmemize izin verdi. Büyük bir yangın vardı, araçtan tesisin biraz uzağında indik ve bombalanan binaya doğru koşmaya başladık. O sırada önümde koşan bir Türk gazetecinin ayağı takıldı, sertçe yere düştü, biraz berelenmişti.
İki gün sonra teleks başında İstanbul ile konuşurken, sanırım Yalçın Bayer’di, karşıdaki arkadaş “Sen iyi misin, filanca gazetenin muhabiri bombardımanda yaralanmış” diye bir not geçti. O arkadaş bombardımanda yaralandığını söylemiş, gazetesi de bu haberi büyüterek vermişti.
O sıralarda dünyaya doğru nizam verme güdülerimiz daha safiyane şekillerde ifadesini buluyordu, o arkadaşa gittim ve “Önümde yere düştün, nasıl yalan söylersin” diyerek epey safça bir şekilde çıkıştım. Bu tür saflıkların hiçbir işe yaramadığını henüz bilmiyordum.
OTELDEN KAÇTIM
İran saldırıları yoğunlaşınca Iraklılar otelden çıkmamıza izin vermemeye başladı. Televizyoncular ve fotoğrafçılar için durum daha kolaydı, İran saldırılarını çekiyor, bir şekilde gönderiyorlardı. Bizimse bir şeyler yazmamız, bunun için de bilgiye ulaşmamız gerekiyordu. Bir gün, bir fırsatını buldum, resmen otelden kaçtım. Taksi filan olmadığı için yürüyerek şehir merkezine geldim, aval aval sağa sola bakınırken birden 7-8 üniformalı çocuk çıktı, ellerinde kalaşnikoflar, bağırıp çağırarak üzerime geldiler. Söylediklerini anlamıyordum, kalaşnikofların namlularıyla beni itip kakarak bir yere doğru götürmeye başladılar. Yaşları 14-15 civarıydı, tam bir savaş hali içindeydiler. Beni bir çadıra soktular, şefleri gibi davranan bir gencin önüne getirdiler, o da 17-18 yaşında ancak vardı.
ArapÇam çözüldü
Bir anda durumun bilincine vardım, rastgele dürtüp durdukları kalaşnikofların birinin tetiğindeki heyecanlı bir parmak kayıverse sonucunun ne olacağını gecikmeli olarak fark ettim.
O korkuyla birden Arapçam çözüldü, çözüldü dediğim ağzımdan üç kelime döküldü: “Türkiya... Muharririn ceride...” Çocuklar sustu, şeflerinin söylediklerinden kimlik sorduğunu anladım, pasaportumun otelde olduğunu da anlatmayı başardım. İki silahlı çocuk beni otelin kapısına kadar götürdü, oradaki sivil görevlilere teslim etti. Onlar da bir şeyler söylediler, anlamaya bile çalışmadım. Korku terlerimden kurtulmak için kendimi odama attım.
Savaş belli bir rutine girdi, bu arada param da bitmeye yüz tuttu ve dönmeye karar verdim. Dönüş yine Amman üzerinden olacaktı. Otobüsle gelip Amman’da 20 kişilik bir han odasında birkaç gün geçirdikten sonra bir uçağa kapağı atmayı başardık. Uçak Beyrut’a uğrayacaktı.
Beyrut Havaalanı yıllardır süren iç savaş nedeniyle zaten yarı yıkılmış haldeydi, çatışmalar devam ettiği için de şehri doğru dürüst görme imkânı yoktu.
Havaalanında beklerken dikkatimi bir şey çekti, free-shop’lar olağanüstü ucuzdu. Meğer dükkân sahipleri artık barıştan umudu kesmiş stokları eritip dükkânları kapatmaya karar vermiş. Elimde kalan son parayla, Türkiye’de o sırada ne bulunmuyorsa hepsinden aldım. Almasına aldım da uçağa binince aklım başıma geldi, Atatürk Havaalanı da tümüyle askeri denetim altındaydı, çok sıkı kontrol vardı ve benim bütün aldıklarımı geçirmem neredeyse imkânsızdı.
İstanbul’a indik, apronda otobüse binerken bir havaalanı görevlisi bana adımla hitap etti, sonra bir başkası gelip elimi sıktı. Kontrolden hızla geçtim, kimse de eşyalarımla ilgilenmedi, tam tersine birkaç kişi daha adımla hitap edip hatırımı sordu.
Sonra işin sırrını öğrendim. O bir ay boyunca, Cumhuriyet’in yazı işleri müdürleri birinci sayfaya hemen her gün “Irak cephesinden Okay, İran cephesinden Cengiz bildiriyor” diye fotoğraflarımızı koyuyorlarmış ve Cengiz Çandar’la ben acar savaş muhabirleri olarak meşhur olmuşuz.
Muharririn Ceride...
1980 yılı sonunda Irak’ın Saddam Hüseyin yönetimi İran’a saldırdı. Haber geldikten bir süre sonra Cumhuriyet’in Yazı İşleri Müdürü Çetin Özbayrak beni Genel Yayın Müdürü Oktay Kurtböke’nin odasına çağırdı, pasaportum olup olmadığını sordu. Her türlü seyahat fırsatını kaçırmamak için pasaportum hep hazırdı ve her zaman yanımda olurdu. O anda da yanımdaydı.
Haberin Devamı

