Ergenekon davası daha başlamadan, “sulandırma” faaliyetleri başarıya ulaştı. Şu anda karmaşık ve teknik hukuki konularla kafalar karıştırılmaya devam ediliyor.
Bu dava, ülkenin yaşadığı karanlık yılların hesabının verilmesi davasıdır. Bu dava, “ülkeyi kurtarmak” adına askeri darbe ortamı yaratmak için tasarlanan yasa dışı ve silahlı faaliyetlerin davasıdır.
Ama herkese konuşturulan konu, mahkeme salonunun küçüklüğü, avukat sayısının kısıtlanması...
Dünya basınının izlediği bu davada salon sıkıntısının ortaya çıkması üzerine de düşünülmelidir. Bu davayla ve benzer davalarla ilgili olarak “devlet” cenahından gelen engelleme girişimleri biliniyor. O zaman “salon” konusunun da engellemelerin parçası olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor.
Çıkıyor çünkü, bu dava çerçevesinde olduğu bilinen Hrant Dink cinayetinin katil zanlısına kahraman muamelesi yapan “devlet görevlisi” kişiler herhangi bir suçlamaya muhatap edilmedi.
Mahkeme salonuyla ilgili bir başka konu daha var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, cezaevi mekânı kapsamında yapılan kimi yargılamalarla ilgili olarak aleniyet ve adil yargılama koşullarının gereğince yerine getirilmediği yolunda aldığı kararlar ortaya konuyor. O zaman yine sormak gerekiyor: Adalet Bakanlığı’nda bu yargılamanın sağlıklı yürütülmesinin şartlarını hazırlamakla yükümlü kişiler, davanın Silivri Cezaevi’nde görülmesine karar verenler AİHM’nin bu yoldaki kararlarını bilmiyorlar mıdır? Yoksa davanın baştan yaralanmasının şartı bilerek mi hazırlanmıştır?
Ergenekon davasını sulandırma faaliyetinde bulunanlar arasında örneğin Yassıada’da avukatlık yapmış eski bir siyasinin bulunması da ilginçtir. Bu siyasinin emanetçiliğini yaptığı Süleyman Demirel 12 Mart 1971’de, darbe şartlarının oluşturulması için solcu gençliğin daha çok kullanıldığı bir ortamda devrilmişti. Ama beterin beteri vardır. Eğer o yılın 9 Mart günü yapılması planlanan darbe gerçekleşseydi belki Demirel de Menderes’in kaderini paylaşacaktı.
Süleyman Demirel 12 Eylül 1980’de çok sık şu cümleyi kullanırdı: “Ülkeyi önce ‘halaskâr zabitan’dan kurtarmak lazım...” Halaskâr zabitan “kurtarıcı subaylar” demektir.
Demirel tekrar başbakan oldu, cumhurbaşkanı oldu. Emanetçisi de meclis başkanı oldu ikisi de 1960’ı, 1971’i, 1980’i unuttu gitti.
Burası Türkiye’dir, hapisaneden çıkanlar eğer başbakan ya da cumhurbaşkanı olurlarsa, eskiden bar bar bağırıp istedikleri demokrasiyi unuturlar.
* Burası Türkiye’dir, sadece mevcut iktidarın karşısında olmak insanların her türlü ilkesini unutmasına yeter.
* Burası Türkiye’dir, ülkenin en önemli siyasi davalarından biri böyle sulandırılır, olayın özü unutturulur.
* Burası Türkiye’dir, “binlerce kişi öldürdüm” diyenler, bütün ülkenin gözü önünde sokakta dolaşır.
* Burası Türkiye’dir, siyasi cinayet kurbanlarının cenazesinde gözyaşı döker gibi yapanlar cenaze çıkışında her şeyi unutur.
* Burası Türkiye’dir, yüzlerce faili meçhul cinayet işlenir ve kimse “bunları kim öldürüyor” diye sormaz.
* Burası Türkiye’dir, kimin gerçekten demokratik laik bir hukuk devleti, gerçekten “muasır medeniyet” istediği belli değildir.

