Ergenekon ve toprağını bırakanlar üzerine

Bu hafta seçtiğimiz kitaplar arasında, gündeme damgasını vuran Ergenekon üzerine iki kitap var

Haberin Devamı

Biri, son günlerde Türkiye’nin en ünlü kişisi Tuncay Güney ve Ergenekon dedikodularına ilgi duyanlar için iyi bir kaynak... Diğeri ise dünya çapındaki egemenlik savaşlarının bir alanı olan istihbarat savaşları içinde Türkiye’nin yerini araştıran, Ergenekon ve davası çerçevesinde yapılan birçok tartışmayı konu alıyor. En son kitabımız ise Doğu Anadolulu Serkis’in hikayesini anlatıyor. ‘Serkis’in zorla ülkesinden, topraklarından ayrılmak zorunda bırakılması iyi mi oldu, kötü mü?’ sorularının cevabını merak edenler için...


Bugünün en ünlü kişisiyle ilgili iyi bir kaynak
Ergenekon sözcüğünün işitilmesinden bu yana Tuncay Güney diye bir isim ikide bir gündeme geliyor. Bu kişi Türkiye’deyken birkaç gazetede çalışmış; gazetelerin birinde idarede, birinde istihbaratta bulunmuş. Fethullah Hoca cemaatinin televizyonunda önemli kişi olmuş, falan filan. Ergenekon davasıyla ilgili soru işaretleri kolay giderilemeyecek. Ama konu Tuncay Güney olunca iş daha karmaşık bir hale geliyor. Bu kişi neden her yere girip çıkmış? Neden Ergenekon’a sızmış? Neden o kadar belge toplamış? Neden başka bir sebeple gözaltına alındığında elindeki bütün belge ve bilgileri polise vermiş?
Bu sorulara kendisi de cevap vermiyor, ama işin asıl ilginç yanı, Ergenekon soruşturması ve davası sürecinde adı en çok geçen kişi olmasına rağmen, hiç kimse bu şahsa “Gel şunları bir de yargı önünde anlat” demiyor. Vural Ergül “Ergenekon’un Hahamı” adlı kitabında (Güncel Yayıncılık) Tuncay Güney’in bütün maceralarını anlatıyor. Bu şahıs için bu kadar sayfa okunur mu? Diyecek olan da haklıdır. Ama Tuncay Güney hakkında gazete sayfalarında çıkanlar bir araya toplandığında oradan bu kişi ve fonksiyonu hakkında bir şeyler çıkarmak da kolaylaşıyor.
Kitapta yer alan isimlere ve olaylara bakıldığında Ergenekon-Susurluk bağlantısı hakkında da fikir sahibi olmak kolaylaşıyor.
Tabii kitapta yer alan bilgi ve belgelerin ne kadarı doğrudur, ne kadarı “dezenformasyon” amacıyla ortaya sürülmüştü, bunu bilmeye imkân yok. Ergenekon’la ilgili dedikodulara ilgi duyanlar için Vural Ergül’ün “Ergenekon’un Hahamı” kitabı iyi bir kaynak.


İstihbarat savaşları içinde Türkiye’nin yeri
Ergenekon deyince, bol dedikodu arasında büyük “komplo” teorileri de epeydir kafamıza doluşturuluyor. Ne kadarı sudan senaryodur, ne kadarı ciddidir, bunu bilmek olanaksız.
Mahir Kaynak ile Ömer Lütfü Mete’nin konuşmalarından oluşan “Ergenekon, Darbecilerin Son Çırpınışları” (Y: Profil-Maviağaç) kitabı da dünya çapındaki egemenlik savaşlarının bir alanı olan istihbarat savaşları içinde Türkiye’nin yerini araştırıyor.
Meselelere büyük komplo teorileri çerçevesinde bakıldığında “hiçbir şey çözümlenmez biz de ne doğru ne yalan öğrenemeyiz” noktasına kolayca varılır. Mahir Kaynak ile Ömer Lütfü Mete’nin konuşmalarında da bazen bu noktaya geliniyor ama, dünya çapında bir “savaş” tablosu çizildiğinde bizdeki sıkıntıları da yerli yerine oturtmak mümkün.
Bu kitapta ve Ergenekon davası çerçevesinde yapılan birçok tartışmanın bir temel sorusu var: Askeri darbeler dönemi sona ermiş midir? Mahir Kaynak ve Ömer lütfü Mete için bu sorunun cevabı daha çok iyimser bir “evet” tir.
Bu kitap da Ergenekon çevresindeki meselelere kafa yoranlar, bu meseleleri anlamaya çalışanlar için ilginç bir kaynak olabilir. Yine de tablo bazen o kadar büyüyor ki, asıl sorular ortadan kaybolabiliyor.


Topraklarını bırakıp gittiler, iyi mi oldu?
Bir bakan geçen 29 Ekim’de aşka geldi ve Türkiye’deki Müslüman olmayan azınlıkların gönderilmesi sayesinde “ulus devlet” kurulabildiğine ilişkin derin fikirlerini ortaya serdi.
Onlar çoktular, bazı şehirlerde daha da çoktular, bu şehirlerin çoğunda Müslümanlarla yan yana barış içinde yaşadılar. Sonra Birinci Dünya Savaşı geldi. Milliyetçi ayaklanmalar başladı, ardından Osmanlı İmparatorluğu tarihe devredildi. Son çare olarak Ermenileri güneye, Arap ellerine göndermekten medet umulmuştu ama yine de koca imparatorluk ellerinde kaldı.
Sonra İkinci Dünya Savaşı geldi, varlık vergisi geldi, 6-7 Eylül geldi, İsmet İnönü’nün Atina’yı sıkıştırmak uğruna bu kez Rumları kitle halinde göndermesi geldi. Her giden geride bir şeyler bıraktı. Doğduğu toprağı bıraktı. Evini bıraktı, tarihini bıraktı, anılarını bıraktı. Serkis, her şeye rağmen bu topraklardan, “vatanım” dediği Türkiye’den kopmamaya çalıştı. Ailesi dünyanın dört bir yanına dağıldı.
Faruk Bildirici, Serkis’in hikâyesini “Serkis Bu Toprakları Sevmişti” (Doğan Kitap) kitabında aktarıyor.
Bazıları “Hayır, 700 bin değil 400 bin kişi öldü” gibi şeyler söylerken o 400 bin kişiden her birinin insan olduğunu, her birinin anası babası, çocukları olduğunu unutuyorlar. Serkis Türkiyeli, Doğu Anadolulu. Gitmeseydi Türkiye daha kötü mü olurdu, yoksa daha güçlü mü olurdu?
Serkis’in hikâyesini, Serkis’lerin hikâyelerini okuyup bu soruyu bir kez daha sormak gerekiyor. Hatta o malum bakana da çok kitap okutmak gerekiyor.

DİĞER YENİ YAZILAR