Diplomasi mi çırpınma mı?

5 Ocak 2009

İsrail’in Gazze saldırısı devam ediyor, yaşanan acılar dünyayı üzüyor. Buna karşı ne yapmak gerekiyor?Amaç önce akan kanın durmasıdır. Kanın durması, bir yanda İsrail şahinleri diğer yanda Hamas olduğu sürece de son derece güçtür.Saldırı başladığı andan itibaren Başbakan Erdoğan, bir yandan duygulu konuşmalar yapmaya devam ediyor, diğer yandan da bir “mekik diplomasisi” yürütmeye çalışıyor.Dünkü Bakanlar Kurulu toplantısı sırasında bile ne kadar “önemli” konuşmalar yaptığı anında kamuoyunun bilgisine sunuldu.Ama “sunum” da bir eksik vardı, kamuoyu onu da bilmek hakkına sahipti: Bu önemli isimleri Başbakan mı arıyor, yoksa dünyanın önemli isimleri Başbakan’ı arayıp “ne yapacağız” diye akıl soruyor, “sen şu işi hallediver” mi diyor?Herhalde benzeri telefon konuşmaları, ülkelerin başbakanları, cumhurbaşkanları ve bakanları arasında son birkaç günde yüzlerce kere yapılmıştır. Ama bunu açıklayanı, “bizimki çok önemli konuşmalar yapıyor” havası vereni duymadık.***Başbakan ateşkes için “kendini hırpalıyor” görüntüsü vermeye devam ederken bu faaliyetlerin şu andaki durumu düzeltmeye katkı sağladığını gösteren bir işaret de görülmüyor.Erdoğan’ın çabalarının etkili olmasının önünde bizzat kendisi, kendi konuşmaları bir engel olarak duruyor.Tabii ki, Çek Cumhuriyeti’nin yaptığı inanılmaz açıklamayı yapması beklenmez, ama kullandığı dil, sürekli olarak “Hamas’ı koruyor, korumak istiyor mu” sorusunun sorulmasına yol açacaktır.Herhangi bir sorunda “arabulucu” olabilmek için her iki tarafa da eşit mesafede durma görüntüsünün verilmesi şarttır. Bu birkaç gün içinde Hamas ile de bir temas yapıldığı açıklanmış, ancak olayın diğer tarafı olan İsrail ile Ankara Büyükelçiliği ötesinde bir ilişki kurulmamıştır. Bu görüntü, “arabulucu adayı” görüntüsü değildir.***İsrail saldırısını hiçbir vicdanın kabul etmesi mümkün değildir, ama öte yandan da İran dışında Hamas’ı korumak isteyen yok.Uluslararası ilişkiler uzmanları, Erdoğan’ın girişimleri konusunda oldukça kibar bir dille “tabii iki uzun vadede faydası olur” gibi ifadeler kullanıyorlar. Bunun ne anlama geldiğini söylemeye gerek yok.Diplomasi ve siyaset başka, “çırpınma” durumu başkadır. Bu görüntü ile iç kamuoyunda belli bir etki yaratmak amaçlanıyorsa belki belli bir fayda sağlanabilir. Ama uluslararası planda “oyuncu” olabilmek için çok daha başka ustalıklar gerekiyor.

Devamını Oku

Fatura ağır olacak

4 Ocak 2009

İsrail’in yürüttüğü saldırı bütün dünyanın vicdanını yaraladı, ama aynı dünya Hamas’ı koruma konumuna düşmemeye fazlasıyla dikkat ediyor.60’lı ve 70’li yıllarda Filistin direniş hareketleri daha sola yakın bir üslup kullanır ve dünyadaki çeşitli sol hareketlerden destek görürlerdi. Geçen otuz yılda öne çıkan radikal İslam, onun Filistin kolu olan Hamas oldu. Bu örgüt Şii olmamasına rağmen Şii İran ve bir ölçüde Suriye tarafından destekleniyor.****İsrail’in Gazze saldırısı sürerken, dikkat çeken durum hiçbir ülkenin arabulucu olmaya çalışmaması. ABD ve yeni başkanı sesini çıkarmıyor, Avrupa “ölçülü” tepkilerle idare ediyor.Bunun anlamı, İsrail’e Hamas’a büyük zarar vermesini sağlayacak zamanı kazandırmaktır. İsrail de operasyonları yoğunlaştırarak kazandığı birkaç günde Hamas’ın “belini kırmaya” çalışıyor.***Hamas’ın beli de kırılabilir, Filistin’deki yönetici kadroları da imha edilebilir. Ama bu geçici bir askeri başarı olarak kalacaktır. Çünkü Hamas ya da yerine kurulacak örgüt yeni savaşçı kadrolar, yeni silahlar bulacaktır. Yakınlarını kaybetmiş çocuklar, intihar eylemcisi olarak ortaya çıkacak, dökülen kan katlanacaktır.***İsrail’in saldırısı, Filistin meselesine barışçı çözüm arayanları, böyle bir çözümü umut edenleri güçsüzleştirmiş, buna karşılık “İsrail’i yok edene kadar savaş” isteyenleri güçlendirmiştir.Müslüman dünyada bir süre daha “barış” ve “görüşme” kelimelerini telaffuz etmek güç olacak.İsrail’in şahinleri bunu umursamıyor, bu saldırının dünyanın her yerindeki radikal İslamcı hareketlerin işine yarayacağını düşünmüyor.Ancak bu saldırının yansımaları, bütün dünyanın ödeyeceği bir fatura haline gelmektedir. Siyasi İslam, kendini meşrulaştırmak için yeni bir dayanak bulmuştur ve bunu kullanacaktır.***AKP hükümeti ve Başbakan’ın bu olaya, duygusal tepkilerle yaklaşmasının da bir faydası yoktur. Erbakan’ın partisinin İstanbul mitingiyle “Filistin’i sahiplenme” yarışı başlamıştır.Türkiye’nin hem Batı dünyasıyla hem de İran dahil bütün komşularıyla ve İsrail ile “iyi” ilişkisi vardır. İsrail saldırısının yarattığı duygusal tepkilerin Türkiye’nin siyasi konumunu etkilememesi bir zorunluluktur. Erbakan’ın partisi ise AKP’deki bu eğilimleri güçlendirmeye çalışıyor.Şu anda yaşananlar insanlık adına çok acıdır, ama bu vahim durum dahi hükümetlere, milyonlarca kişinin sorumluluğunu taşıyanlara “duygusal” davranma hakkı vermez.

Devamını Oku

O da seçime hazırlanıyor

3 Ocak 2009

Abdullah Gül, seçilirken belki de en fazla tartışılan cumhurbaşkanı oldu. Seçildikten sonra siyasi tartışmaların dışında kalmaya özen gösterdi ve zaman zaman “ileri” mesajlar verdi.Fakat nedense sonra bu görüntü farklılaşmaya başladı. Bir süre önce, Hakkâri’den gelen bir heyeti kabul ettiğinde “ben bile bazı şeyleri söyleyemiyorum” dediği duyuldu.O “söylenemeyen şeylerin”ne olduğunu tahmin etmek zor değil. Ankara’da ifade edilmeden, gizlice konuşulan konu bu: Dağdaki PKK’lıların inmesini sağlayacak af.Cumhurbaşkanı bu ifadeyi kullandığını hemen yalanladı. Kimse açıkça şunu sormadı: Koskoca cumhurbaşkanı böyle bir söz söylemediği halde söyledi diye kim uydurabilir? Uyduran, hemen yalanlanacağını bilmez mi?Siyasiler bazen söyledikleri sözleri kendi kulaklarıyla duyduklarında rahatsız olurlar. Herhalde o olayda da böyle olmuştu.***Gül Ermenistan’a futbol maçına giderek, aklı başında herkesin beklediği bir açılımı başlattı. Bütün dünya bu olaya büyük ilgi gösterirken Tayyip Erdoğan da iç kamuoyunda başka bir savaş başlatarak Gül’ün “rolünü” çalmaya kalkıştı. Dünya, Erdoğan’ın o sırada başlattığı kavgayı bilmiyor, ama Gül’ün Erivan ziyaretini biliyor.Bu olayda aldığı alkış Gül’ün hoşuna gitmişti. Derken ortaya bir de “Ermenilerden özür diliyorum” kampanyası çıktı. Bu konuyla ilgili soruya Gül’ün verdiği cevap bir demokrasi dersiydi: Türkiye’de demokrasi vardır, isteyen istediği görüşü ifade edebilir...Bu sözler milliyetçi muhafazakâr sağdan, CHP ve MHP’den tahmin edilebilir tepkiyi gördü.En açık ırkçı tepki de bir CHP’li milletvekilinden geldi. Bu kişi Gül’ün ailesinde Ermeni olduğunu söyleyince aklını düşmanlıklarla bozmamış herkesten tepki gördü.***İşte o olayla birlikte Gül için yeni bir kırılma noktası ortaya çıktı. Gül bu CHP’li milletvekiline dava açtı. Dava gerekçesi önce pek az kişinin dikkatini çekti.Gül’ün dava dilekçesi öyle kaleme alınmıştı ki, bir kişinin ailesinde Ermeni olduğunun söylenmesi “hakaret” olarak görülüyordu.Bir kişinin ailesinde Ermeni olmasını kötü bir şey olarak görmenin adı da ne yazık ki ırkçılıktır.Bunun üzerinde durulmayınca Gül hızını alamadı, “özür diliyorum” kampanyası konusunda da başka bir tutuma girerek olayın Türkiye-Ermenistan ilişkilerini olumsuz etkilediğini söyledi. Böylece hem önceden söylediğini yutmamış hem de kampanyaya tepki göstermiş oldu. Unutmayalım, sonraki cumhurbaşkanını halk seçecek, yani Gül’ün geri adımlarını anlamalıyız.

Devamını Oku

Baykal ile Erdoğan arasında

2 Ocak 2009

Deniz Baykal yeni yılın ilk konuşmasında, “CHP sosyal demokrat ya da solcu ya da demokrat bir parti değildir, vasat bir muhafazakâr partidir” diyenleri haklı çıkaracak her şeyi söyledi.Baykal kendisinden daha önce de işittiğimiz “devlet etnik kördür” sözünü bu kez, TRT’nin Kürtçe yayınıyla ilgili olarak tekrarladı. Baykal’ın bu sözle devletin herhangi bir etnik grupla ilgili ayrım yapamayacağını kastettiğini sanıyorduk. Ama öyle değilmiş.Devletin bizim anladığımız anlamdaki etnik körlüğünün bir unsuru da, eğer bir etnik grup, çeşitli nedenlerle haksızlığa uğruyorsa, bu sorunlu durumun düzeltilmesidir. Birileri, kim olurlarsa olsunlar; etnik kör olmak yerine etnik bir bakışla bir gruba ya da herhangi bir farklı unsura, herhangi bir inanışa haksızlık ya da ayrımcılık yapıyorsa, devlet, bir sosyal hukuk devleti, bu haksızlığı da düzeltmek zorundadır.Baykal’ın “etnik körlük” kavramının, aslında bugüne kadar Türkiye’de süregelen “Kürt yoktur kırt kırt diye yürüyenler vardır, Kürtçe diye bir dil yoktur” tavrının bir tekrarı olduğu ortaya çıkmış oluyor.***Baykal yeni yıldaki ilk mesajlarından biri de, yeni bir anayasa girişimine kesinlikle karşı olduğudur. Şu anda yürürlükte olan 1982 Anayasası’nın içinde birçok “ayıbı” barındırması, bu anayasanın askeri bir yönetim tarafından neredeyse zorla kabul ettirilmiş olması Baykal’ı rahatsız etmiyor.CHP Genel Başkanı ve bu partinin önde gelen şahsiyetleri, eğer kendilerini sol ve sosyal demokrat olarak görüyorlarsa bir alternatif; demokrat, çağdaş bir anayasa için çoktan çalışma yapmalıydılar. Bu ayıplı anayasa ne iktidarda ne de muhalefette oldukları sırada akıllarına geldi.Baykal, 1982 Anayasası’ndan memnundur, aynı zamanda da Ergenekon davasındaki “avukatlığını” da sürdürüyor.Askeri yönetimle bir sorunu yok, siyasi cinayetlerle bir sorunu yok, demokrasiyi rafa kaldırmak isteyenlerle bir sorunu yok, dünyanın bu zamanında insanların hâlâ düşünce suçlusu olmalarıyla ilgili bir sorunu da yok... Buna karşılık Baykal “bazı kurumların seslerini yükseltmeleri” gerektiği gibi bir sözü ağzından kaçırabiliyor. Bunu kendisi değil, onunla konuşan gazeteci düzeltiyor, “herhalde demokrasi dışı müdahale değil” diyen gazeteci oluyor, onaylayan Baykal oluyor.***CHP muhafazakâr, siyasi görüşleriyle radikal milliyetçi sağa yakın bir siyasi partidir. Ve şu anda Türkiye iki ayrı muhafazakârlığın arasına sıkışmış durumda. AKP ile CHP arasında bir fark kalmadı; seçim itiş kakışları dışında bütün temel ve güncel meselelerde iki partinin yönetimleri de aşağı yukarı aynı görüşlere sahip.Baykal, yeni yılın ikinci gününde Türkiye’nin, Türk halkının dramını çok açık olarak bir daha gösterdi. Bir yanda Erdoğan muhafazakârlığı diğer yanda Baykal muhafazakârlığı. Seçin bakalım. Türk toplumu ya bu yolla ya da diğer yolla geriye doğru gidecek, birini seçin.

Devamını Oku

Sadaka “kültürü”

1 Ocak 2009

Dilimizdeki yerleşik anlamıyla sadaka, dilenciye verilen para demektir. Dolayısıyla sadaka diye bir şey olabilmesi için “dilenen” birisi olması gerekir. Bu yüzden de “sadaka” insanlık onuruyla bağdaşan bir durum değildir. Sadaka, dilenmek zorunda kalmış olanların bulunduğu yerlerde olur.Sadaka, bir hakkı ifade etmez, ama alt sınıftan olanların kendileri için farklı uygulama istemeleri, hizmetlere daha ucuza ya da bedava ulaşmayı istemeleri bir haktır.***Zaman zaman rastladığımız bir görüntü var. Bir nedenle bedava mal dağıtılıyor, yaşlısı, genci, çocuğu, kadını, birbirini ezerek o maldan edinmek, daha çoğunu edinmek için uğraşıyor.Bu hal, “sadaka” durumunun en acı görüntülerinden biridir ve bu görüntünün hiçbir toplumda yaşanmaması gerekir. Çünkü bu görüntü insanın en kötü halinin görüntüsüdür. Ekonomik olarak alt düzeyde bulunanların desteklenmesine ilişkin sosyal politikalar ise “sadaka” kelimesiyle açıklanamaz.Dünyada, sanayi devriminden itibaren solun getirdiği ve artık yerleşmiş sosyal politikalar, “en alttakiler” için geliştirilmek zorundadır. Ama bu politikalar, adı gibi “sosyal politika” olmak, insanın onurunu zedeleyen “sadaka” ile ilgisiz olmak zorundadır.AKP’li belediyelerin yürüttüğü “sosyal politikalar” ın uygulama şekilleri zaman zaman “sadaka” ya dönüşüyor.Bu yardımlara muhtaç olanların, uygulama şekliyle ilgili rahatsızlık belirtmemelerinin de bir önemi yoktur. İçinde bulundukları ağır maddi sorunlar nedeniyle böylesi bir özeni talep etmeyebilirler. Ama eğer adı “sosyal politika” ise, uygulamakla sorumlu olanlar, bu özeni göstermekle de yükümlüdür.***Gelişmiş toplumlarda bugün geçerli olan belediyecilik ve yerel yönetim anlayışında sosyal politikalar önemli bir ağırlık taşıyor. Bazı hizmetlerin bedelini ödeyemeyecek durumda olanlara da bu hizmetleri ulaştırmak artık yerel yönetimlerin birincil görevleri arasında.AKP’nin tepesi, ne zaman bu uygulamalara ilişkin bir eleştiri gelse sinirleniyor. “Ben her eve kömür veriyorsam bu iş bitmiştir, nasıl verdiğim önemli değildir” düşüncesi, geri bir mantığın, “köylülük ruhu” nun göstergelerinden biridir.Bizim kültürümüzde sadaka yoktur. Fitre ve zekât, o günün koşulları içinde yaratılmış bir “sosyal politika” uygulamasıdır. Ama her ikisi de “sadaka” değildir.2009 yılının ilk gününde sadakanın iyi bir şey olduğunu söyleyen bir zihniyete sosyal politikanın ne olduğunu anlatmak oldukça zor olacak...

Devamını Oku

Basit istekler

31 Aralık 2008

Her yıl başında herkes insanlığın iyiliği için büyük şeyler ister. Ben bu yıl basit şeyler isteyeceğim; çok basit, yapılması çok kolay şeyler...**** Kırmızı ışıkta geçenin, ikide bir korna çalanın, yolun ortasında yolcu indirenin ehliyeti sürekli olarak alınsın...* Televizyonlarda hava durumu sunanlar, kar geleceği ya da aşırı sıcak olacağını söylerken sevindiklerini belli etmesin...* Bütün televizyonlarda pazar gecesine yığılan futbol geyiklerini RTÜK haftanın her gecesine eşit olarak dağıtsın...* Futbol geyiklerinde “hakem” kelimesinin kullanılması yasaklansın...* Evlendirme programları için iki özel kanal ayrılsın ve bunlar 24 saat kesintisiz yayın yapsın, üstelik bu yayınlar canlı olsun...* “Haydi Gel Bizimle Ol” programında Aysun Kayacı’ya iyi davranılsın, her ağzını açışında bir suç işleyecekmiş gibi gibi bakılmasın...* Sigara (ve pipo) içenlere uygulanan mahalle baskısı sona erdirilsin...* Siyasilerin ayaküstü konuşmalarına ceza getirilsin, örneğin belli bir puanlama olsun ve cezalar buna göre maaşlarından kesilsin...* Ankara’nın en tepesindekilerin eşlerini giydiren modacılar hemen değiştirilsin...* Bütün TV kanallarının haber sunucularının okudukları habere göre yüz ifadesi takınmaları, bazen üzülür bazen sevinir gibi yapmaları yasaklansın...* Bağımsız bir kurul kurulsun, bu kurul TV’lerdeki ağır tartışma programlarına katılacakları sınava alsın ve (fikri olanlara) “fikri vardır” belgesi versin...* Başbakan’ın her sözüne cevap yetiştiren köşe yazarları ile konuşulsun, onlara belli bir yıllık kontenjan tanınsın, bunun dışına çıkamasınlar...* Herhangi bir konuda fikir değiştiren köşe yazarlarına, önce fikir değiştirdiğini açıkça beyan etme zorunluluğu getirilsin...* Biber gazını bol kepçe kullanan her polisin yüzüne kullandığı kadar biber gazı sıkılsın, onlar da hayatın bu yönünü tatsın...***Benim 2009 yılında gerçekleşmesini istediğim basit isteklerim bu kadar. Umutluyum.

Devamını Oku

Bu gezinin amacı nedir?

30 Aralık 2008

Tayyip Erdoğan yeni yıla kendi kendisine verdiği bir görevle girecek. Yılın son günü ve yeni yılın ilk günü dört Arap ülkesini, Filistin meselesiyle ilgili olarak bir arabulucu gibi dolaşacak.Başbakan, İsrail saldırısının hemen ardından en duygusal tepkiyi vermişti. Tabii bunu yapabilir. Ancak kısa bir süre önce Ankara’ya gelen İsrail Başbakanı’nın bu saldırının olacağını Erdoğan’a söylediği de ortaya çıktı.Bunu herhalde “vuracağız öldüreceğiz” şeklinde değil, diplomatik dünyanın diliyle söylemiştir. Acaba Erdoğan bu mesajı almamış mıdır? İsrail basınında bile, Hamas’ın ateşkesi sona erdirmesi halinde İsrail’in en sert tepkiyi vereceğine ilişkin haberler yer aldığına göre Erdoğan bunu bilmekle yükümlüdür.*** İsrail saldırısına dünyadan, hatta Arap ülkelerinden bile gayet “ölçülü” tepki gösterilir ve üstelik gösterilen tepkinin Hamas’ı destekleme görüntüsü vermemesine dikkat edilirken Erdoğan’ın ortaya atılmasının bir fayda sağlaması oldukça kuşkulu görünüyor.Erdoğan’ın gideceği Arap ülkeleri zaten taraf olan ülkeler. Dördü de Filistinlilerin tarafındadır, ama İran ile yakın olan Hamas’a mesafelidirler. Ayrıca sorunun diğer tarafı olan İsrail ile ilişki kurulmaksızın da “arabuluculuk” söz konusu olamayacaktır.Bu durumda Başbakan’ın telaşlı gezisinin “ben buradayım ey İslam dünyası” demenin ötesinde bir anlam ve faydası olmayacağı da bellidir.Bu gezinin amacı eğer Gazze’ye insani yardımsa, bunun için Başbakan’ın böyle bir geziye çıkmasının anlamı yoktur, çünkü bu daha alt düzeyde görüşülüp çözülebilecek bir konudur. ***Filistin’de 60 yıldır çok kan döküldü. Olayın bir tarafında Hamas diğer tarafında da İsrailli şahinler olduğu sürece daha çok kan dökülecek, daha çok acılar yaşanacaktır.Bu sorunun çözümüne, barışa katkıda bulunmak isteyenlerin, böyle bir gücü olanların, aşırı duygusal tepkilerin ve telaşla çıkılmış gezilerin bir faydası olmayacağını da görmeleri gerekir. Başbakan’ın gezisinin içeriye ve çevre ülkelere yönelik politik bir gösteri olmaktan öteye bir anlam taşımayacağını savunanlar haklı görünüyor. Erdoğan “İslam dünyasının lideri” olma hevesini daha önce de gösterdi, ama bu imajı kazanmaya yönelik gösterişli hareketlerin Türkiye’nin diplomatik gücüne katkıda bulunması da zordur.*****Giden yılın son gününde yine acılarla birlikte olduk. 2009’un daha iyi geçmesini dileyerek bütün okurlarımızın yeni yılını kutlarız.

Devamını Oku

Baykal’ın hali de farksız

29 Aralık 2008

Erdoğan’ın aday sıkıntısının aynısını Baykal da yaşıyor. Erdoğan’ın sıkıntısı Ankara ve İzmir, Baykal’ın sıkıntısı İstanbul ve İzmir.Baykal da İstanbul Büyükşehir için, İzmir ve İstanbul’un önemli ilçeleri için bir karara varamıyor. Baykal’ın güneydoğu açısından bir sıkıntısı yok çünkü o bölgede hiçbir iddiası bulunmuyor.***CHP seçim stratejisini çoktandır ilan etti ve uyguluyor. Bunun için de güçlü bir “savaşçı” buldu. Kılıçdaroğlu “yolsuzluk” gölgesini AKP’nin üzerine iyice yapıştırma faaliyetine devam ediyor.Baykal da bu açık alanı gördü ve kampanyayı o alan üzerine kurdu. AKP’li yerel yönetimlerin, yasal açıdan suç olmasa bile kurdukları ince sistemlerle “harcama”ları kendi “çevreleri” içinde yaptıklarının izleri uzun süredir ortada. Buna rağmen “yolsuzluk” tanımına yasal olarak giren ve kanıtlanan çok fazla iddia olmadı.Ama en azından AKP’nin üzerine bir “zenginleşme” faaliyetinin kuşkuları yapışmış görünüyor. Baykal kampanyayı bunun üzerine kurarak AKP’nin oylarını indirme peşinde.CHP’nin yerel yönetimde farklı neler getireceğine ilişkin herhangi bir şey söylenmiyor. Tersine Ankara adayı Murat Karayalçın, belediyenin sosyal yardım faaliyetlerini devam ettireceğini açıkladı.***Yerel yönetimlerle ilgili sorunun nerelerden temellendiği de biliniyor ama sosyal demokrat CHP bu konuya “ilişmiyor.” Yerel yönetimlerin merkezden olabildiğince bağımsız olmaları, halkın karşısında tam sorumluluk almaları şeklinde özetlenebilecek bir reform zaman zaman gündeme geliyor, ama hızla sümen altı ediliyor.Ankara’nın böyle bir reforma uzak durmasının nedeni biliniyor. Güneydoğu’da Kürt vatandaşların çoğunluk olduğu illerde böyle bir reformun bir anlamda “özerklik” yolunu açabileceğine ilişkin kuşkular var.***CHP hiçbir derin meseleye girmeden, “yolsuzluk” teması üzerine yürüteceği kampanya ile İstanbul’da oyunu artırmayı, İzmir’i korumayı ve Ankara’yı geri almayı hedefliyor. CHP’nin İstanbul ve İzmir adayları açıklandığında bu umudun ne kadar gerçekçi olduğu da ortaya çıkacak..

Devamını Oku